Tanyeri Horozları Quotes

Rate this book
Clear rating
Tanyeri Horozları (Bir Ada Hikayesi, #3) Tanyeri Horozları by Yaşar Kemal
727 ratings, 4.45 average rating, 39 reviews
Tanyeri Horozları Quotes Showing 1-16 of 16
“Yalnız atları, denizi sevmek marifet değil, kurdu kuşu, yerdeki karıncayı, petekteki arıyı, dünyada ne var ne yoksa, taşı toprağı, esen yeli, kayan yıldızları, her şeyi, her şeyi taa iliklerine, taa yüreğinin köküne kadar seveceksin. Dünyayı okşamaya doyamayacaksın.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Bütün korkaklar, korkularının üstüne yürüdüklerinde insanlığın en yürekli insanları olurlar.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Ben demedim mi," dedi, "bu savaşlar sürdükçe, insanın insanlığı ortadan kalkacak, insanlık çürüyecek, çürümekten de beter hale gelecek, kokuşacak. İnsanlığından utanacak hali bile kalmayacak, solucanlaşacak.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Önce ben sorayım size, meraktan canım çıktı çıkacak, bütün köy burada ne işiniz var?" Nişancı Veli kalabalığın arasından öne çıktı: "Burada mı?" "Burada." "Sen kasabaya gittikten sonra biz hepimiz her gün buraya geliyoruz." "Gelip burada ne yapıyorsunuz?" "Hiiiç." "Nasıl hiç?" "Öyle hiç." "Olmuş mu şeftaliler, hepsini yediniz mi?" "Kim el sürebilir ki bir tek şeftaliye?" "Kimse el süremiyor da bütün köyün ne işi var burada?" "Hiiiç. Seyrediyoruz." "Tadına bakmak için bir tane şeftali tatmadınız mı?" "Neden?" Bu sırada sabrı taşmış Poyraz öne çıktı: "Baytar kardeşim, buradaki hiçbir kimse bir tek şeftaliye el sürmek değil, kimse bir şeftali yaprağını koklamadı bile. Sen kasabaya gittin gideli, olgun şeftalilere baka baka, ağzımızda su kalmadı aka aka. Şu senin Nişancı Veli var ya, ortaya çıktı, bir tek şeftaliye dokunmak yok, dedi, alıcıya biz bu bahçeleri kız oğlan kız teslim edeceğiz. Çünküleyim ki alıcı gelip de, ağaçların üstünü şeftaliyle şıkırdım gibi dolu görmezse ya almaktan vazgeçer ya da bütün bahçeleri ucuza kapatır. Biz de bir tek şeftali bile koparıp koklamadık. Sabahleyin gün atarken geliyor, gün batarken, şeftalimizi seyredip gidiyorduk. Sen bir ay bile gelmesen biz burada bekleyecek, şeftalileri koklamadan geri gidecektik, sen şimdi bize kasabada ne yaptın, sen Hayri Efendiye ne dedin, Hayri Efendi sana ne dedi?”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Sırasıyla kaçakları buzun üstüne yatırıyorlar, yağlı ipi boyunlarına geçiriyorlar, fazla uğraşmadan adam tırlayıp buzların üstünde kalıyordu. Az bir sürede kaçaklar yarıya indi. Gün kavuşana kadar hepsini boğmuş olacaklardı. Sıra Pehlivan Rüsteme geldi. Her şeye karşın gene öyle güçlü duruyordu. Yatırırlarken Rüstem direndi, kollarına yapışmış kişileri buzların üstüne savurdu. Üstüne gelenleri sağa sola savuruyordu. Tam bu anda sıranın en ucundaki Hasan, arkadaşının da elini tutarak ormanın içine yürüdü. Ormanın içine boylarınca kar yığılmıştı. Pehlivan Rüstemi yere yatırıp, boğazına ilmiği geçirenlerden birkaçı kaçak Hasanla kaçak arkadaşını kaçarlarken gördüler, mülazım emir verdi, askerler silahlarının namlularını onlara çevirdiler, mülazımın ağzından çıkacak, "ateeş," emrini bekliyorlardı. Hasan arkaya döndü baktı, askerler elleri tetikte öylece duruyorlardı. Arkadaşı da döndü baktı... İlerdeki kalın gövdeli ağacın ardına kendilerini attılar, boğazlarına kadar kara gömüldüler. Gırtlaklarına kadar kar içinde biraz öyle durdular, başlarını çevirince namluların kendilerine dönmüş öyle durduğunu, parmaklarının da tetikte olduğunu yine gördüler. O kadarcık mesafeden, ateş etseler, en acemi asker bile onları başlarından vurabilirdi. Hiçbiri kıpırdamıyor, parmakları tetikte mülazımın gözlerinin içine bakıyorlardı. Karı yara yara yüz adım daha yürüdüler, ağacın gövdesinin duldasından çıkmışlardı. Gene başlarını çevirdiler, mülazımla göz göze kaldılar. Teğmenin gözleri ateş saçıyordu, hemen karın içine. yattılar, emekleyerek, bir iri gövdeli ağaç buluncaya kadar ayağa kalkmadılar. Son bir kez baktıklarında, teğmenin ayaklarının dibinde Pehlivan Rüstemin heybetli gövdesi, dizlerini karnına çekmiş yatıyordu. Bir daha arkalarına bakmadan, kaçak Hasanın, ne olur ne olmaz diye koynunda sakladığı şekerden birer parça, birer parça ağızlarına atarak ormanı dışarı çıktılar.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Hasan ayaklan biribirine dolaşarak ortadaki masaya kadar gitti, elleri titreyerek sol cebinde kalan şekeri masanın üstüne boşalttı. Hasanın içinden, belime sarılı, koynurndaki şekerleri de versem mi, geçti, bir an düşündü, sonra da, ne olur ne olmaz, dedi kendi kendine, koynundaki şekerleri masanın üstüne bıraksa mıydı? Beline sardıklarını da boşaltacak mıydı, çok korkuyor, titriyordu. Bayıldı bayılacaktı. Aklından bir daha, belli belirsiz, ne olur ne olmaz düşüncesi geçti, eli bir daha, bir türlü koynundaki şekerlere gitmedi. Hasan masanın başında ikircik içinde dururken, dışardan mülazım geldi: "Bir emriniz var mı paşam?" "Bunları alın götürün." Sesi bir inleme gibiydi. "Ormana götürün. Asacak ipiniz var mı?" "Şöyle böylevar efendim." Babacan paşa boğazının damarları şişerek bağırdı: "Şöyle böyle ne demek mülazım?" "Enver Paşa hazretleri çok ip göndermişti, hem de asker asmak için yağlı ip. Biz de o kadar çok kaçak astık ki, elimizde dört beş kişilik ip kaldı." "Sonra?" "Sonrası, geriye kalanını, birazını sakladığımız iple yatırıp boğacağız paşam." "Nerden aldınız bu emri?" diye daha çok bağırdı babacan şişman paşa. Onun bu bağırmasına, ocağın önünde ısınan paşalar ayağa fırladılar: "Oturunuz yerinize paşam, niçin öfkeleniyorsunuz, asmakla iple boğmanın ne farkı var, bütün Osmanlı padişahları, şehzadeleri iple boğdurulmadılar mı, Enver Paşa hazretleri de padişah damadı değil mi?" "Doğrusun paşam, hayatta kalan birkaç askeri de bizzat bize boğdurtup tatmin olacak bu adam, bu kan içici cellat. Ne kadar asker bulursak boğalım, boğalım ya, gözümüzün gördüğü her askeri assak, boğsak bile onu tatmin edemeyiz." Askerler kaçakları önlerine kattılar, orınana sürdüler. Orman apaktı, ne bir ağacın gövdesi, ne de bir yaprak gözüküyordu. Bir de göz alabildiğine ağaçlara asılmış, ayaklarının ucu yere değen, kiminin boynu ip gibi uzamış, dilleri dışarda, yüzleri morarmış. Kimisi çıplak. Kimisi de yırtık pırtık içinde. Dayanılmaz bir poyraz esiyor, askerler soğuktan tüfeklerinin tetiklerine dokunamıyorlar, parmaklarını bile açıp kapatamıyorlardı. Kaçakları sıraya dizdiler, bir asker sağlam bir ipi zorla şerle bir ağacın en kalın- dalına bağladı. Baştaki iriyarı kaçağı aldılar ağacın altına götürdüler, kaçakta hiçbir direnme olmadı, ipin ilmiğini boynuna taktılar, ayağının altındaki buz kalıplarını çektiler, parmaklarının ucu yere değiyor, ipteki kaçak kendi yöresinde bir fırıldak gibi dönüyordu. Dili de upuzun dışarıya çıkmıştı. Adamın yüzü gittikçe yeşilleniyordu. Sıradaki ikinciyi, üçüncüyü aldılar, aynı minval üzere astılar. Dördüncünün koluna girdiler, koluna girenleri bir silkelemede yere serdi kaçak. Yerdekiler kalkmadan askerler geniş omuzlu, sağlam kişinin üstüne yüklendi, kaçak, birkaç silkinişte onları da buzların üstüne serdi. Askerlerin hemen hepsi kaçağın üstüne yüklendiler, arkadan kollarını bağladılar, ağzı yukarı buzun üstüne yatırdılar, dün gece yağladıkları urganı boynuna geçirdiler, urganın bir ucundan iki, öbür ucundan iki asker tuttu, yağlı urganı ne olur ne olmaz diye dün gece bir daha yağlamışlardı. Mülazım: "Bütün gücünüzle çekin," diye bağırarak, bir emir verdi. "Bu bir emirdir," dedi. Önce kaçağın gözleri pörtledi, gözleri nerdeyse yerinden çıkacaktı. Bütün bedeni kalktı kalktı indi, gerildi, kaskatı kesildi, ardından da kalkıp inerek, sonra hızla titremeye başladı, sonra titremesi yavaşladı, gerilmesi bitti, ince titreme bir süre daha sürdü, ardından da ölü upuzun uzandı, kaskatı kesildi. Mülazım: "Bu daha kolay," dedi, "hepsini böyle... Bundan sonrakiler de artık bize zorluk çıkarmazlar, sanırım. Gözlerinin önünde oldu her şey. Direnmezler. Haydi, birini getirip şuraya yatırın. Nerden buldunuz bu urganı?" "Kumandanım, Osman çavuş sabaha kadar yağlayarak yaptı bu urganı. Osman çavuş diyor ki, bu urgana padişah boğan urgan derler.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Biliyor musun Hasan, şeytanın bir kızı varmış, o da Nişancının babasıyla evlenmiş, şeytanın kızından da bu dünyaya bir oğlan gelmiş, adını da Veli koymuşlar, o da askere gitmiş Yemene. Yemende güneşin altında kahve, yumurta pişermiş sıcaktan. Buradan Yemene, Arabistana beş yüz yılda ne kadar asker gitmişse hemen hemen hiçbiri dönmemiş ve oradan yalnız Nişancı Veli dönmüştür.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Saklarlar doktor kardeşim. Savaşa girmeden öldürdükleri bir orduyu, ordunun yanındaki üç kolorduyu da saklarlar. Bir de Çerkeslerin, Karadenizin milislerini, bir de Kürtlerin süvari kolordusunu utanmadan nasıl açıklayabilirler doktor bey kardeşim, utanmadan nasıl, nasıl?”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Dünya dünya olduğundan bu yana, kim bilir kaç bin, bin kişi yalvarmıştır Hızıra, gel de bizi kurtar, diye. Hiçbir kimseyi de kurtarmamıştır. Hızırın canı isterse gelir, isterse gelmez. Canının istediği de hiç görülmüş değildir. Hızır Allahın nesi olur, teyzesinin oğlu mu, bilen yok. Bizim Karadenizin Rumları, İsa, Allahın oğludur, derlerdi, Hızır Allahın nesi olur, o da Allahın cankurtaranı mı? Yalnız denizlerin ermişi değil, bir de dağların, ovaların, çöllerin, tüm yeryüzünün ermişidir. Soracağım bütün Karadenizin, Akdenizin, Ege Denizinin, Marmaranın denizcilerine ne diyecekler, Hızırın kurtardığı bir tek insan var mıdır, yok. Çanakkalede batan gemilerin içindekiler, yetiş ya Hızır, diye bağırmadılar mı, hepsi de denizin altını boylamadılar mı? Onlar Müslüman değil mi, Hızır yalnız Müslümanları mı korur? Bir tuhaflık var şu Hızır Aleyhisselamda, yoksa getirir de keçilerini şu ıssız adaya koyar mı, koyar da şu fıkaraya tuzak kurar mı? Diyelim ki bu adaya bir fakir fıkara düştü, deniz bozdu da adam on on beş gün burada kaldı. Acından mı ölsün, diyelim ki keçilerin de Hızırın keçileri olduğunu bilmiyor, keçileri kesip de yerse, Hızırın o garibanı denizin dibine gömmesi Hakka reva mı? Ne bilsin Hızır Aleyhisselamın keçileri olduğunu. Şu ıssız adadaki keçilerine insan hiç çoban tutmaz mı? Bu ıssız adada kalacak çobanı nerden bulacak Hızır? Bulamıyor da bir tek keçisini kesip yiyeni denizin dibine nasıl yolluyor, onun bu yaptığı insanlık mı? Hızırın da gözleri belki de Enverin gözlerine benziyordu. Binbaşının gözleri de...”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Olur, olmaz yerlerde, ovalarda, düzlüklerde şekerimi harcamadım. Vakta ki bu yaman Allahuekber dağına çıkarken sıkışınca ağzıma birer şeker atıyor canlanıyordum. Dağa çıkarken çok asker karların üstünde döküldü. Karların üstünde kalmış askerlerden ölmediklerini sandıklarının, çavuşlar, küçük zabitler, yüzbaşılar, başlarına boşaltıyorlardı kurşunu. Başlardan buzların üstüne kanlar fışkırıyor, hemen de donuyordu. Dağa tırmanırken askerlerin bir kısmı da olduğu yerde kazık kesiliyor, komutanlar da bu kazık kesilenleri silahlarının uçlarıyla dürtüveriyorlar, kazık kesilmiş askerler de buzların üstüne seriliyorlardı. Aşağıdan ya da yukardan doruğu gözükmeyen yamaca bakınca, buza kesmiş yamaçlar kapkara gözüküyordu. Biz Erzurumdan buraya hiç durmadan, soluk almadan bir yürüyüşle gelmiştik, dinlenmemiş, karnımıza sıcak bir lokma çorba bile girmemişti. Dağın tepesine çıkıp oradan aşağıya Sarıkamışa inecek, Rusların elinden kasabayı alacaktık. Dağa çıkarken sağdan Rus ordusundan kurşun yağmurları da yağıyordu üstümüze. Ben ne deyim size, siz neler dinleyeceksiniz, uzun sözün kısası dağın doruğuna çıktık. Orası Kürtlerin yaylası. Oraya çıkar çıkmaz ayaklarındaki çarıkları parçalanmış yalınayak kalmışlar, ayakları parçalanmış davul gibi şişmişler, günlerdir ağızlarına bir lokma koymamışlar, yazlık, parçalanmış giyitler içinde günlerce yürümüşler, toptan buzların üstüne serildik. Kıpırdar halimiz kalmamış, parmağımızı bile kıpırdatamıyorduk. Güneş kızıllamış, batıyordu. Kocaman bir ordu beşte dördünü yitirmiş, geriye kalanlar da Allahuekber dağının tepesinde açlıktan öldü ölecek. Başkomutanın emriyle biz buradan çarpışa çarpışa Sarıkamışa varacak, kasabadan Rus birliklerini atıp orada karnımızı doyuracak, dinlenecektik. Başkumandanımız da böbür böbür böbürlenecek, bütün göğsü altın madalyalarla donatılacaktı.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Koca bir kolordu dağın yamacına vurdu. Ortalık nasıl soğuk, nasıl soğuk, tilkiler bakır sıçacak. Dağın yamaçları buz tutmuş. Öyle yerlere geliyorlar ki askerler, buza bir basıyorlar, oradan dağın dibine kadar kayıyorlardı. Askerlerin bir kısmı da diz çökmüş donmuş kalmışlar. Kimisi de ayakta. Kendinde tırmanma gücünü bulanlar bir kez dönüp bakıyorlar arkalarına, bir daha dönemiyor, kazık kesiliyorlardı. Öyle yerlere geliyorlardı ki, buzdan sarp kayalar. Buzdan uçurumlara yaklaşanlar ucu bucağı gözükmeyen koyaklara bölük bölük, üst üste, aşağılara savruluyorlardı. Bunları gören biz ne yapıyoruz, uçurumlara elimizden geldiğince yaklaşmıyoruz. Öyle yerler geliyor ki önümüze dimdik, duvar gibi, çıkmanın mümkünü yok. Biz ne yapıyoruz, istihkam bölükleriyle birlikte buzları kazıp basamak yapıyoruz. Böylelikle merdivenler yapa yapa dağa tırmanıyoruz. Aşağı bakmaya yürekleri dayananlar, bir bakıyorlar, hemen başlarını geri çeviriyorlar, geride yürüyen, koca kolordudan, tek tük bir avuç asker kalmış. Kimi ayakta donup kalmış, kimi uçurumlardan aşağı uçmuş, kimi de yere serilmiş. Bir yere çıktık, bir buz kayalığı, döndük yöreye baktık ki askerler oralarda dimdik donmuş kalmış. Askerler bir iki askere dokundular, dokunur dokunmaz da o askerlerle birlikte buz kalıpları gibi pat diye yere düştüler. Bir yere geldik, asker ölülerinden yer görülmüyor. Biz ne yapıyoruz, üç gün üç gece yemek yemeden, su içmeden tırmanıyoruz. Buzların üstüne biraz soluklanmaya oturanlar uyuyup kalıyor, uyanmıyorlar, taş kesiliyorlar. Tüfeklerinin namlularını tutanların vay haline. Elleri demire yapışıp kalıyor. Biz ne yapıyoruz, dağa tırmanmadan önce, on, on beş gün yarı aç yarı tok yazlık giyitlerle hem gön çarıklarla yürüyüp yorulmuş, bitkin askerler, buzlara basamak kazarak dağın tepesine çıkıyoruz. Tırmanırken, bir de açız, arkamızdan erzak ulaşmıyor. Biz ne yapıyoruz, açlıktan, yorgunluktan kırılıyor, yamacın, buzların üstüne seriliyoruz. Kalanlarımız dağın doruğuna yürüyoruz. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Ya zabitler ne yapıyor, onlar da donuyorlar ya aralarında donup ölenleri çok az. Dağın doruğuna bakarak oldukları yerde durup kalanlar var. Zabitler ne yapıyorlar, o durup kaskatı kesilmişlere basıyorlar kurşunu. Yere düşenler bir canlının çıkardığı sesi değil, yere düşmüş bir kütüğün çıkardığı sesi çıkarıyorlar. Döküle döküle, öğleüstü dağa çıktık ki doruk ucu bucağı gözükmeyen bir düzlük. Burası Kürtlerin yaylasıymış, buraya gelir çadır kurarlarmış. Yayla çok bir düzlükmüş. Kumandanlar emir verdi. Burada sıcak çorba içecek, sıcak yemek yiyecek, az çok istirahat ettikten sonra aşağıya Sarıkamı-şa yürüyüp Rus ordusunu oradan atacak, orada öyle bir karnımızı doyuracak, öyle bir doyuracak, öyle giyitler giyecek, ayaklarımıza keçe çizmeler çekecek, kaputlar som yünden... Öyle bir uyuyacak, öyle bir uyuyacak, üç gün üç gece. Bir kolordudan dağın tepesine çıkanlar askerin dörtte biri. Erzurumdan yola çıkarken ne yaptım, babam bana ne dedi, ben asker olup Erzuruma gelirken... Ben oralarda kışın savaş yaptım. Bizim ordudan geriye dönen olmadı. Belki bir iki kör topal, belki beş on esir dönmüştür. Babam bana dedi ki, sana mübarek öğüdüm yavrum, iki gözüm, sana şu parayı veriyorum, al bu parayı, al anana götür, sana balmumu muşambasından bir kese diksin, parayı içine koy, hiçbir şeye harcama, beş okka şeker al. Aman bunu unutma. Savaş sizi alıp buzlu dağlara çekerse, hepiniz donarsınız. Düzlükte, ovalıkta da kalsanız gene donar kazık kesilirsiniz. Sırtınızda sarnur kürk olsa gene soğuk sizi kılıç gibi ortanızdan biçer, helak olursunuz. Zinhar dediğimi unutma. Ben dedim, hiç unutur muyum. Dağlara yürürken bir kasaba geçtik. Ben girdim bir dükkana bir kemer aldım, içine doldurdum şekeri sardım belime. Yırtık pırtık bir yazlık kaput verdiler bana, kaputun ceplerini büyüttüm, şekerle doldurdum, bütün ceplerimi de, her yerimi de şekerle doldurdum.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Sen yaptın bu işi, kendi kendine sen yaptın. En çok adam öldürenleri kahraman sen yaptın. En çok adam öldürenler, insanlığın kanını içenler mutlu mu oldular? Onları kahraman yapıp başına taç yaptın, mutlu mu oldun?”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Yalan, bin kere yalan, dağlarda doksan bin kişi donup öldü, diyorlar, yalan, bin kere yalan, koskoca bir ordu öldü o dağlarda, düşmana bir tek kurşun atmadan.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Bu kazık bize gene İttihat ve Terakkinin attığı bir kazıktır, Enver Paşa kazığı gibi. Bırakalım bunu da sen bana sürgün maceranı anlat. Biz İttihat Terakkinin daha çok kazığını yiyeceğiz.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Bu işi başımıza Mustafa Kemal Paşayla Venizelos getirdi, diyorlar. Yok, yok, yalan, yalan, bu işi başımıza Avrupa medeniyeti getirdi. Lozan Konferansında bu işi başımıza bütün Avrupa getirdi.”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları
“Amenna ben Türküm, Müslümanım, bundan başka da bir suçum var mı? Ben ne yaptım Yunanistana, ben ne yaptım Türkiyeye? Beni bir kedi yavrusu gibi boynumdan tutup Giritten buraya niçin attılar?”
Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları