Adil > Adil's Quotes

Showing 1-30 of 46
« previous 1
sort by

  • #1
    Andrei Platonov
    “… ama zahar pavloviç’in tanıdığı mutevolu bir balıkçı vardı ki, önüne gelene ölümü sorar, merakından dertlenirdi; bu balıkçı her şeyden çok balığı severdi, yiyecek olarak değil de, ölümün sırrını şüphesiz bilen özel bir varlık olarak. zahar pavloviç’e ölü balıkların gözlerini gösterir ve şöyle derdi: “bak – akıl deryası. balık yaşamla ölüm arasında durur, o yüzden hem dilsizdir, hem de bakışı ifadesiz; bir danayı al misal, o bile düşünür, ama balık düşünmez – o her şeyi zaten bilir.” …”
    Andrei Platonov, Chevengur

  • #2
    Yaşar Kemal
    “Bu dağlarda bin kere ölmeden, bir kere dirilemezsin.”
    Yaşar Kemal, İnce Memed 4

  • #3
    William Saroyan
    “Ben bir öykücüyüm ve tek bir hikâyem var: insan. Bu basit hikâyeyi, güzel yazma kurallarını, kompozisyon numaralarını bir kenara bırakarak kendimce anlatmak istiyorum. Söyleyecek sözüm var ve Balzac gibi konuşmak arzusunda değilim. Ben sanatçı değilim; medeniyete de gerçekten inanmıyorum. İlerlemeye zerre kadar hevesli değilim. Büyük bir köprü yapıldığında sevinmiyorum, uçaklar Atlantik’i geçince, “Aman ne müthiş!” diye düşünmüyorum. Ulusların kaderiyle ilgilenmiyorum ve tarih beni sıkıyor. Tarihi yazanlar ve onlara inananlar, tarih derken neyi kastediyorlar? Nasıl olmuş da insan denen o mütevazı ve sevimli yaratık tiksindirici belgelerin maksatları doğrultusunda istismar edilmiş? Nasıl olmuş da insanın mahremiyeti yok edilmiş, dindarlık hisleri iğrenç bir cinayet ve yıkım kargaşasıyla birleştirilmiş? Ben ticarete de inanmıyorum. Bütün makineleri hurda yığını olarak görüyorum, hesap makinesini, otomobili, lokomotifi, uçağı ve evet bisikleti de. Yolculuğa, insanın bedenini alıp bir yerlere gitmesine inanmıyorum, şu ana kadar acaba kimse bir yere gitmiş mi merak ediyorum. Siz hiç kendinizi terk ettiniz mi? Zihnin bir insan ömrü boyunca yaptığı yolculuktan daha muazzam ve ilginç bir yolculuk var mı? Sonu ölüm kadar güzel başka bir yolculuk var mı?”
    William Saroyan, The Daring Young Man on the Flying Trapeze and Other Stories

  • #4
    Andrei Platonov
    “Şimdi ırgat, Onega Gölü'nün kıyısında, suyun ve toprağın kıyısında dikilmekteydi. Yaşamının sonuna vardığını hissetmişti; bundan sonra da var olunabilirdi ama evvelce duyulmamış bir haber gelmezdi artık -ne mutluluğa, ne yoksulluğa dair. Yüreği her ikisinin de sınırlarını biliyordu.
    (Lobskaya Dağı / Muhteşem Vahşi Dünya)”
    Andrei Platonov, The Fierce and Beautiful World

  • #5
    Andrei Platonov
    “Lyuba koynundan kalın bir defter çıkardı, sonra potinlerinden kurtulup yalınayak kaldı. İlçe tıp akademisinde okuyordu: O yıllar tüm ilçelerde üniversiteler ve akademiler vardı, çünkü halk üstün bilgiyi bir an önce edinmek istiyordu; yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi — ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?

    “Ayaklarımı sıkıyor," dedi Lyuba potinleri için. “Siz oturun biraz, ben yatacağım, yoksa çok karnım acıkıyor ve bunu düşünmek istemiyorum..."

    Lyuba soyunmadan yorganın altına girdi ve saç örgüsüyle gözlerini örttü.

    (Potudan Nehri / Dönüş)”
    Andrei Platonov, The Return and Other Stories

  • #6
    Andrei Platonov
    “Nikita uzun süre tek başına dikildi karanlık odada, başkasının elemine engel olmaya utanıyordu. Lyuba onunla ilgilenmiyordu, çünkü kendi acısından duyduğu keder insanı bütün diğer acı çekenlere karşı duyarsızlaştırır. Nikita izin almadan yatağa, Lyuba'nın ayakucuna oturdu, francalaları koynundan çıkardı, bir yerlere sokuşturmak istiyordu, ama şimdilik bir yer bulabilmiş değildi.

    (Potudan Nehri / Dönüş)”
    Andrei Platonov, The Return and Other Stories

  • #7
    Oğuz Atay
    “Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Tedirgin etme beni. Bu sefer geride bir şey bırakmadım. Tasımı tarağımı topladım geldim. Neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. Beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim. Bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim. Beni uyandır.”
    Oğuz Atay, Tutunamayanlar

  • #8
    Yusuf Atılgan
    “Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”
    Yusuf Atılgan, Aylak Adam

  • #9
    Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi
    “Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile
    şüphe arasında bir durumdaydım. Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi kalbimle kabul ediyordum.”
    Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, A'mâk-ı Hayal

  • #10
    Dušan Kovačević
    “İNTİHAR EDEN ADAM: Hayır, hayır, hayır! Hiçbir şey görmüyorum! Sadece nehri ve sonumu görüyorum!.. Ayrılırken, size bir soru sormak istiyorum. Hepimizi ilgilendiren bir şey... Kurt, neden ot yemez?

    KADIN: Anlamadım aşkım?

    BALIKÇI: Kurt, neden ot yemez diye sordu?

    KADIN: (Şaşırmış) Giderken, sorduğun soruya bak! Nasıl bir soru bu? Bir daha birbirimizi hiç görmeyeceğiz, oysa sen, “Kurt, neden ot yemez?” diye soruyorsun.

    BALIKÇI: (Omuzlarını düşürür) Herhalde... otu sevmiyor. Başka bir açıklama bulamıyorum.

    İNTİHAR EDEN ADAM: Kurt, ot yemez, bunu onun için koyunlar yapar. Bizimle ilgisi nedir? Biz koyunuz, hayatımız boyunca kurtlar için otladık. İnsan derisine bürünmüş kan emici canavarlar için! Canavarlar; ayaklarımızı, gözlerimizi, böbreklerimizi yediler, kanımızı emdiler! Daha çocukluğumuzdan beri, kuzuyken onlar için otladık hep! Kendimize bir bakalım! Neye benziyoruz! Üçümüzden, sağlıklı bir insan bile çıkmaz!

    İntiharın Genel Provası”
    Dušan Kovačević, Generalna proba samoubistva: Malo gorča komedija o laži

  • #11
    Dušan Kovačević
    “İNTİHAR EDEN ADAM: Özür dilerim, sinirlerim kaldırmıyor artık. Ben normal biri değilim galiba. Küçücük bir olayda bile çığlık atmaya başladım. (Ölü gibi kanepeye uzanır) Nasıl bağırdığımı duydunuz mu? Deli gibi...

    İŞADAMI: Bağırdınız - müthiş bir olay bu! Mükemmel! Özel bir çığlıktı! Psikiyatr olan ağabeyim, kendisi Avrupa'nın en tanınmış terapistlerinden biridir, sürekli tekrar eder: “Bağır! Bağır! Bir yere git, dağa, ormana, insanların olmadığı bir yere git ve bağır; yarım saat bağır, kendini nasıl iyi hissettiğini göreceksin. Küçükken bütün gün bağırırdık”. Çünkü, ormandaki ayılar, kurtlar, yılanlar, yaban domuzları bize saldırırdı. Bağırırdık ve sapasağlamdık. Şimdi ise bu hastalıklı uygarlıkta, her şeyi içimize atıyoruz, bir çöp kutusuyuz aslında. Ruhsal çöp kutumuz döküntülerle dolunca, kirlilik oluşuyor. Zehirlenmeler yaşanıyor. İnsan kendi kendini hasta ediyor. Bağırdınız - bravo size!

    İntiharın Genel Provası”
    Dušan Kovačević, Generalna proba samoubistva: Malo gorča komedija o laži

  • #12
    Dušan Kovačević
    “MENAJER: (Tel örgüden dışarıdaki dünyaya bakarak) Kızmayın ama, burada sanki maymun kafesi içindesiniz.

    STEVA: Hangi açıdan baktığınıza bağlı. Dışarıdan bakarsanız, evet... küçük bir maymun kafesindeyiz. Buradan dışarıya bakarsanız, dünyanın büyük bir maymun kafesi içinde olduğunu görürsünüz. Sorun, hangi açıdan baktığınızda...

    Dar Ayakkabıyla Yaşamak”
    Dušan Kovačević, Dar Ayakkabıyla Yaşamak

  • #13
    Dušan Kovačević
    “MALDİV BEY: Onları, gerçek televizyon 'öldürdü'. Onlar bir tek televizyona inandılar. Televizyonu çok izleyen insanlar, bilgili insanlardır. Televizyona inanan insanlar ise aptaldır...

    Dar Ayakkabıyla Yaşamak”
    Dušan Kovačević, Dar Ayakkabıyla Yaşamak

  • #14
    Murathan Mungan
    “Kasım:
    ...
    kalbimin kuyusunda bir yılan uyuyor
    bilmiyorum ne zaman uğrar dışarı
    öyle zamanlarda tanımıyorum
    ne kalbimi ne kendimi
    kan döktükçe arınıyorum suçlarımdan
    daha büyük günahlara... arınıyorum
    fırtınalı ruhların
    fırtınalı havalarda sakinleşmesi gibi
    içimdeki gazabı dışımdaki dünyada görünce uysallaşıyorum
    ...

    Geyikler Lanetler / Mezopotamya Üçlemesi”
    Murathan Mungan, Geyikler Lanetler

  • #15
    Bertrand Russell
    “All serious innovation is only rendered possible by some accident
    enabling unpopular persons to survive.”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #16
    Bertrand Russell
    “Suppose that, at a given moment, a certain number of people are engaged in the manufacture of pins. They make as many pins as the world needs, working (say) eight hours a day. Someone makes an invention by which the same number of men can make twice as many pins: pins are already so cheap that hardly any more will be bought at a lower price. In a sensible world, everybody concerned in the manufacturing of pins would take to working four hours instead of eight, and everything else would go on as before. But in the actual world this would be thought demoralizing. The men still work eight hours, there are too many pins, some employers go bankrupt, and half the men previously concerned in making pins are thrown out of work. There is, in the end, just as much leisure as on the other plan, but half the men are totally idle while half are still overworked. In this way, it is insured that the unavoidable leisure shall cause misery all round instead of being a universal source of happiness. Can anything more insane be imagined?”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #17
    Bertrand Russell
    “A prominent citizen in a small city State, such as Athens or Florence, could without difficulty feel himself important. The earth was the center of the Universe, man was the purpose of creation, his own city showed man at his best, and he himself was among the best of his own city. In such circumstances Æschylus or Dante could take his own joys or sorrows seriously. He could feel that the emotions of the individual matter, and that tragic occurrences deserve to be celebrated in immortal verse. But the modern man, when misfortune assails him, is conscious of himself as a unit in a statistical total; the past and the future stretch before him in a dreary procession of trivial defeats. Man himself appears as a somewhat ridiculous strutting animal, shouting and fussing during a brief interlude between infinite silences.”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #18
    Bertrand Russell
    “...diktatörlüğün başlangıçtaki amaçlarında iyi diye ne varsa despotizmin kaçınılmaz mantığı dolayısıyla bunların tümü yok olacak ve dikta iktidarını koruma amacı, devlet mekanizmasının yalın amacı olarak gitgide daha güçlü bir biçimde ortaya çıkacaktır...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #19
    Bertrand Russell
    “YURT - Birçok zamanlarda ve birçok yerlerde yurtseverlik tutkulu bir inanç olagelmiş ve en iyi kafalar bu inancı tamamıyla onaylamışlardır. Bu, Shakespeare zamanında İngiltere'de de böyleydi, Fichte zamanında Almanya'da da böyleydi, Mazzini zamanında İtalya'da da böyleydi. Daha hâlâ Polonya'da, Çin'de, Dış Moğolistan'da böyledir. Bu inanç, Batı ulusları arasında hâlâ son derece güçlüdür; bu inanç, siyaseti, kamu harcamalarını, askeri hazırlıkları vb. kontrolünde tutmaktadır. Ne var ki, aydın gençlik bunu elverişli bir ülkü olarak kabul edememektedir, gençlik bu inancın, baskı altındaki uluslar için uygun olduğunu, ama baskı altındaki uluslar baskıdan kurtulur kurtulmaz, daha önce kahramanca olan milliyetçiliğin hemen baskıcı hale geldiğini anlamış bulunuyor...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #20
    Bertrand Russell
    “...Atina gibi, Floransa gibi küçük bir site devletinin ileri gelen bir vatandaşının kendini önemli bir kişi gibi hissetmesi o kadar zor olmazdı. O zamanlarda dünya evrenin merkezi, insanoğlu da yaratılışın amacıydı; o çağda yaşayan insan ise kendi sitesinin en mükemmel insanları barındırdığını, kendisinin ise, kendi sitesinin en mükemmel insanları arasında olduğunu düşünebiliyordu. Bu durumda Aeskilos ya da Dante, kendi sevinç ya da üzüntülerini ciddiye alabilirdi. Aeskilos da, Dante de, tek tek insanların duygularının önem taşıdığı ve trajik olayların ölümsüz şiirle yüceltilmeye layık olduğu inancını besleyebilirdi. Halbuki modern insan, bahtsızlığa uğradığı zaman, kendini istatistik toplamın bir parçası gibi hisseder; geçmiş ve gelecek onun önünde, saçma ve önemsiz yenilgilerin meydana getirdiği ürkütücü alaylar halinde uzar. İnsanoğlunun kendi de, sonsuz sessizlikler arasında kısa bir süre için bağırıp çağıran, yaygaralar koparan az çok saçma, çalımlı bir hayvan gibi görünür. Kral Lear, "Gerekli ihtiyaçları sağlanmamış insan, zavallı, çıplak, oklanmış bir hayvandan farksızdır," der ve bu fikir alışılmamış bir şey olduğundan onu deliliğe sürükler. Ne var ki, bu fikir modern insan için alışılmış bir şeydir ve onu sadece saçmalığa sürükler...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #21
    Bertrand Russell
    “...Bir trenle Kaliforniya ovalarını geçerken bir sabun reklamının hoparlörden yükselen gürültüsünü duymamaya çalışıyordum; o sırada yaşlı bir çiftçi güleç bir yüzle yanıma yaklaşarak, "Bu zamanda nereye gidersen git, uygarlıktan yakanı kurtaramazsın," dedi. Heyhat! Ne kadar doğru!..”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #22
    Bertrand Russell
    “...Bana söylediklerine göre, bazı Kiliseler, az eğitim görmüş bütün papazlarına her hafta bir vaaz örneği yolluyorlarmış; eh, eğer doğanın bilinen yasaları bu papazlar için de geçerliyse, bunların, kendilerini vaaz kaleme alma derdinden kurtaran bu vaaz örneği için müteşekkir kaldıklarına hiç kuşku yoktur. Bu model vaaz, pek tabii, günün en can alıcı konularına eğilmekte ve bir ucundan öteki ucuna kadar bütün ülkede belirli bir yığın heyecanı yaratmayı hedef tutmaktadır...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #23
    Bertrand Russell
    “...Bilgimiz arttıkça, birbirimize daha çok zarar verebileceğiz. İnsanoğulları eğer birbirlerine karşı duydukları garez dolayısıyla öfkelerine kapılıp da, böceklerin ve mikroorganizmaların yardımına başvurmaya kalkışırsa -ki, bir büyük savaş daha çıkarsa böyle yapacakları muhakkaktır- o savaşın biricik galibi olarak ayakta sadece böceklerin kalması hiç de olanak dışı değildir. Kosmos açısından bakıldığında belki de buna üzülmemek gerekir; ama bir insan olarak, hemcinslerim hesabına göğüs ge- çirmekten kendimi alamıyorum...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #24
    Bertrand Russell
    “...Saygıdeğer Bede, kuyrukluyıldızların "krallıklarda devrimler çıkacağına, vebaya, savaşa, rüzgâra ya da sıcağa alamet" olduğunu söylemişti. John Knox kuyrukluyıldızlara tanrısal öfkenin kanıtları gözüyle bakar, başka İskoç Protestanları ise bunların, "Katoliklerin kökünü kazıtması için krala bir ihtar" olduğunu düşünürlerdi. Kuyrukluyıldızlar yönünden Amerika, özellikle de New England haklı olarak ilgi çekici bir yerdir. 1652 yılında, tam ünlü Mr. Cotton'un hastalandığı sırada bir kuyrukluyıldız görülmüş ve o ölünce kaybolmuştu. Aradan on yıl bile geçmeden, Boston şehrinin günahkâr halkına, "şehvetperestlikten ve sarhoşluk yoluyla, yeni moda elbiseler giymek yoluyla Tanrının salih mahlukatına karşı küfürde bulunmaktan" vazgeçmelerini ihtar için, bir kuyrukluyıldız göründü...”
    Bertrand Russell, In Praise of Idleness and Other Essays

  • #25
    “En büyük ahlaksızlık, demiştim kendi kendime, bir aşkı yaşamamaktır. Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir, demiştim.”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz

  • #26
    “Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hala, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için.”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz

  • #27
    “çünkü aşk eşitler arasında yaşanır. eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim diye bakar.”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz

  • #28
    “Bütün sıkı ilişkiler bir tür azınlıktır çünkü. Sırtlarını "dışarıya" bir güzel dönmüş iki insanın oluşturduğu azınlık.”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz

  • #29
    “...Yol kenarına kütüklerin istiflendiği ormanlık arazilerden geçtik. Üst üste duran kayaların, akla çocukça şeylerle uğraşan yapayalnız bir Tanrıyı getiren o göz alıcı manzarasını geniş kıvrımlarla yol alarak seyrettik...”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz

  • #30
    “birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? benim aklım hep o günlerdeydi. ne olmuştu o günlere?yaşanan şeyler ne olur çetin, nerede durur?hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? başka bir eylem yok mu, olamaz mı?”
    Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz



Rss
« previous 1