Simge > Simge's Quotes

Showing 1-30 of 39
« previous 1
sort by

  • #1
    Nâzım Hikmet
    “Yıkılan bir yurdun harabesinde
    Öten baykuşları dinlemedin sen
    Zafer gününün zevki var sende
    Mazinin yadıyla inlemedin sen..”
    Nazım Hikmet Ranet, Poems of Nazım Hikmet

  • #2
    Nâzım Hikmet
    “GÖRMEDİM KULUNUN BAHTİYARINI

    Yarabbi yarattın bu gönüllere
    Neşeyle beraber gözyaşlarını
    En büyük azabı kattın bu ömre
    Her dem düşündürüp bize yarını

    Sana iman eden her temiz kalbi
    Bile düşündüren varlığın gibi
    Akıl bu sırra da ermez Yarabbi
    GGörmedim kulunun bahtiyarını”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #3
    Nâzım Hikmet
    “HALA SERVILERDE AĞLIYORLAR MI ?

    Bir inilti duydum serviliklerde
    Dedim: Burada da ağlayan var mı ?
    Yoksa tek başına bu kuytu yerde,
    Eski bir sevgiyi anan rüzgar mı?

    Gözlere inerken siyah örtüler,
    Umardım ki artik ölenler güler,
    Yoksa hayatında sevmiş ölüler,
    Hala servilerde ağlıyorlar mı?”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #4
    Nâzım Hikmet
    “Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor
    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,
    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı. .
    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüştü suya
    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya
    Bazan uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor
    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize
    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize
    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi
    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an
    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan
    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim
    Doğruldum atılırken bir dakika titredim.

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden
    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.

    - BİR DAKİKA”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #5
    Nâzım Hikmet
    “YAĞMUR

    Yağmur serpeliyor...Yağmur değil bu,
    Teselli yağıyor sanki göklerden.

    Allahın kalplere baktığı yerden
    Yağmur serpeliyor...Geceler serin,
    Zulmeti şifalı şimdi göklerin...
    Geceler kalbime daha çok yakın!
    Geceler, bu yaşlar dinmesin sakın,
    Gönülden muhtacım serinlemeğe,
    İçimden silkinip bir "Oh" demeğe...

    Göklere cçevrilen alnıma yer yer,
    Batıyormuş gibi soğuk iğneler,
    İnce damlalarla yağmur düşüyor,
    Bir "Oh" diyemeden kalbim üşüyor!...

    Yağmur serpeliyor...Yağmur değil bu,
    Kalbe dert yağıyor sanki göklerden...”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #6
    Nâzım Hikmet
    “Aldı sazı ele Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,
    Bakalım ne dedi:

    Bizim fırkaya derler
    Cumhuriyetçi Terakkiperver
    Hem fırkacıyız, hem berber
    İşçiyi çiftçiyi tıraş ederiz
    Perdah olmazlarsa telaş ederiz.

    Yaldızlı bir kazık kakalım
    İşçinin açlıktan kokan nefesine
    Mavi boncuk takalım
    Köylünün püskülsüz fesine
    Fakat hürmetle riayetle bakalım
    Ecnebi sermayesine
    İşçiyi çiftçiyi tıraş edetiz
    Perdah olmazlarsa telaş ederiz.

    Aldı sazı ele Halkçı Cumhuriyet Fırkası,
    Bakalım ne dedi:

    Terakkiperver'lere kanmayın
    Onlar dostunuzdur sanmayın
    Parmağınızı siyasete banmayın
    Palan olsa da sırtınıza sırma hırkamız
    Samansız bırakmaz sizi Fırkamız.

    Çıkar elbet bir gün Mesai Kanunu
    Yüz sene, bin sene bekleyin bunu
    İşte buna derler Ali Cengiz oyunu
    Palan da olsa sırtınıza sırma hırkamız
    Samansız bırakmaz sizi Fırkamız.

    Aldı sazı ele amele ve köylü,
    Bakalım ne dedi:

    Semerkant elinden yollasanız da
    İçini ipekle çullasanız da
    Ne kadar telleyip pullasanız da
    Sırtıma vurulan palandır palan
    İnanmam yalandır, yalandır, yalan.

    - DESTAN”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #7
    Nâzım Hikmet
    “Heraklit! Heraklit !
    Akar suya vurmak kabil mi kilit ?”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #8
    Nâzım Hikmet
    “İNCİ

    Yüzlerce sene evvel çok güzel bir kız varmış.
    Ayağına kapanıp bütün gençler yalvarmış
    Bu eşi bulunmayan güzeli almak için.
    Erimişler aşk denen alevden için için,
    Güneşin sızağıyla eriyen karlar gibi;
    Hepsinin bu sevdadan hicran olmuş nasibi...
    Böyle yaşıyorlarken dünyalarına küskün,
    Güzel kız davet etmiş aşıklarını bir gün.
    Demiş:"Elbet veremem gönlümü hepinize,
    Fakat bir müsabaka açıyorum ben size:
    En güzel, en kıymetli inciyi bana her kim
    Getirirse onunla artık evleneceğim..."
    Aşıklar mallarını feda edip satmışlar,
    Dört taraftan en büyük inciyi aratmışlar.

    Yüzlerce sene evvel bir saz şairi varmış;
    Bu gencin de gönlünü o kızın aşkı sarmış.
    Aklını alıvermiş gök ela renkli gözler;
    Her dakika biricik sevgilisini özler,
    Her dakika ağlarmış, sızlarmış, ah edermiş;
    Aşkından perişanmış, mahzunmuş, derbedermiş...
    Duymuş müsabakayı bu aşık da nihayet,
    "İnci nedir?" diyerek o anda etmiş hayret.
    Çünkü o ana kadar inciyi bilmiyormuş.
    "İnci nasıl şey?" diye bir ihtiyara sormuş:
    "Ben onu hiç görmedim gezdim de diyar diyar."
    Demiş ki zavallıya gülümseyip ihtiyar:
    "Güzel bir taştır inci, kadınların süsüdür;
    Durduğu yer onların açık, beyaz göğsüdür.
    Denizden çıktığından, pahalıdır gayetle..."
    Bu sözleri duyunca aşık bakar hayretle,
    Der ki:"Ben deniz nedir, onu da bilmiyorum."
    İhtiyar denizi de anlatır: "Dinle yavrum,
    Bu öyle bir sudur ki ufuğa kadar açık,
    Bazan dalgalar vardır kıyısında ufacık;
    Bazan fırtına çıkar, hava olunca lodos,
    Deniz birden kudurup kayalara vurur tos.
    Sen karada gezmişsin, belli, bu yaşa kadar.
    Bu dağların ardında çok uzak bir deniz var.
    Pek merak ediyorsan yürü, memleketler aş."
    Saz şairi, bu sözler bitince, yavaş yavaş
    Denizi bulmak için seyahate koyulur;
    Uzun yollar üstünde harap olur, yorulur.
    Nihayet gök toprağa ışığını dökerken
    Bir sahile yaklaşır, henüz şafak sökerken....

    Aradan bir yıl geçip nihayet mühlet bitmiş,
    Aşıklar akın akın kızın yanına gitmiş.
    Hepsi de dizilmişler önüne birer birer;
    Ellerinin üstünde donuk, beyaz inciler.
    Güzel kız seyre dalmış,oturarak yerine;
    İpek elbisesinin uzun eteklerine
    Bütün delikanlılar koymuş hediyesini!
    Gözlerini açarak herkes kesmiş sesini:
    "Acaba hangisini kabul edecek ?"diye...
    Dışardan bir gürültü duyulmuş o saniye:
    "Bırakın, muradıma ben bugün ereceğim,
    Bırakın sevgilime inciler vereceğim..."
    "O da getirsin" diye güzel kız vermiş izin,
    Şair içeri girmiş, tereddüt etmeksizin.
    Anlatmış kalbindeki sızlayan bir yarayı,
    Anlatmış uzun uzun bütün bu mecarayı.
    "Ben bir şair aşıkım, elimde bir kırık saz,
    Yapyalnız yaşıyorum, derdim çok, sevincim az.
    O güzel gözlerine bir pınar gibi gönlüm
    Yıllarca aka aka tükendi tahammülüm.
    Fakat seni unutmak gelmiyordu elimden.
    Ve bir gün işittim ki inci istemişsin sen.
    Ama bu ana kadar görmemiştim ben onu,
    Öğrendim bu incinin denizde olduğunu.
    Deniz nerde diyerek arıyordum bu sefer;
    Aşkının kuvvetiyle aştım dağlar, tepeler.
    Nice ülkeler gezdim, nice dağlar dolaştım,
    Bir sabah sonu gelmez bir denize ulaştım:
    Güneş içinden doğup içinde batıyordu;
    Sular arzın üstüne yaslanmış yatıyordu.
    Rüzgar yavaş esiyor,engin sessiz, durgundu;
    Vücudum aylar süren yolculuktan yorgundu.
    Aşkınla geliyordu kalbime kuvvet yine;
    İndim büyük denizin o büyük sahiline
    İncileri topladım ,uğraşıp didinerek!"
    Aşıkın sözlerini dinlerken kadın, erkek;
    Şair omuzundaki bir torbayı uzatmış,
    Yere, bağını çözüp, incileri boşaltmış.
    Fakat o anda herkes kahkahalarla gülmüş:
    Çünkü inci yerine çakıl taşı dökülmüş.
    Güzel kız genç aşıka demiş: "Bunu iyi bil:
    Bu, parayla alınan incilere mukabil,
    Senin çakıl taşların çok değerlidir elbet;
    Şair! Yaşayacağım seninle ilelebet...”
    Nazım Hikmet Ran, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #9
    Nâzım Hikmet
    “GÖZLERİM

    Mavi şimşekleriyle elektrikleşen
    mavi gözlerime
    iki lastik çizme geçirdim.
    Yolldım
    onları
    Anadolu'ya.
    Gittiler,
    geldiler.
    Geldiler fakat nasıl?
    Lastik çizmeler
    dizlerine kadar batmış çamura.
    Mavi gözlerim
    iki isli lamba gibi kapkara olmuş.
    Ben hemen
    batırdım diş fırçamı
    sıcak kanlı beynime
    gözlerimi
    fırçaladım.
    Onlar
    iki kırmızı fener gibi
    parladılar.
    Şimdi benim
    mavi gözlerim
    kanlı.
    Şimdi işte
    kızıl bir perde önünden nasıl kaçarsa bir boğa
    beni gören her burjuva
    öyle kaçıyor.”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #10
    Nâzım Hikmet
    “HASTA ARKADAŞ İÇİN

    O hastalandı.
    Gündüz,
    gece,
    günlerce
    beyaz yastıkta başı
    bakır bir mangal gibi yandı.
    O hastalandı.
    Bu şiiri yazan şairin arkadaşı
    hasta...
    Acaba
    fertlere methiye değil
    sınıfımıza destan yazalım diyen şair
    o hastaya bu şiiri yazmak için
    beynin yarım saat sa'yini verebilir miydi?
    Sorduk
    dedi:
    Emin olun ki günahsızım.
    Evet bir ferde on mısra söyledi ağzım
    fakat
    beynim iş saatinden çalmadı bunu.
    Onun
    o tornadan yeni çıkmış çelik çocuk gibi sosyalistin
    gözünün
    bakır bir mangal gibi yandığını gören gözlerim
    mavi bir alevle kapandılar dün gece
    ve bu sabah
    bu mısraları karyolamın demirine yazılı buldum.”
    Nâzım Hikmet, İlk Şiirler: Şiirler 8

  • #11
    Aldous Huxley
    “Maybe this world is another planet’s hell.”
    Aldous Huxley

  • #12
    Nâzım Hikmet
    “ONLAR

    Onlar ki toprakta karınca,
    suda balık,
    havada kuş kadar
    çokturlar;
    korkak,
    cesur,
    cahil,
    hakim
    ve çocukturlar
    ve kahreden
    yaratan ki onlardır,
    destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

    Onlar ki uyup hainin iğvasına
    sancaklarını elden yere düşürürler
    ve düşmanı meydanda koyup
    kaçarlar evlerine
    ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
    ve yeşil bir ağaç gibi gülen
    ve merasimsiz ağlayan
    ve ana avrat küfreden ki onlardır,
    destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

    Demir,
    kömür
    ve şeker
    ve kırmızı bakır
    ve mensucat
    ve sevda ve zulüm ve hayat
    ve bilcümle sanayi kollarının
    ve gökyüzü
    ve sahra
    ve mavi okyanus
    ve kederli nehir yollarının,
    sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
    bir şafak vakti değişmiş olur,
    bir şafak vakti karanlığın kenarından
    onlar ağır ellerini toprağa basıp
    doğruldukları zaman.

    En bilgin aynalara
    en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
    Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
    Çok sözler edildi onlara dair
    ve onlar için:
    zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
    denildi.”
    Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #13
    Nâzım Hikmet
    “KARAYILAN HİKAYESİ

    ...

    "Karayılan" olmazdan önce
    umurunda değildi Karayılan'ın
    kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
    Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
    Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
    Korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

    Siperi bir gül fidanıydı onun,
    gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
    ak bir taşın ardından
    kara bir yılan
    çıkardı kafasını.

    Derisi ışıl ışıl,
    gözleri ateşten al,
    dili çataldı.
    Birden bir kurşun gelip
    kafasını aldı.
    Hayvan devrildi kaldı.

    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce
    kara yılanın encamını görünce
    haykırdı avaz avaz
    ömrünün ilk düşüncesini:
    "Ibret al, deli gönlüm,
    demir sandıkta saklansan bulur seni,
    ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. "

    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
    fırlayıp atılınca ileri
    bir dehşet aldı Anteplileri,
    seğirttiler peşince.
    Düşmanı tepelerde yediler.
    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    bir tarla sıçanı kadar korkak olana:
    KARAYILAN dediler.

    ...”
    Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #14
    Nâzım Hikmet
    “NURETTİN EŞFAK'IN BIR MEKTUBU

    ...

    Mektepten istifa ettim.
    Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
    Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
    öğretmek, sevdirmek onlara
    dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
    kendi dillerini,
    güzel şey,
    büyük şey.
    Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede
    daha büyük
    daha güzel.

    Biliyorum:
    iş bölümünden bahsedeceksin.
    Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek,
    bozkırda ateş hattına girmek
    haksız ve hazin
    bir iş bölümü.
    Öyle günler yaşıyoruz ki
    ben bir iş yapabildim diyebilmek için:
    hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

    ...”
    Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #15
    Nâzım Hikmet
    “Tavşan korktuğu için kaçmaz
    kaçtığı için korkar.”
    Nazım Hikmet Ranet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #16
    Nâzım Hikmet
    “Sevgilim,
    başlar önde, gözler alabildiğine açık,
    yanan şehirlerin kızıltısı,
    çiğnenen ekinler
    ve bitmez tükenmez ayak sesleri :
    gidiliyor.
    Ve insanlar katlediliyor:
    ağaçlardan ve danalardan
    daha rahat
    daha kolay
    daha çok.

    Sevgilim,
    bu ayak sesleri, bu katliamda
    hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,
    fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
    güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan
    gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman...”
    Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #17
    Nâzım Hikmet
    “ÖLÜME DAİR

    Buyrun, oturun dostlar, 
    hoş gelip sefalar getirdiniz. 
    Biliyorum, ben uyurken 
    hücreme pencereden girdiniz. 
    Ne ince boyunlu ilâç şişesini 
    ne kırmızı kutuyu devirdiniz. 
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı 
    başucumda durup el ele verdiniz. 
    Buyrun, oturun dostlar 
    hoş gelip sefalar getirdiniz.

    Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? 
    Osman oğlu Hâşim. 
    Ne tuhaf şey, 
    hani siz ölmüştünüz kardeşim. 
    İstanbul limanında               
    kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
    kömür küfesiyle beraber       
    ambarın dibine...
    Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı 
    ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız      
    simsiyah başınızı. 
    Kim bilir nasıl yanmıştır canınız... 
    Ayakta durmayın, oturun, 
    ben sizi ölmüş zannediyordum, 
    hücreme pencereden girdiniz. 
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı 
    hoş gelip sefalar getirdiniz...

    Yayalar-köylü Yakup,       
    iki gözüm,                                            
    merhaba. 
    Siz de ölmediniz miydi? 
    Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp 
    çok sıcak bir yaz günü 
    yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? 
    Demek ölmemişsiniz?

    Ya siz? 
    Muharrir Ahmet Cemil? 
    Gözümle gördüm                             tabutunuzun                                                
    toprağa indiğini.
    Hem galiba 
    tabut biraz kısaydı boyunuzdan. 
    Onu bırakın Ahmet Cemil, 
    vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan, 
    o ilâç şişesidir                        
    rakı şişesi değil. 
    Günde elli kuruşu tutabilmek için, 
    yapyalnız 
    dünyayı unutabilmek için                                          
    ne kadar çok içerdiniz... 
    Ben sizi ölmüş zannediyordum. 
    Başucumda durup el ele verdiniz, 
    buyrun, oturun dostlar, 
    hoş gelip sefalar getirdiniz...

    Bir eski Acem şairi : 
    «Ölüm âdildir» — diyor,— 
    «aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»

    Hâşim, 
    neden şaşıyorsunuz? 
    Hiç duymadınız mıydı kardeşim,            
    herhangi bir şahın bir gemi ambarında                                             
    bir kömür küfesiyle öldüğünü?...

    Bir eski Acem şairi : 
    «Ölüm âdildir» — diyor. 
    Yakup, 
    ne güzel güldünüz, iki gözüm. 
    Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir... 
    Fakat bekleyin, bitsin sözüm. 
    Bir eski Acem şairi : 
    «Ölüm âdil...» 
    Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. 
    Boşuna hiddet ediyorsunuz. 
    Biliyorum, 
    ölümün âdil olması için 
    hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

    Bir eski Acem şairi... 
    Dostlar beni bırakıp, 
    dostlar, böyle hışımla                            
    nereye gidiyorsunuz?”
    Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye: Şiirler 3

  • #18
    Nâzım Hikmet
    “Sabahın sahibi vardır.
    Gün daima bulutta kalmaz.
    Herhal ilerdedir
    yaşanacak günlerin
    en güzelleri...”
    Nâzım Hikmet, Poems of Nazım Hikmet

  • #19
    Nâzım Hikmet
    “İnsan
    ya hayrandır sana, ya düşman.
    Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
    ya bir dakika bile çıkmazsın aklından...”
    Nâzım Hikmet

  • #20
    Nâzım Hikmet
    “Buyurun," deniyor size,
    "buyurun, oturun", deniyor size,
    "konuşup anlaşalım."
    "Yoktur sözle çözülmeyecek düğüm,
    davaları halletmez ölüm,
    hayatı paylaşalım !..

    - DAVET”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #21
    Nâzım Hikmet
    “MEMED'E SON MEKTUBUMDUR

    ...

    Ölmekten, oğlum korkmuyorum,
    ama ne de olsa
    iş arasında bazan,
    irkilip ansızın,
    yahut yalnızlığında uyku öncesinin
    günleri saymak biraz zor.
    Dünyaya doymak olmuyor, Memet
    doymak olmuyor...

    Dünyada kiracı gibi değil,
    yazlığına gelmiş gibi de değil,
    yaşa dünyada babanın eviymiş gibi...
    Tohuma, toprağa, denize inan,
    insana hepsinden önce.
    Bulutu, makinayı, kitabı sev,
    insanı hepsinden önce.
    Kuruyan dalın
    sönen yıldızın
    sakat hayvanın
    duy kederini,
    ama hepsinden önce de insanın.
    Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
    sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,
    sevindirsin seni dört mevsim,
    ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.

    ...”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #22
    Nâzım Hikmet
    “KARLI KAYIN ORMANINDA

    ...

    En acayip gücümüzdür,
    kahramanlıktır yaşamak:
    Öleceğimizi bilip
    öleceğimizi mutlak.

    Memleket mi, daha uzak,
    gençliğim mi, yıldızlar mı?
    Bayramoğlu, Bayramoğlu,
    ölümden öte köy var mı ?

    ...”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #23
    Mae West
    “You only live once, but if you do it right, once is enough.”
    Mae West

  • #24
    Frank Zappa
    “So many books, so little time.”
    Frank Zappa

  • #25
    Elbert Hubbard
    “A friend is someone who knows all about you and still loves you.”
    Elbert Hubbard

  • #26
    Nâzım Hikmet
    “Benim için bu şehir, sade düşlerin şehri.
    Bir umut-şehir değil.
    Yazın, seher vakitleri,
    açık denizlerde tanyerinde seyredilen
    erişilmez bir bulut-şehir değil.
    Ben eski Moskovalıyım
    eski İstanbullu olduğum kadar.
    Krasnaya Presya'da bir fabrika var,
    orda çıktım ilk defa huzuruna.
    Şiir okudum.
    Ağır elleri dizlerinde
    gözlerinde şefkatli sabırları
    Türkçe bilirlermiş gibi dinlediler beni
    bir kırk beş dakka aşağı yukarı
    ve alkışladılar.
    O gün bu gündür
    ne zaman bir parça burnum büyüse
    çeker kulağımı bu alkış sesi
    beni kendime getirir.

    - BAZI ANILAR”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #27
    Nâzım Hikmet
    “ÖLÜ NEZVAL'LE SOHBET

    ...

    Dünya bu...Doğrusu zaten
    hayatı seven, akıllı,
    iyi yürekli ölüler,
    ne kırk bir günlük yas ister,
    ne "Benden sonra tufan!" der.
    Faydalı bir şeyler, bir söz,
    bir ağaç, bir gülümseme
    bırakarak çekip gider
    ve dirilerle bölüşmez
    kabrinin karanlığını
    ve kendi başına taşır
    ağırlığını taşının.
    Ve dirilerden hiçbir şey
    istemedikleri için
    ölmemiş gibi olurlar...

    ...”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #28
    Nâzım Hikmet
    “O, yalnız ağaran tanyerini görüyor,
    ben, geceyi de.
    Sen yalnız geceyi görüyorsun,
    ben ağaran tanyerini de...

    - BEN SEN O”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6

  • #29
    Nâzım Hikmet
    “BÜYÜK İNSANLIK

    Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
    trende üçüncü mevki
    şosede yayan
    büyük insanlık.

    Büyük insanlık sekizinde işe gider
    yirmisinde evlenir
    kırkında ölür
    büyük insanlık.

    Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
    pirinç de öyle
    şeker de öyle
    kumaş da öyle
    kitap da öyle
    büyük insanlıktan başka herkese yeter.

    Büyük insanlığın toprağında gölge yok
    sokağında fener
    penceresinde cam
    ama umudu var büyük insanlığın
    umutsuz yaşanmıyor.”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6
    tags: hope

  • #30
    Nâzım Hikmet
    “İYİMSER ADAM

    Çocukken sineklerin kanadını koparmadı
    teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna
    kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini
    karınca yuvalarını bozmadı
    büyüdü
    bütün bu işleri ona ettiler
    ölürken başucundaydım
    bir şiir oku dedi
    güneş üstüne deniz üstüne
    atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne
    yüceliği üstüne insanlığın”
    Nâzım Hikmet, Yeni Şiirler (1951-1959): Şiirler 6



Rss
« previous 1