Dahi Diktatör Quotes
Dahi Diktatör
by
A.M. Celâl Şengör1,619 ratings, 4.36 average rating, 106 reviews
Dahi Diktatör Quotes
Showing 1-17 of 17
“Ben şunu savunuyorum: Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor demektir. Ama hürriyeti öğrenebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin. Hüsrana uğrarsın. Bugün dahi Türk toplumunun hür olmayı öğrendiğini zannetmiyorum. Siyasi tercihler bunu gösteriyor. Lider arıyor, çoban arıyor kendine insanımız. Halbuki Atatürk, bundan kurtulun diyor. “Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin.”
Atatürk ölmek üzere, diyorlar ki, “Yerine kim geçsin?”, “Siz seçin ben yerimi kimseye bırakmıyorum,” diyor. “Millet seçsin," diyor. Dolayısıyla Atatürk’ün diktatörlüğünün sebebi her şeyden ve her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün bir farkı var. Onun diktatörlüğünün içinde zorbalık yok, düşüncesini öyle veya böyle empoze etmek var. Ama bu empoze etmek kişisel kapris ürünü değil. Nihayetinde kararı yine sen alıyorsun, karar veren sensin. Kendi fikirlerini, “Ben böyle istiyorum," diye empoze etmiyor Atatürk. Ortaya atıyor, tartışıyor, tartışıyor, tartışıyor ve karşısındaki onu yıkamıyor. Sonunda onun fikri galip geliyor ve oy veriliyor. O oylarla alınıyor bütün kararlar. Ama mutlaka ve mutlaka oy isteniyor.
Bu bir meşruiyet arayışı olduğu gibi, başka türlü alınacak tatbik edilecek her türlü karardan da çok daha uzun ömürlü neticeler alınmasını sağlıyor. Diyor ki, "Bunlar benim fikirlerim dahi olsa bunları millete anlatmam lazım, kabul ettirmem lazım, ancak milletçe kabul edildikten sonra bunları tatbik edebiliriz. Her şeyin başı millettir.”
― Dahi Diktatör
Atatürk ölmek üzere, diyorlar ki, “Yerine kim geçsin?”, “Siz seçin ben yerimi kimseye bırakmıyorum,” diyor. “Millet seçsin," diyor. Dolayısıyla Atatürk’ün diktatörlüğünün sebebi her şeyden ve her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün bir farkı var. Onun diktatörlüğünün içinde zorbalık yok, düşüncesini öyle veya böyle empoze etmek var. Ama bu empoze etmek kişisel kapris ürünü değil. Nihayetinde kararı yine sen alıyorsun, karar veren sensin. Kendi fikirlerini, “Ben böyle istiyorum," diye empoze etmiyor Atatürk. Ortaya atıyor, tartışıyor, tartışıyor, tartışıyor ve karşısındaki onu yıkamıyor. Sonunda onun fikri galip geliyor ve oy veriliyor. O oylarla alınıyor bütün kararlar. Ama mutlaka ve mutlaka oy isteniyor.
Bu bir meşruiyet arayışı olduğu gibi, başka türlü alınacak tatbik edilecek her türlü karardan da çok daha uzun ömürlü neticeler alınmasını sağlıyor. Diyor ki, "Bunlar benim fikirlerim dahi olsa bunları millete anlatmam lazım, kabul ettirmem lazım, ancak milletçe kabul edildikten sonra bunları tatbik edebiliriz. Her şeyin başı millettir.”
― Dahi Diktatör
“Büyük İngiliz felsefecisi ve matematikçisi Bertrand Russel’in çok güzel bir sözü vardır: “İnsanların bildiği ve bilimin keşfetmediği hiçbir şey yoktur.” Bu kadar basit. Atatürk de aynı fikirde. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, başka mürşit aramak gaflettir, cehalettir,” diyor. Yani, ona göre de biz bir şey biliyorsak bilim sayesinde biliyoruz, dolayısıyla, çocuklarımız önce bunu öğrenmeliler.
Evet, din de sosyolojik bir olgudur, bunun öğrenilmesi, bilinmesi gerekir. Ama devletin yapacağı şey en fazla dinler tarihini okutmak, din felsefesini, sosyolojisini öğretmek olabilir. Bu kadar. Eğer ki sen irrasyonel birtakım öğelerle uğraşmak istiyorsan bunu aile içinde yapabilirsin, buna kimse karışmaz ama bunu memlekete empoze etmeye çalışma. Tevhid-i Tedrisat’ın yani eğitim birliğinin esası budur.”
― Dahi Diktatör
Evet, din de sosyolojik bir olgudur, bunun öğrenilmesi, bilinmesi gerekir. Ama devletin yapacağı şey en fazla dinler tarihini okutmak, din felsefesini, sosyolojisini öğretmek olabilir. Bu kadar. Eğer ki sen irrasyonel birtakım öğelerle uğraşmak istiyorsan bunu aile içinde yapabilirsin, buna kimse karışmaz ama bunu memlekete empoze etmeye çalışma. Tevhid-i Tedrisat’ın yani eğitim birliğinin esası budur.”
― Dahi Diktatör
“Atatürk, tüm yaşamı boyunca;
1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yani kodlamaya),
2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye,
3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye,
4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye,
5. Başarısız olduklarına inandığı varsayımları derhal eleyerek yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak (yani kendi çözüm önerilerini başarısız kılmış olan gözlemleri de değerlendirerek) yeni varsayım önerileri üretmeye,
6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk'ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda, Karl Popper'in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.”
― Dahi Diktatör
1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yani kodlamaya),
2. Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye,
3. Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye,
4. Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye,
5. Başarısız olduklarına inandığı varsayımları derhal eleyerek yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak (yani kendi çözüm önerilerini başarısız kılmış olan gözlemleri de değerlendirerek) yeni varsayım önerileri üretmeye,
6. Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir. Bu yöntem, Atatürk'ün işlerini neredeyse bitirdiği yıllarda, Karl Popper'in tüm dünyaya gösterdiği gibi, doğa bilimlerinden bildiğimiz, bilimsel yöntemin ta kendisidir.”
― Dahi Diktatör
“Kıymetsiz öğrencinin cesareti ilk yıldan kırılmalı, üniversiteden uzaklaştırılmalıdır”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Sonra antropoloji var. Kendi insanımızı tanıyalım istiyor. Dünyada bizi yanlış tanıdıkları kanaatine sahip. Derdi, "O ırk iyi, bu ırk kötü demek değil fakat bir Avrupalılık iddiası var." ki haklı çıktı. Anadolu'da son yapılan kan tahlillerinden alınan DNA örnekleri gösterdi ki bu coğrafyada yaşayan halkın yüzde doksanı Doğu Asyalı değil, Hint Avrupalı. Atatürk bunu göstermek için o zamanlar antropoloji ihtisasına ihtiyaç olduğuna kanaat getirmiş. Ardından, Antropoloji Enstitüsü kuruluyor. Türkiye'deki kongrelere gelen yabancı bilim adamlarından Eugène Pittard, ki İsviçreli çok büyük bir antropologdur, Atatürk'e hayran oluyor. Memleketine döndüğü vakit de, ciddi bir bilimsel dergide Atatürk'ün bilime verdiği desteği anlatan ve kendisinden övgüyle bahseden bir makale yazıyor. Bilimsel bir dergide, gazetede falan değil.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Atatürk bir eğitim sıçraması yapmak için Tevhid-i Tedrisat'ı hayata geçirdi, yurtdışına talebe gönderdi. Peki bu gençler döndükleri zaman ne yapacaklar? Öğretmen olacaklar. Yurtdışına talebe göndermenin ana gayesi bu.
Yurtdışına tahsile gidenlerden biri de benim hocalarımdan, rahmetli İhsan Ketin. İhsan Bey lisans tahsilini bitiriyor, oradaki hocası "Sen çok başarılısın. Memleketine dönüp liseye öğretmen olman yazık olur. Kal burada ve doktora yap" diyor. Bunun için İhsan Bey Milli Eğitim'e müracaat ediyor ve doktora yapması için kalmasına müsaade ediyorlar.
Sonra Mustafa Kemal'in yurtdışına tahsile gönderilen bu talebelere söylediği bir söz vardır: "Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olarak dönünüz." Ne müthiş bir nasihattır.
Yurtdışına giden, benim de öğrencileri olma imkânı bulduğum İhsan Ketin, Ekrem Akurgal, Sedat Alp gibi hocalarımdan bu hikâyeleri çokça dinledim. “Öyle bir heyecanla gittik ki, Almanlara tepeden bakıyorduk. Paramız daha değerliydi. Almanya kargaşa içindeydi. Hitler iktidara gelmeden evvel işsizlik yüzde elli civarındaydı. Günde yirmi-otuz kişi sokaklarda öldürülüyordu" diye anlatıyorlardı.
Ortak kanaatleri oranın bir cehennem, bizim vatanın ise bir cennet olduğu istikametindeydi. Almanlar bizimkilerle kendilerini yemeğe götürsünler diye arkadaşlık etmeye çalışırlarmış, çünkü bizimkiler daha zengin!
Şimdi, bu insanların dönecekleri yer üniversite, Darülfünun. Fakat buranın durumu bir felaket. Sadece bir kişinin varlığından söz edebiliriz, o da Fuad Köprülü. Şahane bir Türkiyat Enstitüsü var. Köprülü, dönemin çok önemli bilim insanları olan Bartold, Karçkovski ve Oldenburg'un imzalarıyla Rus Bilimler Akademisi'ne seçiliyor. Hatta Köprülü, 1928 yılında Bartold'u Darülfünun'a davet eder ve Bartold, burada on iki ders verir. Sonra bu derslerin metinleri önce Türkçe, sonra da sair dillerde yayınlanır. Ardından da hep beraber Azerbaycan'daki meşhur Türkiyat Kongresi'ne giderler.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Köprülü'den başka hemen hemen işe yarar insan yok Darülfünun'da. Atatürk de nihayetinde bir asker, nasıl tartacak bu vaziyeti? İsviçre'den Albert Malche davet ediliyor. Kendisi durumu tetkik ettikten sonra Mustafa Kemal'e bir rapor takdim ediyor. Özetle, "Ne burası üniversiteye, ne de buradaki hocalar üniversite hocalarına benziyor." der. Hocaların çoğunun diploması dahi yok.”
― Dahi Diktatör
Yurtdışına tahsile gidenlerden biri de benim hocalarımdan, rahmetli İhsan Ketin. İhsan Bey lisans tahsilini bitiriyor, oradaki hocası "Sen çok başarılısın. Memleketine dönüp liseye öğretmen olman yazık olur. Kal burada ve doktora yap" diyor. Bunun için İhsan Bey Milli Eğitim'e müracaat ediyor ve doktora yapması için kalmasına müsaade ediyorlar.
Sonra Mustafa Kemal'in yurtdışına tahsile gönderilen bu talebelere söylediği bir söz vardır: "Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olarak dönünüz." Ne müthiş bir nasihattır.
Yurtdışına giden, benim de öğrencileri olma imkânı bulduğum İhsan Ketin, Ekrem Akurgal, Sedat Alp gibi hocalarımdan bu hikâyeleri çokça dinledim. “Öyle bir heyecanla gittik ki, Almanlara tepeden bakıyorduk. Paramız daha değerliydi. Almanya kargaşa içindeydi. Hitler iktidara gelmeden evvel işsizlik yüzde elli civarındaydı. Günde yirmi-otuz kişi sokaklarda öldürülüyordu" diye anlatıyorlardı.
Ortak kanaatleri oranın bir cehennem, bizim vatanın ise bir cennet olduğu istikametindeydi. Almanlar bizimkilerle kendilerini yemeğe götürsünler diye arkadaşlık etmeye çalışırlarmış, çünkü bizimkiler daha zengin!
Şimdi, bu insanların dönecekleri yer üniversite, Darülfünun. Fakat buranın durumu bir felaket. Sadece bir kişinin varlığından söz edebiliriz, o da Fuad Köprülü. Şahane bir Türkiyat Enstitüsü var. Köprülü, dönemin çok önemli bilim insanları olan Bartold, Karçkovski ve Oldenburg'un imzalarıyla Rus Bilimler Akademisi'ne seçiliyor. Hatta Köprülü, 1928 yılında Bartold'u Darülfünun'a davet eder ve Bartold, burada on iki ders verir. Sonra bu derslerin metinleri önce Türkçe, sonra da sair dillerde yayınlanır. Ardından da hep beraber Azerbaycan'daki meşhur Türkiyat Kongresi'ne giderler.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Köprülü'den başka hemen hemen işe yarar insan yok Darülfünun'da. Atatürk de nihayetinde bir asker, nasıl tartacak bu vaziyeti? İsviçre'den Albert Malche davet ediliyor. Kendisi durumu tetkik ettikten sonra Mustafa Kemal'e bir rapor takdim ediyor. Özetle, "Ne burası üniversiteye, ne de buradaki hocalar üniversite hocalarına benziyor." der. Hocaların çoğunun diploması dahi yok.”
― Dahi Diktatör
“Lozan Antlaşması'nın bir amacı vardır: Diğer devletlerle aynı statülere sahip olmak. Bu şu demek: Kapitülasyonlar kabul edilemez. Benim elçim senin başkentinde oturuyorsa, senin elçin de benim başkentimde oturacak. Eşit haklarımız olacak. Benim Misak-ı Milli sınırlarım vardır vs.
Lozan'da başaramadığımız ve sonucu en hüsran verici olan konu Türkiye'nin güney sınırının belirlenmesinin ertelenmesi, yani esasen Kerkük ve Musul'u kaybedişimizdir. Çünkü orada petrol olduğu biliniyordu. Bunu bilen de Anglo-Persian Oil Company idi, yani bugünkü BP'nin atası olan şirket. Bunun bilindiğini biz nereden biliyoruz? 1929 senesinde yazılmış bilimsel bir makale var. Bunun yazarlarından George Martin Lees (1898-1955) 20 yılını Kürtlerle dağlarda jeoloji ile uğraşarak geçirmiş. Kürt kabilelerinde misafir olmuş ve bugünkü Türk sınırından Basra Körfezi'ne kadar olan bölgenin jeolojik haritalarını çıkartmış. Onun ve diğer iki arkadaşının değerlendirmeleri önce doğal olarak Anglo-Iranian Petrol şirketine sunulmuş. Şirket de devleti yani Lozan'da bizim karşımıza dikilecek olan İngiliz Dışişleri Bakanı 1. Kedeleston Markisi Lord George Curzon'u haberdar etmiş.”
― Dahi Diktatör
Lozan'da başaramadığımız ve sonucu en hüsran verici olan konu Türkiye'nin güney sınırının belirlenmesinin ertelenmesi, yani esasen Kerkük ve Musul'u kaybedişimizdir. Çünkü orada petrol olduğu biliniyordu. Bunu bilen de Anglo-Persian Oil Company idi, yani bugünkü BP'nin atası olan şirket. Bunun bilindiğini biz nereden biliyoruz? 1929 senesinde yazılmış bilimsel bir makale var. Bunun yazarlarından George Martin Lees (1898-1955) 20 yılını Kürtlerle dağlarda jeoloji ile uğraşarak geçirmiş. Kürt kabilelerinde misafir olmuş ve bugünkü Türk sınırından Basra Körfezi'ne kadar olan bölgenin jeolojik haritalarını çıkartmış. Onun ve diğer iki arkadaşının değerlendirmeleri önce doğal olarak Anglo-Iranian Petrol şirketine sunulmuş. Şirket de devleti yani Lozan'da bizim karşımıza dikilecek olan İngiliz Dışişleri Bakanı 1. Kedeleston Markisi Lord George Curzon'u haberdar etmiş.”
― Dahi Diktatör
“Atatürk'ün en büyük endişesi dışa bağımlı olmak; fakat yüzde yüz nispette de dışa bağımlı olmaktan kurtulmanın mümkün olamayacağını da biliyor. Yani Amerika'nın, İngiltere'nin dahi bağımsız olmadığını biliyor. Mesela pratikte İngiltere dahi dışa bağımlı durumdadır. Kurtuluş Savaşı devam ederken Lloyd George kolonilerinden asker göndermelerini istiyor, ama çağrısına karşılık bulamıyor. Kimse asker göndermiyor. Bunun için de Anadolu'ya asker sevk edemiyorlar. Atatürk bunu biliyor ama "tam bağımsız olalım" demek mühim. Dolayısıyla Atatürk'ün sanayi hamlesi oldukça mühimdir. Türkiye, Avrupa ülkelerinin on sekizinci yüzyıl sonunda, on dokuzuncu yüzyılın başında yaptığını 1930'larda yapabilmiştir. Ama yapmıştır.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Peki, ekseriyet her zaman doğru mu düşünür? Hayır. Ekseriyet genellikle doğru mu düşünür? Yine hayır. Ekseriyet her zaman veya genellikle doğruyu bulabilseydi Galilei'yi dinlerdi. Ama tam tersi oldu, adamı hapse attılar, süründürdüler. Hatta o kadar ki, Galilei ekseriyetin bazı üyelerine, "İşte teleskop burada, inanmıyorsan kendi gözlerinle gör, bak" diyor. Mesela Galilei'nin aynı zamanda arkadaşı olan, kardinal Roberto Bellarmino ne diyor? "Bakmam, onun içinde şeytan var" Bellarmino esasen biliyor teleskopun içinde şeytan falan olmadığını, fakat sırtında taşıdığı kırmızı renkli kardinal pelerini doğruyu görmek istemesine mani oluyor. Oraya baktığı an o pelerinin bir anlamı kalmayacağını biliyor ve "Toplumun düzeni buna dayalı, birden bire yıkamayız" diyor. Onun için Galilei'ye "Kapa çeneni" diyorlar. Fakat yalanla nereye kadar yol alırız? Atatürk kendisini toplumu yalandan, bin senelik alışkanlıklardan kurtarmakla mükellef addediyor adeta.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Atatürk toplumu pek çok şartlanmadan vazgeçirerek birlikte yaşayabilen bir topluluk haline getirmek istedi. Diyor ki, bu topluluk bir süre sonra artık birbiriyle anlaşmak suretiyle birbirini öldürmeden, birbirinin inançlarına, birbirlerinin düşüncelerine saldırmadan yaşayabilir, ama birbirlerinin düşüncelerini medeni bir şekilde eleştirebilir de. İşte biz buna medeniyet diyoruz. Toplumu oluşturan bireyler her şeyden önce kendi rızalarıyla bir araya gelsinler ve her konuda aynı fikirde olmasalar bile bir birlikte yaşama iradeleri olsun. Bunun için bir temel kurmamız lazım, bu temelin de en önemli ayağı bilgidir. "Dünya hakkında bilgi sahibi olmamız lazım" diyor.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Atatürk'ün medeniyet hamlesine, Batı medeniyetine katılma girişimine özellikle 20. yüzyılda bazı itirazlar yükseldi. Kültürel rölativistlerin itirazı, "Her kültür, sadece ve sadece kendi içinde değerlendirilebilir, dışarıdan bir referans alınamaz" şeklindeydi. Ama "Dışarıdan bir kültür referans alınamaz, bir kültürün başvuru kaynağı dışarıda olamaz, sadece kendi içinde olabilir" iddiası" kanaatime göre Önsözde de vurguladığım gibi tamamen yanlıştır.
Bunun yanlış olduğunu söyleyen çok önemli sosyal bilimciler de çıktı ortaya ki, bunların en önemlilerinden biri toplumsal psikoloji ve antropoloji profesörü Robert B. Edgerton'dır. Pek çok ilkel toplum üzerinde çalışmalar yapan Edgerton, "Hasta Toplumlar" isimli kitabında, "Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister. Fırsatını bulduğunda da kaçar" diyor. Bunun çeşitli örnekleri de var: İlkel kabilelerde bir insan, biraz daha az ilkel bir yer bulduğu vakit oraya kaçar. Berlin Duvarı yıkılmadan evvel, insanlar hayatlarını tehlikeye atıp, duvarın üstünden atlayarak Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçıyordu. Demek ki orada rahat değil, demek ki o toplum hasta.”
― Dahi Diktatör
Bunun yanlış olduğunu söyleyen çok önemli sosyal bilimciler de çıktı ortaya ki, bunların en önemlilerinden biri toplumsal psikoloji ve antropoloji profesörü Robert B. Edgerton'dır. Pek çok ilkel toplum üzerinde çalışmalar yapan Edgerton, "Hasta Toplumlar" isimli kitabında, "Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister. Fırsatını bulduğunda da kaçar" diyor. Bunun çeşitli örnekleri de var: İlkel kabilelerde bir insan, biraz daha az ilkel bir yer bulduğu vakit oraya kaçar. Berlin Duvarı yıkılmadan evvel, insanlar hayatlarını tehlikeye atıp, duvarın üstünden atlayarak Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçıyordu. Demek ki orada rahat değil, demek ki o toplum hasta.”
― Dahi Diktatör
“Atatürk neden karma ekonomi istiyor? Karma ekonomi istemesinin sebebi ülkede sermaye yok, yapacak bir şey yok, devletin bir sürü şey yapması lazım ama bunun da bir süreklilik arz etmesini istemiyor Atatürk. Neden istemiyor? Atatürk’e göre özgürlüksüz hiçbir şey olmaz. Herkes yaptığı işte özgür olmalıdır. Ekonomi de özgür olmalıdır. Yani Atatürk’ün ideali aslında liberal bir ekonomidir. Adam Smith’in ekonomisi. Adam Smith’in ekonomisi de Türkiye’de yanlış bilinir. “Laissez faire laissez passer,” yani “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler.” Ama Adam Smith tam da öyle söylemiyor. Çünkü “Milletlerin Zenginliği” isimli kitabında, mesela, “Eğitimi yüzde yüz özel ellere bırakamazsın, eğitimde muhakkak, tercihen de yüzde elli devlet payı olmalıdır. Çünkü eğitimde bazı hususlar söz konusudur ki, devlet politikası olarak uygulanmak mecburiyetindedir. Bunları özel ellere bırakamazsın” diyor.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Atatürk’ün bize mirası “aklını kullan” tavsiyesidir. Ona bugün ihtiyacımız var mı sorusunun cevabı da “Atatürk’ü sil, yerine akıl yaz, sonra bu soruyu tekrar sor”dur, dediğim gibi. Ama Atatürk’ün şahsı akıl değildir. Akıl bizim kafamızın içindedir. Onun aklını kullanamayız, zira o akıl artık yoktur, bedeniyle beraber yok olmuştur. O çok akıllı, müthiş zeki, çok bilgili bir insandı. Ama nihayet insandı. Tanrılık, peygamberlik, yanılmaz önderlik, değişmez komenderlik taslayanlardan hiç olmadı. Her insan gibi iyi meziyetlerinin yanında keşke olmasaydı dediği, dediğimiz yanları da vardı ve her insan gibi sonunda öldü. Ne yazık ki erken öldü. Erken ölümünün bir sebebi de yaramaz çocuk gibi davranmasıydı. “Kaç paket sigara içiyorsunuz ekselans?” diye soran Fransız doktora, “Üç paket,” diye cevap vermişti. Doktor da bunu tek pakete indirmesini söyleyip gittikten sonra Salih Bozok, “Ama Paşam siz zaten bir paket içiyorsunuz her gün,” demekten kendini alamamıştı. Atatürk hınzır hınzır gülerek, “Enayi miyim ben Salih?” diye cevap vermişti. “Bir paket içiyorum desem, herif üçte bir pakete indir diyecekti.” İşimiz Atatürk’ün yaptıklarını ezberlemek değil, onun akılcılığından öğrenmek, yaramazlıklarına da gülüp geçmektir, zira artık onları değiştirmek için çok geçtir.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Atatürk’ün ekonomi programı karma bir ekonomidir. Halk Partisi’nin (CHP) oklarından biri devletçiliktir ama bu, o anki sorunlara bir çözümdür. Atatürk’ün Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na söylediği meşhur bir söz vardır: “Bizim partinin doktrini yoktur,” der. “Çünkü doktrin bir hareketi dondurur.” Atatürk şunu söylüyor; problem çıktığı zaman çözüm bulunur. Genel, evrensel, sonsuza kadar geçerli bir çözüm yok. Problemin karakteri, muhatapları, doğduğu ortam, koşullar her defasında farklı. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Önce problemi gör, sonra çözüm üzerine kafa yor. Bu da, ilk bölümde anlattığımız gibi Atatürk’ün olaylara bilimsel bakışıdır.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
“Dış ilişkilerden bahsediyorduk. Atatürk’ün dış ilişkilerde önem verdiği en mühim hususlardan biri eşitliktir. Eşitlik olmazsa olmaz bir kriter. Sonra, Atatürk Birleşmiş Milletler’e, o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvam’a girmemizde büyük fayda olduğu kanaatinde. Ama davet edilirsek. “Türkiye müracaat etsin, memnuniyetle,” diyorlar. “Hayır,” diyor Atatürk, “Davet olursa geliriz!” Ardından Türkiye davet ediliyor.
Sonra yetmiyor, (Atatürk) “Balkan Antantı’nı kuralım,” diyor. Neden? Çünkü Balkan ülkeleriyle sorunluyuz, geçmişten bu yana... “Bunu unutalım, yeni bir birlik kuralım,” diyor Atatürk. Sabiha Gökçen’i Balkan ülkelerine gönderiyor. “Git gez buraları tayyarenle,” diyor. Gezen kim? 25 yaşında pilot bir kız; hem de savaşa katılmış askeri bir pilot! Tek başına. Türkiye için ne büyük bir şov?”
― Dahi Diktatör
Sonra yetmiyor, (Atatürk) “Balkan Antantı’nı kuralım,” diyor. Neden? Çünkü Balkan ülkeleriyle sorunluyuz, geçmişten bu yana... “Bunu unutalım, yeni bir birlik kuralım,” diyor Atatürk. Sabiha Gökçen’i Balkan ülkelerine gönderiyor. “Git gez buraları tayyarenle,” diyor. Gezen kim? 25 yaşında pilot bir kız; hem de savaşa katılmış askeri bir pilot! Tek başına. Türkiye için ne büyük bir şov?”
― Dahi Diktatör
“Birdenbire çok kaliteli bir grup işsiz kalıyor Almanya'da. Bunun için Philip Schwartz önderliğinde İsviçre'de bir teşkilat kuruluyor ve işsiz kalan bu hocalar için dünyanın çeşitli yerlerinde iş aramaya başlanıyor. Ardından Türkiye'nin böyle bir arayışta olduğu öğreniliyor ve Atatürk'e müracaat ediyorlar. Atatürk, "Alanında en iyi olanları istiyorum," diyor ve Prof. Schwartz bir süre sonra bir liste ile Mustafa Kemal'in yanına geliyor.
Bu arada diş hekimliği ile ilgili enterasan bir olay yaşanır. Atatürk'e takdim edilen listede büyük diş hekimi Alfred Kantorowicz'in üstü çizilmiş. Atatürk sebebini soruyor. Schwartz, "Efendim, bu arkadaşımız diş hekimliği alanının en iyisidir, fakat ne yazık ki kendisi bir sosyal demokrattır. Şu anda da Lichtenburg Konsantrasyon Kampı'ndadır, bunu getirtemeyiz. Reich Hükümeti bu arkadaşı bize teslim etmez. Bu sebeple listenin ikinci sırasında olan arkadaşı size öneriyorum," diyor.
Bunun üzerine Atatürk, "Sen onu bana bırak,"anlamında bir şey söylüyor ve hemen Almaya'ya bir mektup yazılıyor. Profesör Kantorowicz isteniyor. Bu mektuba iki ay cevap gelmiyor. Schwartz zavallı, elindeki listeyle tekrar geliyor. "Ekselans," diyor, "zatıâlinize arz ettim, vermezler bu adamı. Arzu ederseniz listenin ikinci sırasındaki arkadaşla irtibata geçelim." "Hayır," diyor Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ı çağırıyor. "Hemen Reich Hükümetine bir nota çek," diyor. "İki ay mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne kasıtlı bir hakaret midir?" 48 saat sonra Prefesör Kantorowicz serbest bırakılıyor ve İstanbul'a geliyor.”
― Dahi Diktatör
Bu arada diş hekimliği ile ilgili enterasan bir olay yaşanır. Atatürk'e takdim edilen listede büyük diş hekimi Alfred Kantorowicz'in üstü çizilmiş. Atatürk sebebini soruyor. Schwartz, "Efendim, bu arkadaşımız diş hekimliği alanının en iyisidir, fakat ne yazık ki kendisi bir sosyal demokrattır. Şu anda da Lichtenburg Konsantrasyon Kampı'ndadır, bunu getirtemeyiz. Reich Hükümeti bu arkadaşı bize teslim etmez. Bu sebeple listenin ikinci sırasında olan arkadaşı size öneriyorum," diyor.
Bunun üzerine Atatürk, "Sen onu bana bırak,"anlamında bir şey söylüyor ve hemen Almaya'ya bir mektup yazılıyor. Profesör Kantorowicz isteniyor. Bu mektuba iki ay cevap gelmiyor. Schwartz zavallı, elindeki listeyle tekrar geliyor. "Ekselans," diyor, "zatıâlinize arz ettim, vermezler bu adamı. Arzu ederseniz listenin ikinci sırasındaki arkadaşla irtibata geçelim." "Hayır," diyor Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ı çağırıyor. "Hemen Reich Hükümetine bir nota çek," diyor. "İki ay mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne kasıtlı bir hakaret midir?" 48 saat sonra Prefesör Kantorowicz serbest bırakılıyor ve İstanbul'a geliyor.”
― Dahi Diktatör
“Atatürk, öncelikle, bilimin tezlerinin bireylerin keyfinden bağımsız olarak kontrol edilebilme özelliklerinin, onların günlük hayatta en nesnel, en doğru kılavuz olarak kabul edilmelerini gerektirdiğini görmüştür. Dikkat edilirse, Atatürk, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir," demektedir; "Hayatta tek hakiki mürşit ilimdir fendir," dememektedir. Buradan, Atatürk'ün bilimin hakikati tamamen bulmuş olduğunu sanmasa bile ona en çok yaklaşabilme potansiyelini içeren bir kılavuz olduğunu idrak ettiğini görüyoruz. Bu nedenle Atatürk bilim dışı, yani kontrolüne imkân olmayan tüm diğer yollara sapmayı, pek haklı olarak gaflet ve dalalet, yani aymazlık ve sapkınlık olarak nitelemiştir.”
― Dahi Diktatör
― Dahi Diktatör
