Kaplumbağalar Quotes

Rate this book
Clear rating
Kaplumbağalar Kaplumbağalar by Fakir Baykurt
708 ratings, 4.29 average rating, 44 reviews
Kaplumbağalar Quotes Showing 1-17 of 17
“Ne hayatı varmış kentlerde? Varsa bile size var ! Ne geçiyor eline bizden oraya gidenlerin? Ne olabiliyorlar? Kapıcı, çöpçü, hızmatçı, dutma ... İstanbul-Ankara'daki avratların sidikli donlarını paklayıp, apartman yapılarını, garacları, caddaları bekliyorlar. Sırtlarıyla taş çekip han apartman yapıyorlar. Emme içine girip oturamıyorlar. Bekledikleri dükkenlerin hiçbiri kendilerinin değil. Pakladıkları sidikli donlar, bulaşıklar hep başkalarının ! Biz dünyaya çöpçü, hızmatçı olmaya mı geldik Emin bey? Burda acımdan ölürüm, gene gitmem o donuz kentlere ki çöpçü, hızmatçı olayım! Diyorsun ki, taş devrinden kalma yimekler, tunç devri nden kalma fitilli lambalar, kağnı, karasapan, tuluk ... Senin bir şeyden habarın yok Emin beyim! Yazıyorsun iki çızık, alıyorsun bin, iki bin! .. Bu gidende bizim yidiğimiz yimekleri bulamayanlar da var! Yataklarımızı dersen, eyi kötü biz yatarız be efendim! Eyisini buluncaya kadar kötüsüne eyvallah ! Diyorsun ki, fitilli lambalar ... Tuluk suyu demene de karşılık vereceğim : Tuluğun değerini bilen bilir ... Ondan sonracığıma, sen ölçeriyorsun ki, komşular köyleri bırakıp kentlere yörüsün! Yörüsün arkadaş! Yörüyenlere dur deyen yok zati ! Emme köyler boşalmasın ... Köyler boşaldı mı hepimiz boku yidik Emin beyim ! Ulusun milletin kaynağı, beşiği, köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup, nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner beyi m! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün. Emme kaynak kurumasın. Daha o gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup amir mamir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar! Biz de onların dillerini biliyoruz. Baksana şu ballarımıza : Kadastro .. . Ne demek kadastro? Meteoroloji Rasat Cihazı? Ne bu? Kasabada bir dayranın kapısında yazıyormuş, Irıza söyler: Malarya Eradikasyonu! Emin beyim, biz Türküz hamdolsun ! Dilimiz de Türkün dili. Bize diyorsun ki, kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz ... Haşa ! Hiç kabul etmiyorum! Biz kendi görgümüzü, kendi bilgimizi biliriz. Hemi eyi biliriz! Ama sizin görgüleri bilmeyi z. Emme siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Biz diz bile çökeriz! Masa sandalle deye tuz yumurtlattın Battal'a ... Dal öğlen bir seet uyumadan edemiyor hiçbiriniz. Uyku dediğin geceye masus ... Eee hani görgülüydünüz siz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Emme senin görgün mü eyi, benim görgüm mü? Orası ayrı. Sen Gazi Kemal'i duydun, ben gördüm. "Memleketin efendisi, başkanı köylüdür !" deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşını köylüler kazandı. Eğer varısa yarın cennete de köylüler gidecek. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışıyor... Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar, beyler ... anasını sinkaf etmiş köylülerin ki, belini alıp doğrulamıyor garipler ... »”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Bizim yurdumuz, hem de insanımız, bir bakıma, mürekkep yalamışların geriliği ve yanlış tepkileriyle, hala Ortaçağ'ın çukurları içindedir. Başkalarını yeni amaçlara alıp götüren sağduyu, bilinç ve hoşgörü, bizimkilerim kabuğuna neden işlemiyor? "Cahallıklarından, kapkara cahallıklarından." Okuma yazmaları olduğu halde, okumadıklarından! Sanattan, kültürden gıda almadıklarından! Aldıklarını eritemediklerinden! Koşullanmışlar çağ gerisi tersliklere, küçük bencil rahatlıklara, çıkarlara; bir türlü kurtulamıyorlar.”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Onlar bu milletin «yandan sürme»leri. Mahallebi çocukları. Gülerin, tüllerin içinde pış pış büyümüş onlar.. Çoğu anasının südüyle değil, emzikle, inek südüyle büyümüş. Korkak, pısırık, nazik! "Pardon mösyö", "Vıy madam" ... Okumuşlar, Londra, Faris, Atina, gezip tozmuşlar. Ama bilmezler senin Sarıkızlı' nı, Tozak'ını; halkı, milleti. Bilmezler dört mevsimin ayrı ayrı çilesini. Yazın susuz tarlalarda, kurakta; kışın çamur yollarda, suların böldüğü köprülerden düşe uça; yarlardan yamaçlardan yuvarlanarak; kanadı kırılıp yollarda kalarak; iki çuval buğdayın nasıl ekilip biçildiğini, nasıl kasabaya ulaştığını, nasıl fırınlarda ekmek olduğunu bilmezler. Karıları kızları, hemi de kendileri sanırlar ki, biz aylık alıyoruz, fırıncılar da para kazanmak için hamurları yoğurup, pişirip camekanlara diziyorlar. Onun için böyle dans oyunlarıyle, bordo şaraplarıyle vakit geçiriyorlar ... »”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Kendisi yok allahı var, hökümetimizi de çok sever. Yani kendi öz babasının hökümeti gibi üzerine titrer. Kimseye bir kem söz söyletmez ...”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Aklına yanayım ayrıca Ankara'nın ki bizi bu köylülerle demokrasiye soktu! Ortak Pazar'a da sokacak ! .. Olmaz hanım, olmaaaz! .. bu köylüyle bu işler yürümeeez ... Sor bana ki çare nedir? Çare, bunları geleneklerinden koparmaktır hanım !”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Zati seçimin ne nüzümü var Emin beyim !» diye Kır Abbas atıldı. «İki yıla bir seçim, üç yıla bir seçim ... Her köye bir sandık koyuyor. Her sandığa bir başkan. Her başkana 120.lira para! Türkiye'nin gökte yıldız kadar köyü var. Ne demek bu? Bu Türkiye'nin aklı yok mu Çelik beyim? Öyle yapacaklarına, versinler köy başına yüzer lire, alsınlar bizim oylarımızı, istedikleri sandığa tıksınlar, bitti !. .» «Ama baba!. .» dedi Demir bey. «Mesele senin bildiğin gibi değil! Millet seçim istiyor . .. «Eh! ..» dedi Kır Abbas. «Millet seçim istiyorsa hökümet ne bok yisin! Millet ben ikilik üçlük istiyorum, otuz evli bir köyün kırk parçaya bölünmesini istiyorum, imam Halkçı deye Demokratların ayrı yerde namaz kılmalarını istiyorum, camilerin içine ip çekilip ikiye bölünmesini, dahi içine iki dene soba kurulmasını istiyorum derse, sen ben hökümet olsak ne yapabiliriz ?”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Allah öyle telle demirle uğraşmaz Hörü bacı ! dedi. «Allah habar salacak oldu mu, yağmur yağdırır, tolu endirir ... öyle derler ..”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Sen onlardan, afiş, broşür, bilgi iste ... versinler. Emme çubuk isteme, tohum isteme ... Sen bırak hükümeti Kır Abbas. O doğru dürüst sınırları beklesin, yeter. Çubuğunu, çekirdeğini kendin bul arkadaş. Yeter ki o sana engel olmasın... Bunu da büyük bir devlet bil...»”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Ulan kar eyi bir şey olsa Mekke'ye, Medine'ye, Kerbela'ya yağardı !.”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Gökyüzüne, aya doğru baktı : «(Haşhaş tanesi kadar akıl yok bu insanoğlunda canım! Varsılı yoksulu, ağası, kaymakamı, albayı, yarbayı, generali, maraşalı hepsi bunun derdinde! Tokturlar, hocalar, höyük eşkiyalar, peygamberler hepsi bunun derdinde ... Analar bubalar, on kere ana buba olmuş olanlar, hepsi bunun derdinde ! Bunun içine bir parmacık bal mı sürmüşler? İncirlerin, üzümlerin özünü, narların, cevizlerin özetini mi doldurmuşlar bu anassını sattığım kutuya? Güllerin menevşelerin, yeşil nanelerin, nergizlerin kokusunu mu katmışlar? Önünde diz çökmeyen yok bu namussuzun ! Peygamberimiz birini koyup onunu, otuzunu almış! Köroğlu aleyhüs­selam dersen gene öyle !.. Bunu bir anlayan, anlatan var mı? Bilen, sırrına eren var mı?”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Devleti milleti de unuttuğumuz yok: Ev başına her yıl birer çocuk çıkartıyoruz. Devlet bize ne yapıyor bakalım?» «Ne yapsın daha? Altı ay sonra yeni bir vergi çıkartır o da! Öteberinin fiyetini yükseltir. Daha nasıl düşünsün devlet sizi? Dünyayı kalbura koyup eleseniz böyle devlet, böyle hökümet bulabilir misiniz?”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Elinde kanun olanlar, kalem olanlar böyle şey mi düşünüyor şimdi? Kaldırıyoruz, kalkındırıyoruz ... hepsi laf! Kendilerini kalkındırıyorlar!.. Ankara habire istatistik kabartmayı biliyor! İstatistik demek. .. Hay babam hay! Ulan şu Kır Abbas'a bakın ! Demek Kır Abbas bile çalışıyor ha! .. İstatistik demek. .. Durun ulan !» diye bağırdı. «Size beş takka mola veriyorum! Toplanın başıma ... »”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Köy içinde birbirlerini hiç soyadlarıyla çağırmazlardı. Soyadları, hükümetin verdiği, işlerine yaramayan birer takıntıydı. Kır Abbas'ın adı Kır Abbas'tı. "Kır Abbas" dedin mi herkes bilirdi. Hem öyle "kartal"lıkla da bir ilgisi yoktu.”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Temiz içecek su nasıl olur? Onu anlatıyordu. Kılavuzun gösterdiği yol üzere sorular soruyor, fakat Tozak köyünün durumu kılavuzdaki köyün durumuna uymadığı için çocuklardan uygun karşılık alamıyordu.”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Çoğu, içinde bulunduğu çukurun farkında değildi. Toprak damlı yoksul evlerinde, kendi yaşadıklarından daha iyi, daha değişik bir yaşamadan haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. Yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürü düzeni yeni bir hızla iyice uyutmuştu hepsini.”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Güneş,Tozak kırına kocaman bir ateş dağı gibi çöktü. Tozak kırı yanıyor. Taçları koncayken solmuş gelingüvey otları, kuşekmekleri, çobançantaları, koyungözleri tamtakır kurumuşlardı. Bir deri bir kemik yılanlar, tarla sıçanları, emecenler, zavallı yeşilistan böcüleri sinecek bir gölge girecek bir delik arıyorlar. Kanları buhar olup uçmuş serçe kuşları ateşler içinde yanan toprağa düşüyor. Lokma lokma ölüyorlar. Toprak yanıyor…”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar
“Belki altmış, belki yetmiş yıl önce Tozak’ta doğmuş; altmış yetmiş yıldır kah yeni doğan taylar gibi koşarak, kah üç örgülü saçlarını döşüne döküp Cennet kuyusundan, körelmeden önce Ümmet kuyusundan su çekerek, doldurduğu tulukları sırtına vurup şu yassılıp duran evlerden önce birinin, sonra ötekinin kapısına taşıyarak; bir yıl Tozak kırında, bir yıl Av­şar yolunda dört büklüm orak biçerek; yırtık yamayarak, sökük dikerek; düğün olmuşsa halay çekerek; sel gelmişse çırpınıp ağlayarak; uzun askerlik yıllarını, savaşları, seferberlikleri bu «yıkılası damlar» ın altında uykusu gelmeyen bir serçe kuşu gibi bekleyerek, kocasının kendisi mi, künyesi mi gelecek hiç bilmeyerek; kendisi geldiği yıldan beri hep onun yanı sıra yürüyerek; doğurduklarını büyüten, büyüttüklerini uçurup komşu evlere, komşu köylere konduran; bir gün bile işten kalmadan, bir gün bile «beş takka» fazla uyumadan, bir gün bile «beş takka hulya» kurmadan, bir gün bile güneşten arkaya kalmadan, köyden dışarı bir kerecik olsun adımını atmadan, bazı erkeklerin, Yüzbir'de duran «otopos»lara, «minipos» lara binerk gittikleri kasabaya bir sefer bile gitmeden; hep aynı aşları pişirip aynı ekmekleri ederek; azarlanınca susan, sevilince utanan, küsülünce «barışmam, barışmam !» diye yükünü yücelere yığmadan; şu dağ yelleri gibi kah esen, kah tozan, günü gününe uymayan Kır Abbas'ın yanı sıra, böyle sabırla, böyle sessizlikle, geride kalmadan yürüyüp gelmişti... Gene yürüyordu...”
Fakir Baykurt, Kaplumbağalar