Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi Quotes
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
by
Bahaeddin Ögel12 ratings, 4.83 average rating, 1 review
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi Quotes
Showing 1-7 of 7
“Hu sözü, Çinlilerin kendilerinden olmayan, bütün kuzey ve batı kavimlerini tanıtmak için kullandıkları, gayet geniş bir deyiştir. Çin kaynaklarına inemeyenler de bu konuda, O. Franke'nin Çin Tarihi adlı ünlü eserine bakabilirler. Çinlilerin Hu deyimi, eski Yunanlıların yabancı kavimlere, 'İskit' demelerine benzer. Hu deyimi üzerinde en derin araştırmayı, ünlü Çin ansiklopedisti ve ilim adamı Wang Kuo-wei yapmıştır. Bu büyük araştırıcının adı ve araştırmaları, bu kitabımızda sık sık yer almıştır. Kuan t'ang-chilin, 13, 14 adlı eserindeki bu araştırma Kui-fang, Hien-yün, Kun-i gibi, eski Çinlilerin kuzey kavimleri için söyledikleri sözleri, eski Çin klasiklerinden toplayarak bir araya getirmiştir. Fevkalade geniş bir kaynak bilgisine sahip olan bu araştırıcıya göre, Hu sözü başlangıçta Hun veya Hiung-nu kavim adlarının başka bir yazılışı idi. Fakat zamanla Çinliler bu sözü diğer yabancı kavimler için de kullanmaya başlamışlardı. Bu ünlü ilim adamı, bir sonuca giderken daima son derece zengin vesika veriyordu. O. Franke de eserinde, sık sık bu görüşü benimser görünmektedir. Bütün bu görüşleri, öz olarak vermek için bile yeterli yerimiz yoktur.
Çinliler, batıyı ve Türkistan'ı, oldukça geç çağlarda tanıdılar. Çinliler batıyı tanıdıktan sonra, her iki Türkistan halkına da, Hu demeye başlamışlardı. Bu deyimler az sonra, daha da gelişeceklerdi. Çinliler Türkistan şehir halkına Hsi-hu yani Batı Hunları demek yolu ile onları, çevrelerindeki diğer yabancılardan da ayırmak istemişlerdi. Yukarıda adı geçen Wang Kouwei, bunları bol miktarda vesika kullanma yolu ile, çok derin olarak incelemiştir.
Prof. Eberhard da, Kui-fang, K'un-i, Hun-i Hsien-yün, Hsün-yü gibi Çin'in kuzeyindeki eski kavimler üzerinde durmuştur. Çin tarihlerine yapılan eski Çin şerh ve notlarına göre bu kavimler, Hunların, yani Hiung-nu kavimlerinin ataları idiler. Çin edebiyatında böyle bir inanış, köklü ve yerlidir. Biz de vaktiyle, DTCF Dergisi'nde bu kavimler ile ilgili vesikaları, bir araya getirmiştik. Fakat bu çok eski vesikalardan, kesin sonuçlara gitmek doğru değildir. Bundan dolayı kitabımızda, kavimler coğrafyasını esas aldık. Çin tarihlerinde kuzeybatı kavimleri için Hu sözü kullanıldıkça, bu deyimi Hunlar diye belirledik. Çünkü ana Hun kitlelerinin bulunduğu bölgeler, bu yönde idi. Yoksa Çinlilerin zamanla değişen geniş etnik deyimlerine bakarak ırk ve kavim birlikleri kurmak, elbette ki doğru olamazdı.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Çinliler, batıyı ve Türkistan'ı, oldukça geç çağlarda tanıdılar. Çinliler batıyı tanıdıktan sonra, her iki Türkistan halkına da, Hu demeye başlamışlardı. Bu deyimler az sonra, daha da gelişeceklerdi. Çinliler Türkistan şehir halkına Hsi-hu yani Batı Hunları demek yolu ile onları, çevrelerindeki diğer yabancılardan da ayırmak istemişlerdi. Yukarıda adı geçen Wang Kouwei, bunları bol miktarda vesika kullanma yolu ile, çok derin olarak incelemiştir.
Prof. Eberhard da, Kui-fang, K'un-i, Hun-i Hsien-yün, Hsün-yü gibi Çin'in kuzeyindeki eski kavimler üzerinde durmuştur. Çin tarihlerine yapılan eski Çin şerh ve notlarına göre bu kavimler, Hunların, yani Hiung-nu kavimlerinin ataları idiler. Çin edebiyatında böyle bir inanış, köklü ve yerlidir. Biz de vaktiyle, DTCF Dergisi'nde bu kavimler ile ilgili vesikaları, bir araya getirmiştik. Fakat bu çok eski vesikalardan, kesin sonuçlara gitmek doğru değildir. Bundan dolayı kitabımızda, kavimler coğrafyasını esas aldık. Çin tarihlerinde kuzeybatı kavimleri için Hu sözü kullanıldıkça, bu deyimi Hunlar diye belirledik. Çünkü ana Hun kitlelerinin bulunduğu bölgeler, bu yönde idi. Yoksa Çinlilerin zamanla değişen geniş etnik deyimlerine bakarak ırk ve kavim birlikleri kurmak, elbette ki doğru olamazdı.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“Çok eski Çin kaynaklarında, Çin'in kuzeyinde yaşayan kavimler, çok geniş olarak, Bu sözü ile adlandırılırdı. Biz bu kitabımızda, kuzeybatıdaki Bu kavimleri için, Hun tanıtmasını kullandık. Kuzey-doğudaki Hu kavimleri için ise Proto-Moğolları etnik deyişini söyledik. Güneybatıdaki Bu kavimleri için de, ayrı bir tanıtma yaptık ve bunlara Tibet kavimleri dedik. Prof. Eberhard'ın tutumu da böyledir.
Fakat ünlü Japon araştırıcısı K. Shiratori bir yazısında ayrı bir dilek güttüğünden meseleyi daha başka türlü ele alıyordu. Çok geniş bir bilgiye sahip olan bu eski ilim adamlarının görüşlerini, kısa olarak anlatıp ve bir tenkid süzgecinden geçirmede, büyük faydalar vardır. K. Shiratori şöyle diyordu:
'Bugün birçok ilim adamları, (Mete'nin ezdiği) Tunghuların Tunguz ırkından geldiklerine inanmakta ve bunun için de, bu kavim adının Tonguz şeklinde yazılması gerektiğini söylerler. Ben de Tonguz adının, kendi doğularındaki kavimlere, Türkler tarafından verilmiş olabileceğine işaret etmek isterim. Türkler böylece kendi dillerinde, "domuz" karşılığı olan Tonguz adını, bu kavimler için söylemekle onları küçük görmüşlerdi.
Fakat durum böyle değildir. Çin tarihlerinde görülen Tung-hu sözü, Çin tarihlerinde "Doğu Huları" karşılığı olarak söylenmiştir. SC'nin So-yin notlarına göre, Fu Ch'ien adlı bir Çinli, şöyle demiştir: "Tunghular, Wu-huanların ve daha sonra da Hsienpilerin atalarıdır. Hunların (Hiunghu), doğularında oturdukları için, bunlara Tunghu, yani Doğu Hu'lar adı verilmiştir." Sonradan, Çinliler, batıda yaşayan bütün kavimlere de, Hu adını vermişlerdi. Fakat bu deyiş ve anlayış, daha çok İsa'nın doğuşundan az önce başlamıştır.'
K. Shiratori'nin, buraya kadar meseleleri ortaya koyuşu, güzeldir. Bundan sonra kendi amacını sergilemeye, başlar ve şöyle der: 'SC ve BS gibi, Çin tarihlerinde görülen Hu sözü ise, yalnızca Hunları, yani Hiun-nuları tanıtmak için kullanılıyordu.' K. Shiratori bu görüşünü desteklemek için, bazı vesikalar da ileri sürüyordu. Gerçekten Mete, Çin imparatoruna yazdığı mektubunda, 'kuzeydeki Hunların', yani kendisinin bütün Asya İmparatorluğu'ndan söz ediyordu. Bunu destekleyen, bazı bir kaç unvan da vardı. Fakat ne de olsa Hu, bütün yabancıları tanıtan geniş bir sözdü. Shiratori bunları söyledikten sonra, 'Tunghular da Hu adını taşıdıklarına göre; onların da Bunların doğu kanadı ve Hunlar ile aynı ırktan olmalı idiler', gibi geniş bir nazariyeye giriyordu. Ayrıca ona göre Bunların da ırk bakımından, Moğol olmaları gerekiyordu. Ancak Hunlar ile bu Proto-Moğol kavimleri arasında, Gobi çölü ve daha binlerce kilometrelik engeller vardı.
Zaten Shiratori, yazısının başında da bu amacını açıklıyordu: 'Bunların, Türk ırkından geldikleri görüşü, şimdi gittikçe daha çok kabul edilmekte ve güç bulmaktadır. Ben de daha önceleri, aynı görüşü paylaşan, bir kimse idim,.. Fakat şimdi şu görüşe vardım ki Hunlar, Tunguz ve Moğol karışımı idiler.' Bundan sonra Shiratori'nin yaptığı ise, Hun çağından kalma birkaç sözün, Tunguzca olduğunu göstermek için, bazı etimoloji zorlamalarıdır. Hele Çin tarihlerinde, Göktürklerden kalma sözlerin bile Türkçe karşılıklarını bulamazken.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Fakat ünlü Japon araştırıcısı K. Shiratori bir yazısında ayrı bir dilek güttüğünden meseleyi daha başka türlü ele alıyordu. Çok geniş bir bilgiye sahip olan bu eski ilim adamlarının görüşlerini, kısa olarak anlatıp ve bir tenkid süzgecinden geçirmede, büyük faydalar vardır. K. Shiratori şöyle diyordu:
'Bugün birçok ilim adamları, (Mete'nin ezdiği) Tunghuların Tunguz ırkından geldiklerine inanmakta ve bunun için de, bu kavim adının Tonguz şeklinde yazılması gerektiğini söylerler. Ben de Tonguz adının, kendi doğularındaki kavimlere, Türkler tarafından verilmiş olabileceğine işaret etmek isterim. Türkler böylece kendi dillerinde, "domuz" karşılığı olan Tonguz adını, bu kavimler için söylemekle onları küçük görmüşlerdi.
Fakat durum böyle değildir. Çin tarihlerinde görülen Tung-hu sözü, Çin tarihlerinde "Doğu Huları" karşılığı olarak söylenmiştir. SC'nin So-yin notlarına göre, Fu Ch'ien adlı bir Çinli, şöyle demiştir: "Tunghular, Wu-huanların ve daha sonra da Hsienpilerin atalarıdır. Hunların (Hiunghu), doğularında oturdukları için, bunlara Tunghu, yani Doğu Hu'lar adı verilmiştir." Sonradan, Çinliler, batıda yaşayan bütün kavimlere de, Hu adını vermişlerdi. Fakat bu deyiş ve anlayış, daha çok İsa'nın doğuşundan az önce başlamıştır.'
K. Shiratori'nin, buraya kadar meseleleri ortaya koyuşu, güzeldir. Bundan sonra kendi amacını sergilemeye, başlar ve şöyle der: 'SC ve BS gibi, Çin tarihlerinde görülen Hu sözü ise, yalnızca Hunları, yani Hiun-nuları tanıtmak için kullanılıyordu.' K. Shiratori bu görüşünü desteklemek için, bazı vesikalar da ileri sürüyordu. Gerçekten Mete, Çin imparatoruna yazdığı mektubunda, 'kuzeydeki Hunların', yani kendisinin bütün Asya İmparatorluğu'ndan söz ediyordu. Bunu destekleyen, bazı bir kaç unvan da vardı. Fakat ne de olsa Hu, bütün yabancıları tanıtan geniş bir sözdü. Shiratori bunları söyledikten sonra, 'Tunghular da Hu adını taşıdıklarına göre; onların da Bunların doğu kanadı ve Hunlar ile aynı ırktan olmalı idiler', gibi geniş bir nazariyeye giriyordu. Ayrıca ona göre Bunların da ırk bakımından, Moğol olmaları gerekiyordu. Ancak Hunlar ile bu Proto-Moğol kavimleri arasında, Gobi çölü ve daha binlerce kilometrelik engeller vardı.
Zaten Shiratori, yazısının başında da bu amacını açıklıyordu: 'Bunların, Türk ırkından geldikleri görüşü, şimdi gittikçe daha çok kabul edilmekte ve güç bulmaktadır. Ben de daha önceleri, aynı görüşü paylaşan, bir kimse idim,.. Fakat şimdi şu görüşe vardım ki Hunlar, Tunguz ve Moğol karışımı idiler.' Bundan sonra Shiratori'nin yaptığı ise, Hun çağından kalma birkaç sözün, Tunguzca olduğunu göstermek için, bazı etimoloji zorlamalarıdır. Hele Çin tarihlerinde, Göktürklerden kalma sözlerin bile Türkçe karşılıklarını bulamazken.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“a. Üvey Anneler ile Evlenme
Kuma deyimi çok eski bir Türk sözüdür. Birinci ve baş hatundan sonra alınan kadınlara, kuma denirdi. Bu konu ile ilgili bilgiler üzerinde, ileride daha geniş olarak duracağız. Hun ve Göktürk tarihinde, babalar ölünce annelerin kumaları ile evlenmeler çok görülür. Bu daha çok, baba ölünce başsız kalan aileyi, bir çatı altında toplama geleneğidir. Çinlilere göre bu, 'ahlak yolunu ve erdemliliği yitirme' demektir. Fakat öyle anlaşılıyor ki bu gelenek, ilk Çin devletinde de vardı. Çin tarihleri bu geleneği yalnızca Hun ve Göktürklere ait bir âdet olarak görürler. Halbuki bu geleneği, İsa'nın doğuş yıllarında Proto Moğollarda, yani Mançurya ve Kore kavimlerinde de, görüyoruz. Bunun, Bunlardan Moğollara gitmiş olması da, olağan görülebilir. Çünkü bu geleneğin doğuş sebeplerinin altında, sosyal bir dayanışma anlayışı yatar. İlk Çin devletlerinin doğuşlarında, Tibet kavimlerinin de bir yeri vardı. İsa'dan beş yüz yıl önce yazılmış Çin kaynaklarında, Tibet kavimleri hakkında yazılmış, epey bilgi bulunur. Bu bilgiler içinde, levirat, yani üvey anneleri ile evlenme geleneğine rastlamıyoruz. Tibet kavimleri hakkındaki monografyalar, ancak İsa'nın doğuşundan sonra yazılmıştır. Tibetlilerde üvey anneler ile evlenme geleneğini ancak, bu geç kaynaklarda görebiliyoruz. Bu örnek bile, Çin'in ilk tarihinin, Ortaasya gelenekleri ile ne kadar ilgili olabileceğini, bize göstermektedir.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Kuma deyimi çok eski bir Türk sözüdür. Birinci ve baş hatundan sonra alınan kadınlara, kuma denirdi. Bu konu ile ilgili bilgiler üzerinde, ileride daha geniş olarak duracağız. Hun ve Göktürk tarihinde, babalar ölünce annelerin kumaları ile evlenmeler çok görülür. Bu daha çok, baba ölünce başsız kalan aileyi, bir çatı altında toplama geleneğidir. Çinlilere göre bu, 'ahlak yolunu ve erdemliliği yitirme' demektir. Fakat öyle anlaşılıyor ki bu gelenek, ilk Çin devletinde de vardı. Çin tarihleri bu geleneği yalnızca Hun ve Göktürklere ait bir âdet olarak görürler. Halbuki bu geleneği, İsa'nın doğuş yıllarında Proto Moğollarda, yani Mançurya ve Kore kavimlerinde de, görüyoruz. Bunun, Bunlardan Moğollara gitmiş olması da, olağan görülebilir. Çünkü bu geleneğin doğuş sebeplerinin altında, sosyal bir dayanışma anlayışı yatar. İlk Çin devletlerinin doğuşlarında, Tibet kavimlerinin de bir yeri vardı. İsa'dan beş yüz yıl önce yazılmış Çin kaynaklarında, Tibet kavimleri hakkında yazılmış, epey bilgi bulunur. Bu bilgiler içinde, levirat, yani üvey anneleri ile evlenme geleneğine rastlamıyoruz. Tibet kavimleri hakkındaki monografyalar, ancak İsa'nın doğuşundan sonra yazılmıştır. Tibetlilerde üvey anneler ile evlenme geleneğini ancak, bu geç kaynaklarda görebiliyoruz. Bu örnek bile, Çin'in ilk tarihinin, Ortaasya gelenekleri ile ne kadar ilgili olabileceğini, bize göstermektedir.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“4. Çin imparatoru mukaddes:
Göktürk devlet düşüncesine göre, Türk hakanı Tanrı tarafından kutlanmış ve Türk milleti yok olmasın diye, Hakan olarak tahta çıkarılmıştır. Tanrı veya göğün oğlu değildir, Tanrı'nın elçisi veya resûlü gibidir. Çin imparatoru ise, Tanrı veya göğün oğludur. Bunun için vücûdu da, mukaddestir. Çünkü Tanrı'nın bir parçasıdır. Mete'nin hatunu, bunu bastırarak belirtmek istiyordu. Mete'nin hatunu, başlıca iki nokta üzerinde duruyordu:
(1) Çin toprakları alınsa da, idare edilemez. Bu gerçek hayat ve devlet tecrübelerine dayanan bir görüştü. (2) Çin imparatoru mukaddestir ve 'mukaddes bir güce' sahiptir. Hatun bunları söylerken, üstelik, fazla olarak (Ch'ieh) baskısını da yapıyordu. Mete'de bunlar yoktu. Ancak buna rağmen Çin imparatoru, Mete'ye mektup yazarken onu saygılı ve yüksek tutuyordu. Her iki hakan da, kendi dünyalarında, ayrı birer üstünlüğe sahipti.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Göktürk devlet düşüncesine göre, Türk hakanı Tanrı tarafından kutlanmış ve Türk milleti yok olmasın diye, Hakan olarak tahta çıkarılmıştır. Tanrı veya göğün oğlu değildir, Tanrı'nın elçisi veya resûlü gibidir. Çin imparatoru ise, Tanrı veya göğün oğludur. Bunun için vücûdu da, mukaddestir. Çünkü Tanrı'nın bir parçasıdır. Mete'nin hatunu, bunu bastırarak belirtmek istiyordu. Mete'nin hatunu, başlıca iki nokta üzerinde duruyordu:
(1) Çin toprakları alınsa da, idare edilemez. Bu gerçek hayat ve devlet tecrübelerine dayanan bir görüştü. (2) Çin imparatoru mukaddestir ve 'mukaddes bir güce' sahiptir. Hatun bunları söylerken, üstelik, fazla olarak (Ch'ieh) baskısını da yapıyordu. Mete'de bunlar yoktu. Ancak buna rağmen Çin imparatoru, Mete'ye mektup yazarken onu saygılı ve yüksek tutuyordu. Her iki hakan da, kendi dünyalarında, ayrı birer üstünlüğe sahipti.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“3- Çin'de Kültür Çevreleri:
Çin, gerçekten uçsuz ve bucaksız denebilecek kadar, geniş bir bölgedir. Bu sebeple, bu geniş memlekette, her çeşitten kültürleri görmek mümkündür. Ancak Prof. Eberhard'ın, Çin araştırmalarına getirdiği yeni bir metod ve görüşü de, göz önünden uzak tutmamamız gereklidir. Her milletin oluşmasında görüldüğü gibi, Çin kültürü ile toplulukları da, oluşup ve gelişirken, dış tesirlerden arınmış ve uzak kalmış olamazlardı. Eski çağlarda Çin'in kuzeyi baştanbaşa Türk ve Moğol kavimleri tarafından kuşatılmıştı. Bunlardan, kimlerin Türk ve kimlerin de Moğol olduklarını, kesin olarak söylemek çok güçtür. Ancak bir gerçek varsa, doğuya doğru eski Moğol dünyasının başladığı ve batıya doğru da, Türklerin çoğaldığı idi.
Mançurya'dan inen kavimler ile onların kültür tesirleri, hiçbir zaman Doğu Çin'de eksik olmamıştı. Bu kitabımızda, Mançurya'dan inen bu kavimleri, 'Proto-Moğol' veya 'Eski Doğu Moğolları' adları ile adlandıracağız. Otto Franke ile Prof. Eberhard ise, bunları biraz daha modern bir deyişle, Tunguz adı ile adlandırmıştır. Çin'in doğusunda doğan Ahyang ve Lungşan gibi kültür bölgeleri, sürekli olarak Mançurya'nın tesirinde kalmıştı. Bu ilk izleri, yüzyıllarca sürecek olan kavimler trafiğinin, ilk belirtileri olarak, kabul etmek de mümkündür. Buna rağmen bereketli Şantung ovalarında doğmuş olan bu gelişme, ziraatçi Çin kültürünün öncüleri olmalı idi.
Çin'in batısında ise, Çin kültürlerini arayıp bulmak, çok zordur. Çünkü bu bölgede kavimler trafiği, çok daha yoğundur. Ayrıca Çin'in en eski bir kültür merkezi sayılan Yangşao da, Çin'in, batısında değildi. Honan bölgesinde yayılan bu kültür, kuzeyden ve batıdan gelen yolların üzerinde bulunuyordu. Etrafı ise, hayvan yetiştiren Ortaasyalı ve Tibetli kavimlerle çevrilmişti. Bunun için Yangşao kültüründe, tarımın yanında, hayvancılık da yer alıyordu. Halbuki Çin'in doğusundaki Lungşan kültüründe ise ziraat, çok daha ağır basıyordu. Batıdaki Yangşao kültürü, Ortaasya ve Avrupa ile de, birçok yakınlıklar gösteriyordu. Ortaasya kavimlerinin tarihi ile kültürleri hakkında açık bir bilgileri olmayan Çinli araştırıcılar için bu yakınlık, adeta bir sürpriz olmuş ve birçok fantezilerin doğmasına yol açmıştı. Halbuki Ortaasya'daki 'Hayvan üslubu' (Animal style) adı verilen san'at ve kültürün, Ortaavrupa ile olan ilişkileri, herkes tarafından bilinen bir gerçekti.
Arkeologların görüşleri yanında, tarihçilerin de geçerli sözleri vardır. Prof. Eberhard'ın da dedikleri gibi, Doğuasya etnolojisini her yönden tarihten önceki çağlara kadar inceleyebiliriz. Çünkü Çin yazılı kaynakları ile tarihten önceki çağlar arasında, ilişkiler vardır. Batı Çin kültüründe, bol sayıda batı izlerinin bulunmasının da elbette ki bir sebebi vardı.
'Yangşao kültürünü Çin'e getirenler, kimler olabilirdi?' Gerçi burası, batıya giden yollar üzerinde idi. Fakat bu kültür ovada değil, dağlık bölgede kurulmuştur. Prof. Eberhard, şöyle diyor: 'Çin'de oturan eski kavimler hakkında bilgilerimiz vardır. Bu bilgilerimize göre, bu bölgenin eski halkı, Türkler ile karışmış Tibetliler olmalı idi. Yangşao kültürünü yaratanlar arasında en başta gelenler, Tibetlilerdi. Ondan sonra da Türkler geliyorlardı. Bu kültürün oluşmasında üçüncü sırayı alan, Tai kavimlerinin tesirleri ise, zayıf kalıyordu. Bu sebeple Doğu Türkistan' da bulunan Çin keramiklerinin oraya nasıl gitmiş oldukları da, ancak bununla anlaşılabilir. Bu da herhalde Türk kavimleri tarafından gerçekleştirilmiş olmalıdır.' Bu sözler, yazılı kaynaklara göre Çin tarihinin nasıl oluştuğunu, iyi bilenlerin bir görüşüdür. Bu kültürün şimdilik, M.Ö. 2000 yıllarında oluştuğu söyleniyor. Az sonra bu çağ ile ilgili tarih kaynaklarını inceleyeceğiz.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Çin, gerçekten uçsuz ve bucaksız denebilecek kadar, geniş bir bölgedir. Bu sebeple, bu geniş memlekette, her çeşitten kültürleri görmek mümkündür. Ancak Prof. Eberhard'ın, Çin araştırmalarına getirdiği yeni bir metod ve görüşü de, göz önünden uzak tutmamamız gereklidir. Her milletin oluşmasında görüldüğü gibi, Çin kültürü ile toplulukları da, oluşup ve gelişirken, dış tesirlerden arınmış ve uzak kalmış olamazlardı. Eski çağlarda Çin'in kuzeyi baştanbaşa Türk ve Moğol kavimleri tarafından kuşatılmıştı. Bunlardan, kimlerin Türk ve kimlerin de Moğol olduklarını, kesin olarak söylemek çok güçtür. Ancak bir gerçek varsa, doğuya doğru eski Moğol dünyasının başladığı ve batıya doğru da, Türklerin çoğaldığı idi.
Mançurya'dan inen kavimler ile onların kültür tesirleri, hiçbir zaman Doğu Çin'de eksik olmamıştı. Bu kitabımızda, Mançurya'dan inen bu kavimleri, 'Proto-Moğol' veya 'Eski Doğu Moğolları' adları ile adlandıracağız. Otto Franke ile Prof. Eberhard ise, bunları biraz daha modern bir deyişle, Tunguz adı ile adlandırmıştır. Çin'in doğusunda doğan Ahyang ve Lungşan gibi kültür bölgeleri, sürekli olarak Mançurya'nın tesirinde kalmıştı. Bu ilk izleri, yüzyıllarca sürecek olan kavimler trafiğinin, ilk belirtileri olarak, kabul etmek de mümkündür. Buna rağmen bereketli Şantung ovalarında doğmuş olan bu gelişme, ziraatçi Çin kültürünün öncüleri olmalı idi.
Çin'in batısında ise, Çin kültürlerini arayıp bulmak, çok zordur. Çünkü bu bölgede kavimler trafiği, çok daha yoğundur. Ayrıca Çin'in en eski bir kültür merkezi sayılan Yangşao da, Çin'in, batısında değildi. Honan bölgesinde yayılan bu kültür, kuzeyden ve batıdan gelen yolların üzerinde bulunuyordu. Etrafı ise, hayvan yetiştiren Ortaasyalı ve Tibetli kavimlerle çevrilmişti. Bunun için Yangşao kültüründe, tarımın yanında, hayvancılık da yer alıyordu. Halbuki Çin'in doğusundaki Lungşan kültüründe ise ziraat, çok daha ağır basıyordu. Batıdaki Yangşao kültürü, Ortaasya ve Avrupa ile de, birçok yakınlıklar gösteriyordu. Ortaasya kavimlerinin tarihi ile kültürleri hakkında açık bir bilgileri olmayan Çinli araştırıcılar için bu yakınlık, adeta bir sürpriz olmuş ve birçok fantezilerin doğmasına yol açmıştı. Halbuki Ortaasya'daki 'Hayvan üslubu' (Animal style) adı verilen san'at ve kültürün, Ortaavrupa ile olan ilişkileri, herkes tarafından bilinen bir gerçekti.
Arkeologların görüşleri yanında, tarihçilerin de geçerli sözleri vardır. Prof. Eberhard'ın da dedikleri gibi, Doğuasya etnolojisini her yönden tarihten önceki çağlara kadar inceleyebiliriz. Çünkü Çin yazılı kaynakları ile tarihten önceki çağlar arasında, ilişkiler vardır. Batı Çin kültüründe, bol sayıda batı izlerinin bulunmasının da elbette ki bir sebebi vardı.
'Yangşao kültürünü Çin'e getirenler, kimler olabilirdi?' Gerçi burası, batıya giden yollar üzerinde idi. Fakat bu kültür ovada değil, dağlık bölgede kurulmuştur. Prof. Eberhard, şöyle diyor: 'Çin'de oturan eski kavimler hakkında bilgilerimiz vardır. Bu bilgilerimize göre, bu bölgenin eski halkı, Türkler ile karışmış Tibetliler olmalı idi. Yangşao kültürünü yaratanlar arasında en başta gelenler, Tibetlilerdi. Ondan sonra da Türkler geliyorlardı. Bu kültürün oluşmasında üçüncü sırayı alan, Tai kavimlerinin tesirleri ise, zayıf kalıyordu. Bu sebeple Doğu Türkistan' da bulunan Çin keramiklerinin oraya nasıl gitmiş oldukları da, ancak bununla anlaşılabilir. Bu da herhalde Türk kavimleri tarafından gerçekleştirilmiş olmalıdır.' Bu sözler, yazılı kaynaklara göre Çin tarihinin nasıl oluştuğunu, iyi bilenlerin bir görüşüdür. Bu kültürün şimdilik, M.Ö. 2000 yıllarında oluştuğu söyleniyor. Az sonra bu çağ ile ilgili tarih kaynaklarını inceleyeceğiz.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“3- Çin'de, kültür çevreleri:
Çin, gerçekten uçsuz ve bucaksız denebilecek kadar, geniş bir bölgedir. Bu sebeple, bu geniş memlekette, her çeşitten kültürleri görmek mümkündür. Ancak Prof. Eberhard'ın, Çin araştırmalarına getirdiği yeni bir metod ve görüşü de, göz önünden uzak tutmamamız gereklidir. Her milletin oluşmasında görüldüğü gibi, Çin kültürü ile toplulukları da, oluşup ve gelişirken, dış tesirlerden arınmış ve uzak kalmış olamazlardı. Eski çağlarda Çin'in kuzeyi baştanbaşa Türk ve Moğol kavimleri tarafından kuşatılmıştı. Bunlardan, kimlerin Türk ve kimlerin de Moğol olduklarını, kesin olarak söylemek çok güçtür. Ancak bir gerçek varsa, doğuya doğru eski Moğol dünyasının başladığı ve batıya doğru da, Türklerin çoğaldığı idi.
Mançurya'dan inen kavimler ile onların kültür tesirleri, hiçbir zaman Doğu Çin'de eksik olmamıştı. Bu kitabımızda, Mançurya'dan inen bu kavimleri, 'Proto-Moğol' veya 'Eski Doğu Moğolları' adları ile adlandıracağız. Otto Franke ile Prof. Eberhard ise, bunları biraz daha modern bir deyişle, Tunguz adı ile adlandırmıştır. Çin'in doğusunda doğan Ahyang ve Lungşan gibi kültür bölgeleri, sürekli olarak Mançurya'nın tesirinde kalmıştı. Bu ilk izleri, yüzyıllarca sürecek olan kavimler trafiğinin, ilk belirtileri olarak, kabul etmek de mümkündür. Buna rağmen bereketli Şantung ovalarında doğmuş olan bu gelişme, ziraatçi Çin kültürünün öncüleri olmalı idi.
Çin'in batısında ise, Çin kültürlerini arayıp bulmak, çok zordur. Çünkü bu bölgede kavimler trafiği, çok daha yoğundur. Ayrıca Çin'in en eski bir kültür merkezi sayılan Yangşao da, Çin'in, batısında değildi. Honan bölgesinde yayılan bu kültür, kuzeyden ve batıdan gelen yolların üzerinde bulunuyordu. Etrafı ise, hayvan yetiştiren Ortaasyalı ve Tibetli kavimlerle çevrilmişti. Bunun için Yangşao kültüründe, tarımın yanında, hayvancılık da yer alıyordu. Halbuki Çin'in doğusundaki Lungşan kültüründe ise ziraat, çok daha ağır basıyordu. Batıdaki Yangşao kültürü, Ortaasya ve Avrupa ile de, birçok yakınlıklar gösteriyordu. Ortaasya kavimlerinin tarihi ile kültürleri hakkında açık bir bilgileri olmayan Çinli araştırıcılar için bu yakınlık, adeta bir sürpriz olmuş ve birçok fantezilerin doğmasına yol açmıştı. Halbuki Ortaasya'daki 'Hayvan üslubu' (Animal style) adı verilen san'at ve kültürün, Ortaavrupa ile olan ilişkileri, herkes tarafından bilinen bir gerçekti.
Arkeologların görüşleri yanında, tarihçilerin de geçerli sözleri vardır. Prof. Eberhard'ın da dedikleri gibi, Doğuasya etnolojisini her yönden tarihten önceki çağlara kadar inceleyebiliriz. Çünkü Çin yazılı kaynakları ile tarihten önceki çağlar arasında, ilişkiler vardır. Batı Çin kültüründe, bol sayıda batı izlerinin bulunmasının da elbette ki bir sebebi vardı.
'Yangşao kültürünü Çin'e getirenler, kimler olabilirdi?' Gerçi burası, batıya giden yollar üzerinde idi. Fakat bu kültür ovada değil, dağlık bölgede kurulmuştur. Prof. Eberhard, şöyle diyor: 'Çin'de oturan eski kavimler hakkında bilgilerimiz vardır. Bu bilgilerimize göre, bu bölgenin eski halkı, Türkler ile karışmış Tibetliler olmalı idi. Yangşao kültürünü yaratanlar arasında en başta gelenler, Tibetlilerdi. Ondan sonra da Türkler geliyorlardı. Bu kültürün oluşmasında üçüncü sırayı alan, Tai kavimlerinin tesirleri ise, zayıf kalıyordu. Bu sebeple Doğu Türkistan' da bulunan Çin keramiklerinin oraya nasıl gitmiş oldukları da, ancak bununla anlaşılabilir. Bu da herhalde Türk kavimleri tarafından gerçekleştirilmiş olmalıdır.' Bu sözler, yazılı kaynaklara göre Çin tarihinin nasıl oluştuğunu, iyi bilenlerin bir görüşüdür. Bu kültürün şimdilik, M.Ö. 2000 yıllarında oluştuğu söyleniyor. Az sonra bu çağ ile ilgili tarih kaynaklarını inceleyeceğiz.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Çin, gerçekten uçsuz ve bucaksız denebilecek kadar, geniş bir bölgedir. Bu sebeple, bu geniş memlekette, her çeşitten kültürleri görmek mümkündür. Ancak Prof. Eberhard'ın, Çin araştırmalarına getirdiği yeni bir metod ve görüşü de, göz önünden uzak tutmamamız gereklidir. Her milletin oluşmasında görüldüğü gibi, Çin kültürü ile toplulukları da, oluşup ve gelişirken, dış tesirlerden arınmış ve uzak kalmış olamazlardı. Eski çağlarda Çin'in kuzeyi baştanbaşa Türk ve Moğol kavimleri tarafından kuşatılmıştı. Bunlardan, kimlerin Türk ve kimlerin de Moğol olduklarını, kesin olarak söylemek çok güçtür. Ancak bir gerçek varsa, doğuya doğru eski Moğol dünyasının başladığı ve batıya doğru da, Türklerin çoğaldığı idi.
Mançurya'dan inen kavimler ile onların kültür tesirleri, hiçbir zaman Doğu Çin'de eksik olmamıştı. Bu kitabımızda, Mançurya'dan inen bu kavimleri, 'Proto-Moğol' veya 'Eski Doğu Moğolları' adları ile adlandıracağız. Otto Franke ile Prof. Eberhard ise, bunları biraz daha modern bir deyişle, Tunguz adı ile adlandırmıştır. Çin'in doğusunda doğan Ahyang ve Lungşan gibi kültür bölgeleri, sürekli olarak Mançurya'nın tesirinde kalmıştı. Bu ilk izleri, yüzyıllarca sürecek olan kavimler trafiğinin, ilk belirtileri olarak, kabul etmek de mümkündür. Buna rağmen bereketli Şantung ovalarında doğmuş olan bu gelişme, ziraatçi Çin kültürünün öncüleri olmalı idi.
Çin'in batısında ise, Çin kültürlerini arayıp bulmak, çok zordur. Çünkü bu bölgede kavimler trafiği, çok daha yoğundur. Ayrıca Çin'in en eski bir kültür merkezi sayılan Yangşao da, Çin'in, batısında değildi. Honan bölgesinde yayılan bu kültür, kuzeyden ve batıdan gelen yolların üzerinde bulunuyordu. Etrafı ise, hayvan yetiştiren Ortaasyalı ve Tibetli kavimlerle çevrilmişti. Bunun için Yangşao kültüründe, tarımın yanında, hayvancılık da yer alıyordu. Halbuki Çin'in doğusundaki Lungşan kültüründe ise ziraat, çok daha ağır basıyordu. Batıdaki Yangşao kültürü, Ortaasya ve Avrupa ile de, birçok yakınlıklar gösteriyordu. Ortaasya kavimlerinin tarihi ile kültürleri hakkında açık bir bilgileri olmayan Çinli araştırıcılar için bu yakınlık, adeta bir sürpriz olmuş ve birçok fantezilerin doğmasına yol açmıştı. Halbuki Ortaasya'daki 'Hayvan üslubu' (Animal style) adı verilen san'at ve kültürün, Ortaavrupa ile olan ilişkileri, herkes tarafından bilinen bir gerçekti.
Arkeologların görüşleri yanında, tarihçilerin de geçerli sözleri vardır. Prof. Eberhard'ın da dedikleri gibi, Doğuasya etnolojisini her yönden tarihten önceki çağlara kadar inceleyebiliriz. Çünkü Çin yazılı kaynakları ile tarihten önceki çağlar arasında, ilişkiler vardır. Batı Çin kültüründe, bol sayıda batı izlerinin bulunmasının da elbette ki bir sebebi vardı.
'Yangşao kültürünü Çin'e getirenler, kimler olabilirdi?' Gerçi burası, batıya giden yollar üzerinde idi. Fakat bu kültür ovada değil, dağlık bölgede kurulmuştur. Prof. Eberhard, şöyle diyor: 'Çin'de oturan eski kavimler hakkında bilgilerimiz vardır. Bu bilgilerimize göre, bu bölgenin eski halkı, Türkler ile karışmış Tibetliler olmalı idi. Yangşao kültürünü yaratanlar arasında en başta gelenler, Tibetlilerdi. Ondan sonra da Türkler geliyorlardı. Bu kültürün oluşmasında üçüncü sırayı alan, Tai kavimlerinin tesirleri ise, zayıf kalıyordu. Bu sebeple Doğu Türkistan' da bulunan Çin keramiklerinin oraya nasıl gitmiş oldukları da, ancak bununla anlaşılabilir. Bu da herhalde Türk kavimleri tarafından gerçekleştirilmiş olmalıdır.' Bu sözler, yazılı kaynaklara göre Çin tarihinin nasıl oluştuğunu, iyi bilenlerin bir görüşüdür. Bu kültürün şimdilik, M.Ö. 2000 yıllarında oluştuğu söyleniyor. Az sonra bu çağ ile ilgili tarih kaynaklarını inceleyeceğiz.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
“... K. Shiratori şöyle diyordu:
Bugün birçok ilim adamları, (Mete'nin ezdiği) Tunghuların Tunguz ırkından geldiklerine inanmakta ve bunun için de, bu kavim adının Tonguz şeklinde yazılması gerektiğini söylerler. Ben de Tonguz adının, kendi doğularındaki kavimlere, Türkler tarafından verilmiş olabileceğine işaret etmek isterim. Türkler böylece kendi dillerinde, "domuz" karşılığı olan Tonguz adını, bu kavimler için söylemekle onları küçük görmüşlerdi.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
Bugün birçok ilim adamları, (Mete'nin ezdiği) Tunghuların Tunguz ırkından geldiklerine inanmakta ve bunun için de, bu kavim adının Tonguz şeklinde yazılması gerektiğini söylerler. Ben de Tonguz adının, kendi doğularındaki kavimlere, Türkler tarafından verilmiş olabileceğine işaret etmek isterim. Türkler böylece kendi dillerinde, "domuz" karşılığı olan Tonguz adını, bu kavimler için söylemekle onları küçük görmüşlerdi.”
― Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi
