İnönü Atatürk'ü Anlatıyor Quotes
İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
by
Abdi İpekçi157 ratings, 3.89 average rating, 19 reviews
İnönü Atatürk'ü Anlatıyor Quotes
Showing 1-30 of 45
“Ben prensip olarak Atatürk ile İsmet Paşa arasına hiçbir zaman girmedim. Memleketin, inkılâbın iki mümtaz ricali arasına girmek istemezdim. Fakat Atatürk bu meseleyi devam ettirdi. Benden 'Nedir bu mesele?' diye kâğıt fabrikasını sordu. Anlattım. 'Bu işi hükümet kendi imkânları dahilinde görüyorsa yapsın, fakat böyle bir işi yapacak müessese sıkışınca o işi onlara bırakmak suretiyle kendi imkânlarını başka işlere kullanabilir' dedim. Misaller verdim. Mesela Ziraat Bankası zirai aletleri yaparsa, devlet bu külfetten kurtulmuş olur, dedim. İkazımın hülâsası bu... Büyük adam bu görüşlerimi aldı, develope etti... Karma ekonomi esasları bu suretle çıktı. Ondan sonra İsmet Paşa ile aralarında Mustafa Şeref Bey üzerinde bir ayrılık çıktı ve Atatürk beni İktisat vekilliğine getirdi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Teşebbüse geçtim, Evvela İdare Meclisi'ne bildirdim. Kendilerine, kâğıt fabrikası yapacağız, zamanı gelmiştir, kararınızı verin, dedim. İtimatları da var. Zaten fazla malûmatı olanımız da yok. Emniyete dayanır her şey, kararı verdik. Müracaat ettik. Zamanın usûlüne göre böyle mühim fabrika kuranlar için hususi bazı imtiyazlar kabul ediyorlar. O da şu; bölge hesabına göre, böyle büyük bir müessese yapılınca, o bölge dahilinde bir ikincisi yapılmasın. Bu, Teşvik-i Sanayi Kanunu'muzda var. Ta İstanbul Meclis-i Mebusan'ınca kabul edilmiş. Mesela İzmit'i, şimdiki yerini beğenmiştim. İstanbul'da, Bursa'da, Bolu'da o çerçevede ikinci bir kâğıt sanayiini bilmem kaç sene başkasına yaptırmayacaklar. Onun için müracaaat ettim. Müsaade edin, ben yapacağım bunu, konunun bu maddesine göre de bana bu hakkı tanıyınız, dedim. Yapmadılar. Sanayi Ofisi diye bir ofis kurmuşlardı. Türkiye'nin bütün sanayiini kendileri kuracaklar, veyahut kendileri müsaade ederler ise fabrika kurulacak. Sistem bu, İsmet Paşa'nın usulü. Rusya'ya gidip geldikten sonra kurulan ofis. O vakit de İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey isminde liyakatli, faziletli bir hukukçu. Bize, biz bunu kendi programımıza aldık, biz kuracağız, dediler. Allah mübarek etsin, dedim. Ben de başka şey ararım. Bunu bir mesele yapmak istemiyordum. Fakat mesele oldu. ben İdare Meclisi'nde, 'Siz fabrika yapacağız diye karar almıştınız. Şu sebeple reddettiler. Kendileri yapacaklarmış. Bunun üzerine mütalâa da söylemekten çekinmedim. Ben İktisat Vekili olsaydım, onların yaptığ gibi yapmazdım' dedim. Memlekette yapılacak namütenahi iş var. Sermaye az onlarda. Hangi müessese bir iş yapmak istiyor ise, ona vermeli, hattâ yardım etmeli ve hükümet oradan tasarruf ettiği para ile bir başkasını yapmalı, dedim. Bunu bize yaptırmıyor. Paramız var. Bunun portresi de 20-30 milyon liradır. Bunu ben yapacağım, diyor ama, dışarıdaki öğretmenlerin maaşını ödeyemiyor, bütçesi de bu... Nasıl bu devletçiliği, devlet sermayedarlığını idare edecekler ve bunun altından kalkacaklar. Aklım ermiyor, dedim. Zaten teknik mekteplerini kurmasalar ben sanayii kuramam. Teknisyen yetiştireceğim. Ben üç kişiyle yapmışımdır, birinci beş senelik programı. Dördüncü, beşincisinde bulama dım bana fikir verecek adam olarak. Bu kadar da züğürttük. Hem teknisyenden, hem mühendisten... Bu olayı Atatürk'e söylemişler. Demişler ki Bayar karar verdi, kâğıt fabrikasını kuruyor. Beklediği bir şey. Bunun üzerine -benim haberim yok- Atatürk ile İsmet Paşa arasında bir mesele geçmiş. Bizim İnhisarlar İdaresi karton kâğıt, ambalaj fabrikası yapmaya karar vermiş. İsmet Paşa ondan sonra bunun planlarını vesairelerini almış, Atatürk'e gitmiş. Atatürk adeta eli sopalı hepimizi tazyik ediyor. Yapalım, yapalım, diyor, İnönü, 'İnhisarlar Dairesi buna karar verdi. Fakat tetkik ettirdim bunu, bundan kâr çıkmaz, zarar edermişiz. Meselenin portresi de üç milyon liradan ibaret. Ambalaj fabrikası yapacaklar. İnhisarlar İdaresi'nin paket vesairesinde kullanmak için ihtiyacı var. Ve ilk teşebbüsümüz olacak. Zararlı bir işe girersek, bundan sonra cesareti de kırar. Bundan vazgeçelim Paşam, ne dersin?' Ben derakap anladım, kâğıt fabrikası, şeker fabrikası kurulan memleketlerde daima kavgalar olmuştur istenmemiştir içten. Bunları sigortacılar istemez, nakliyatçılar istemez. komisyoncu tüccarlar istemezler. Hariçten bir mektup yazar, gelir komisyonunu alır cebine atar, bey gibi yaşar. Memlekette kurulursa o, eksik olacak onun ticareti. Bunları ben tetkik etmiştim. İşin kurulmasından menfaati bozulacaklar bana mani olmak isterler. Onlardan biri İsmet Paşa'ya zarar edersiniz, demiş. O da kabul etmiş. Atatürk'e de tesir etmiş. Atatürk bu sırada bizim aynı işi daha büyük olarak kurmak istediğimizi öğrenince şaşırmış. Bizim İş Bankası İdare Meclisi'nden arkadaşlar kendisine işi anlatıp kârlı olabileceğini söyleyince beni çağırttı ve bu meseleyi konuştu.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Lale Devri'nin sahibi Nevşehirli İbrahim Paşa, 350 sene evvel Yalova'da kâğıt fabrikası yapmıştı. Biz de yaparsak 350 sene sonra ikincisini kurmuş olacağız. Bu müddet zarfında kâğıt sanayii olan memleketler kıyıp bize kâğıt vermeseler, birbirimize mektup dahi yazamayacağız. O vaziyette memleket. Ehemmiyet veriyorum, utanıyorum. Neden olmuyor diye.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Şimdi bu İngiliz vesikaları çok enteresan, Sefirlerin kitapları var. Sonra kadın gazetecilerin, polis'in var.
Bunlar vesika teşkil etmiyor bunlar nakillerdir. Bu nakiller o yazarın görüşüne, telâkkisine vs.ne göre bir mânâ ifade ediyor. Bundan faydalanıyor muyuz? Faydalanıyoruz tabiî. Faydalanıyoruz ama seçerek ve subjektif olmayan tamamen efradını cem ederek, ağyarını methederek, işe yarayanı alarak, işe yaramayanı almayarak, tamamen indî olanları bir tarafa atarak şey ediyoruz. Fakat bunu bir vesika olarak telâkki edebilir miyiz, edemeyiz. Vesika, imzalı tarihli vs.li belgedir.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Bunlar vesika teşkil etmiyor bunlar nakillerdir. Bu nakiller o yazarın görüşüne, telâkkisine vs.ne göre bir mânâ ifade ediyor. Bundan faydalanıyor muyuz? Faydalanıyoruz tabiî. Faydalanıyoruz ama seçerek ve subjektif olmayan tamamen efradını cem ederek, ağyarını methederek, işe yarayanı alarak, işe yaramayanı almayarak, tamamen indî olanları bir tarafa atarak şey ediyoruz. Fakat bunu bir vesika olarak telâkki edebilir miyiz, edemeyiz. Vesika, imzalı tarihli vs.li belgedir.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Harp Tarihi teşkilâtı vesika kullanır. Vesikayı değerlendirme sistemi doğru olmak şartıyla görevidir. Atatürk'ün şahsiyeti, inkılâbımızın akışı, büyük millî kurtuluş hareketinin problemleri vs. vesikaların değerlendirilmesine gelince; iş değişir. Çünkü burada bu vesikaları değerlendirecek olanların dünya görüşleri, kültürleri, formasyonları, objektif ve subjektif cepheleri ve eğilimleri ayrı ayrı rol oynar. Ayrı ayrı rol oynadığı için de, bu vesika her cepheden başka türlü değerlendirebilir. Ve nitekim niçin Birinci Meclis kendi içinde boyuna cidal hâlinde idi. Hattâ Atatürk'e kürsüde reislik ederken, muhalif gruptan, yani ikinci gruptan Şükrü Bey çıkıp 'Bu serseriyane gidiş nereye?' diye sorabilmiştir. Hem de Büyük Taarruzdan az önce. Ağır bir sözdür ama Atatürk pek memnun olmuştur. Çünkü düşmanları nasıl değerlendirecek? Demek ki bunların yapacağı hiçbir şey yok. Ve kendileri de her ne pahasına olursa olsun, ne alırsak kurtaralım diyorlar. Atatürk memnun. Matlup olan gizlemek bu faaliyetleri. Şimdi bunun gibi yine o demin ta baştan beri söylediğime göre, vesika vesikadır, ama asıl olan, vesikanın değerlendirme ölçüsüdür.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Sonra Liman Paşa'nın mesela yine Atatürk'le ilgili, onu neşrettim. Tek Adam'ın ikinci cildinde. Liman Paşa'nın Çanakkale'de Enver Paşa'ya yazdığı bir belge, bir buçuk sayfa kadar, Almanca. Türkçesi de var yanında, beraber gönderilmiş. Enver Paşa, Çanakkale'ye geliyor, herkesi ziyaret ediyor, Atatürk'ü etmiyor. O vakit Albay Mustafa Kemal. Halbuki Atatürk aşağı yukarı yüz bin kişiye kumanda ediyordu. En büyük cephe de Arıburnu ve Anafartalar cephesi. Harp patladığı zaman buyük hücumlarda mesela, 20 bin kişiye kadar aynı gün adam ölüyordu. Karşı taraftan da, tabiî bizden de. Atatürk anlıyor ve gidiyor Liman Paşa'ya, ben istifa ediyorum, diyor. İstifayı kabul etmiyor 5. Ordu Kumandanı olan o vakit Liman Von Sanders. Ve Enver Paşa'ya yazdığı bir mektup var. Liman Paşa'nın hatıratında da yok. Yani onun kitabında da yok. Halbuki bu mektubu bulduk Almancasını da el yazısıyla. Ben bu vesikayı İsmet Paşa'ya da gösterdim, çok ilgilendi. Nasıl buldunuz, filân...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“... biz Atatürk devriminin ideolojisini yaratmışızdır, Daha doğrusu bir kadro hareketi olmuştur. Tek olarak kalmıştır. Atatürk de bunu manevî gölgesi ve kanatları altında korumaya çalışmıştır. Nitekim 10. yılda da yalnız Kadro'ya beyanat vermiştir. İsmet Paşa yalnız Kadro'ya yazmıştır. Bu derginin de biliyorsunuz işte, ideolojik yazılarının başyazılarım ben yazardım. Yakup Kadri'nin çevresinde toplandık. Bir Vedat Nedim, İsmail Rüştü Tekin, vs. işte Burhan Belge, Bu büyük bir hareket oldu. Dışarıda da hâlâ yankıları devam eder. Burada bunun da prensiplerini İnkılâp ve Kadro kitabımda o zaman neşretmişimdir ki Atatürk bu kitap yüz bin nüsha basılsın, demiştir. Fakat fikir serbestimizi muhafaza edelim, dedik. Kendimiz bastık, ne kadar basılabilirse... O halde ideolojisi var mıydı Türk inkılâbının? O zamanki tâbiriyle yine Arapça zâtından meknuz idi. Yani bünyesinde gizli idi. Ama ifade edilmedi. Atatürk de ifade etmedi. Fakat Kadro, bunu vazife bildi ve geniş neşriyat yaptı. O zaman buradaki Almanlar vs. bunlarla çok... Bugün de Amerika'dan, Kanada'dan, her gelen bu kadro hareketi üzerinde benimle konuşmalar yapar. O halde inkılâbımızın ideolojisini yeniden ele almalıyız. Çünkü Cihan'da iki çelişki biliniyordu. Bir sınıflar çelişkisi, bir de devletler çelişkişi. Sınıflar çelişkisi malûm. Proletarya ile kapitalist arasındaki çelişki. Marks bunu işlemiştir. Devletler arasındaki çelişki de emperyalizm. Yani dünyanın taksimi üzerinde devletler birbirleriyle çarpışmıştır. Ben Moskova'da, Komüntem'de Lenin'in bir tezine dayanarak Stalin'in bunu müdafaa ettiğini biliyorum ve bir Polonyalı da bunu teşyi etti Orada Türkiye'nin de adı geçer ve denildi ki Millî Kurtuluş hareketleri peyk hareketlerdir. Müstakil hareketler değildir. Bu Millî Kurtuluş hareketları olacak. Emperyalizm yenilecek. Ama emperyalizm yenildiği gün millî kurtuluş hareketlerine önder olan demokratik burjuvazinin rolü de sona erecek. Bunun yerine ihtilâlci proletarya vaziyete hâkim olacak. Biz bunu Kadroda reddettik. Evvela iki çelişki yoktur, üç çelişki vardır dedik.
Biri emperyalist devletler arasındaki çelişki, biri sınıflar arasındaki çelişki, biri de sömürge ve yarı sömürgelerin sahibi devletler arasındaki mücadele. Nitekim biz o mücadeleyi temsil ediyoruz. Bizim millî kurtuluş hareketimiz anti-emperyalizmdir bir kere. Halbuki emperyalistlerin arasındaki mücadele, emperyalist bir mücadele... Sen zaptetmeyeceksin o ülkeyi ben edeceğim, sen almayacaksın... Bütün cihan harpleri bunun için çıktı. Bu görüş İnkılâp ve Kadro kitabında bütün teferruatıyle işlenmiştir. Şimdi bunu genişletmek lâzım. Ve şimdi daha sükûnetle, işlenebilir bu...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Biri emperyalist devletler arasındaki çelişki, biri sınıflar arasındaki çelişki, biri de sömürge ve yarı sömürgelerin sahibi devletler arasındaki mücadele. Nitekim biz o mücadeleyi temsil ediyoruz. Bizim millî kurtuluş hareketimiz anti-emperyalizmdir bir kere. Halbuki emperyalistlerin arasındaki mücadele, emperyalist bir mücadele... Sen zaptetmeyeceksin o ülkeyi ben edeceğim, sen almayacaksın... Bütün cihan harpleri bunun için çıktı. Bu görüş İnkılâp ve Kadro kitabında bütün teferruatıyle işlenmiştir. Şimdi bunu genişletmek lâzım. Ve şimdi daha sükûnetle, işlenebilir bu...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“... Atatürk'ün karakteristik bir tarafı, anti-emperyalist oluşudur. 1907'de Ali Fuat Paşa'ya verdiği bir haritada, memleketimizin bilâhare Misak-ı Millîde kat'ileşen hududunu çizmiştir. Türkiye bu olacaktır, demiştir. O zaman Ali Fuat Paşa soruyor: 'Peki ama bunda Yunanistan yok. Arabistan yok. Bunları ne yapacağız? Kendi rızamızla verelim. Nasıl olsa ameliyat olacak... Emperyalizm devri, kolonizasyon devri geçmiştir. Bu bir maceradır. Kanlı ameliyatları dışardan gelmesini beklemeden biz kendimiz yaparak Anadolu ve Trakya'dan mürekkep vatan kuralım. Bunun dışındaki insanları, Arapları, Bulgarları, Yunanlıları kendi mukadderatlarını kendileri halletmelerine bırakalım.' Nitekim Misak-ı Millî'de de bu tasrih edilmiştir. Bu fikir Atatürk'te 1907'de mevcuttur. Ve bütün dünyaya da, Ankara'ya gelen sefirlere de kolonizasyon devrinin geçtiğini, müteaddit vesilelerle göstermiştir. Bu vesile ile 1932'deki bir konuşmasını size nakletmek isterim. Amerika'dan bir kadın gazeteci geliyor ve şu suali soruyor: 'İkinci bir Cihan Harbi olur mu?' Atatürk, olur ve maalesef olacaktır, diyor.
'Niçin çıkacak?'
'Çünkü kolonileri inhisar altında almakta ısrar eden İngiltere ve Fransa karşısında bir Almanya var ki millî izzeti nefsi zedelenmiştir. Mütemadiyen soyulmaktadır. Versay Muahedesi'yle. Millet tahammül edemeyeceği bir yük altında kalmıştır. Vatanından parçalar bölünmüştür. Korkarım ki bu millet, -ki büyük teknik kabili eti haizdir- yarın millî gururunu okşayacak bir demagogun eline geçerse dünyaya yeni bir harp getirebilir.'
Gazeteci soruyor: Böyle bir harp olursa Amerika tarafsız kalabilir mi? Amerika harplerden bıkmış.
Atatürk devam ediyor: Hayır, maalesef, diyor. 'Amerika bu harbe girecektir. Çünkü Amerika, Avrupa meselelerine artık angajedir. Kat'iyen buna seyirci kalamaz. Ticarî, ekonomik, sosyal münasebetler o kadar sıklaştırmıştır ki Avrupa'nın kaderine Amerika artık bigâne kalamaz ve o harbe Amerika girecektir.' Hattâ ilave ediyor: Sonunda da Amerika'nın dahil olduğu taraf harbi kazanabilir. Yani 1939'un macerasını yedi sene evvel sarahatle söylüyor ve asıl mühim olan da koloniler devrinin kan dökülmeyen bir solüsyona bağlanmasının lüzumlu olduğunu, evvelâ kendi vatanında yaptığı ameliyatla ortaya koyuyor ve telkin ediyor... 1932'de bu söze kulak asılsaydı dünyanın mukadderatı acaba başka türlü olmaz mıydı? Benim şahsî görüşüm, belki bunu biraz aşırı Atatürkçülük görebilirsiniz ama, hâlâ o kanaatteyim ki dünyanın kaderi biraz değişebilirdi. Nitekim 1938'de Ata'nın ölümünde söylenmiş olan sözlerin bence en mânâlısı Churchill'in sözüdür: O daha dünyaya lâzımdı.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
'Niçin çıkacak?'
'Çünkü kolonileri inhisar altında almakta ısrar eden İngiltere ve Fransa karşısında bir Almanya var ki millî izzeti nefsi zedelenmiştir. Mütemadiyen soyulmaktadır. Versay Muahedesi'yle. Millet tahammül edemeyeceği bir yük altında kalmıştır. Vatanından parçalar bölünmüştür. Korkarım ki bu millet, -ki büyük teknik kabili eti haizdir- yarın millî gururunu okşayacak bir demagogun eline geçerse dünyaya yeni bir harp getirebilir.'
Gazeteci soruyor: Böyle bir harp olursa Amerika tarafsız kalabilir mi? Amerika harplerden bıkmış.
Atatürk devam ediyor: Hayır, maalesef, diyor. 'Amerika bu harbe girecektir. Çünkü Amerika, Avrupa meselelerine artık angajedir. Kat'iyen buna seyirci kalamaz. Ticarî, ekonomik, sosyal münasebetler o kadar sıklaştırmıştır ki Avrupa'nın kaderine Amerika artık bigâne kalamaz ve o harbe Amerika girecektir.' Hattâ ilave ediyor: Sonunda da Amerika'nın dahil olduğu taraf harbi kazanabilir. Yani 1939'un macerasını yedi sene evvel sarahatle söylüyor ve asıl mühim olan da koloniler devrinin kan dökülmeyen bir solüsyona bağlanmasının lüzumlu olduğunu, evvelâ kendi vatanında yaptığı ameliyatla ortaya koyuyor ve telkin ediyor... 1932'de bu söze kulak asılsaydı dünyanın mukadderatı acaba başka türlü olmaz mıydı? Benim şahsî görüşüm, belki bunu biraz aşırı Atatürkçülük görebilirsiniz ama, hâlâ o kanaatteyim ki dünyanın kaderi biraz değişebilirdi. Nitekim 1938'de Ata'nın ölümünde söylenmiş olan sözlerin bence en mânâlısı Churchill'in sözüdür: O daha dünyaya lâzımdı.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Dünyanın yüzünü değiştirebilecekti. Zaten değiştirmiştir bence. Kolonilerin özgürlük kazanması, bağımsızlık kazanmaşında ben uzaktan yakından, dolaylı dolaysız daima Atatürk'ün izini gördüm. O tarihlerde zannediyorum aldanmıyorsam 51 müstakil devlet vardı. Bugün galiba 130'u geçtik... Hepsinin mücahitlerine bakıldığı zaman bir Atatürk hayranlığı vardır. Hattâ mücadeleleri esnasında vücutlarının gizli bir yerinden bir Atatürk resmi çıkmaktadır. Gandi başta olmak üzere, her tarafta böyle olmuştur... Onun için ben Atatürk'ü doktrinsiz adam ve 20. asrın simasını çizen en mühim adam olarak görürüm. Yalnız büyük bir Türk değil, çok büyük bir insandı. 20. asrın büyük mimarı olarak görmekteyim! Bilmem, katılır veya katılmazsınız. Ama bu sadece büyük bir aşk derecesine varan bağlılığımın, sevgimin ifadesi değil, birçok hadiselerin içinde bulunarak ve Atatürk'ü yakından tanımak fırsatını bularak edindiğim bir kanaattir. Hayatının son yıllarında, lütfetti, müteaddit defalar beni emretti, yanında uzun saatler kalıp sükûnet içerisinde kendisini etüt etmek fırsatını bulmak, benim hayatımın büyük bahtiyarlığıdır.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Atatürk'ün devletçiliğinden ve sosyal devletçilikten şunu anlıyorum: Atatürk'ün zamanında ben de beyaz bezler üzerine, kırmızı güzel yazılar 'Sınıfsız, imtiyazsız bir milletiz' levhalarını asanlardan biriyim. Elbette sınıfsız milletizden maksat, cemiyetimizde sınıflar yok mânâsına gelmez. Elbette her cemiyette olduğu gibi bizde de çalışan ve çalıştıran var. Fakat imtiyazsız sınıflar mevcut olacak ve sınıflar arasında mücadeleyi lüzumsuz kılacak devlet müdahalesi olacak. Sosyal devletçilikten bunu anlıyorum. Sınıf mücadelesini lüzumsuz kılacak devlet hakemliği müessesesi. Nitekim, Çalışma Bakanlığı'nın ve Sosyal Sigortalar Kurumu'nun kurulmasında sendikaların kurulması -ki benim bakanlığıma rast gelir- ana noktada sosyal devletçiliği esas almışımdır. Devletin büyük kitleler lehine yapacağı hakemlik, grevden de daha faydalıdır, lokavttan da daha faydalıdır. ikisini de lüzumsuz kılabilir. Âdil hakem olabilecek bir devlet, büyük kitlelerin refahını daima ön plâna alacak bir devlettir. Sosyal devlet görüşü bence Atatürk'ün de dünyaya getirdiği büyük bir yeniliktir. Yalnız Türkiye değil, diğer memleketler de...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Atatürk'ün bir tüm içerisindeki düşüncelerini, yazılarını -ki ana kaynak büyük Nutuk'udur- alıp davranışlarını da karar anına geldiği zaman davranışı ne oluyor, bunu beraberce mütalâa edip ortaya bir Atatürk tezi çıkarılabilir. Zaten bir Atatürk tezi mevcuttur.
Evet, bir Atatürk tezinin zaten mevcut olduğunu söylediniz. Acaba bunu tarif edebilir misiniz?
Atatürk bir doktrin adamı değildir. Atatürkçülük doktriner bir tez değildir. Atatürkçülük bır elektrik sistemidir. Ekstremlerden kaçmaya uğraşan sağduyu olan yeri bulmaya çalışan, dünya idaresinde, memleket görüşünde bir sistem olarak mücadele edilmelidir. Kendi janrında da elektrik olmakla beraber 20. yüzyıl için orijinal ola sistemi ortaya atmıştır Atatürk, Batı âlemine bakıyor, liberal kapitalizm var, sermaye var, sermayenin hâkimiyeti var. Koloniler var. Parası olan düdüğü çalarak pervasızca rahat ediyor. Fakat büyük kitlelerin menfaatine göz yuman rejimler bunlar... Bunun karşısındâ eşitliği ortaya koymak teziyle ortaya atılan Birinci Dünya Savaşı sonrası Komünist blokta devleti Allahlaştıran, ferdi tamamıyla eriten, adalet derken bunu özgürlük sırtından ödeyen bir sistem var. Mustafa Kemal sağduyu ile mücehhez, kararlı bir adam olarak diyor ki bunların ikisi de olamaz. Türkiye için, hattâ belki bütün 20. asır insanlığı için bunların dışında bir üçüncü sistem bulmak lâzım. Bu sistemin hareket noktası olarak, benim kanaatimce iki ana fikir sistemine de dayanmak lazımdır. Birisi lâisizm, ikincisi devletçilik. Fakat bu devletçilik, Sovyetlerin Allahlaşmış o devletçiliği değildir. Bizdeki ekonomik devletçilik de değildir. Ekonomi devletçilikte, ekonomik işletmecilikte hatalar yaptığımız için, iki devletçiliği iyi anlatamadığımız için halk biraz soğumuş görünüyor. Hattâ onun tesiriyle de 1961 Anayasası'nda -ki ileri bir Anayasa olduğu halde- devletçilik feda edilmiştir Atatürk'ün diğer prensipleri yer almıştır. Devletçilikten, yapılan menfi propaganda neticesinde vazgeçilmiş görünür. Vakıa sosyal devletiz tâbiri var ama, bu kâfi değil. Ben Atatürk devletçiliğini iki safhaya ayırıyorum. Birisi, geri kalmış bir memleketin, sermayeden mahrum, bilgiden mahrum bir memleketin bir an evvel kalkınabilmesi için toplum elindeki sermayeyi, yani devlet parasını ve devlet mütehassısını kullanan, sınaî teşebbüslere giren, sınaî teşebbüsleri merkezî sistemleyen bir devlet. Sınaî devletçilik, karma ekonomi... Bir tarafı bu. Fakat esas bu değil...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Evet, bir Atatürk tezinin zaten mevcut olduğunu söylediniz. Acaba bunu tarif edebilir misiniz?
Atatürk bir doktrin adamı değildir. Atatürkçülük doktriner bir tez değildir. Atatürkçülük bır elektrik sistemidir. Ekstremlerden kaçmaya uğraşan sağduyu olan yeri bulmaya çalışan, dünya idaresinde, memleket görüşünde bir sistem olarak mücadele edilmelidir. Kendi janrında da elektrik olmakla beraber 20. yüzyıl için orijinal ola sistemi ortaya atmıştır Atatürk, Batı âlemine bakıyor, liberal kapitalizm var, sermaye var, sermayenin hâkimiyeti var. Koloniler var. Parası olan düdüğü çalarak pervasızca rahat ediyor. Fakat büyük kitlelerin menfaatine göz yuman rejimler bunlar... Bunun karşısındâ eşitliği ortaya koymak teziyle ortaya atılan Birinci Dünya Savaşı sonrası Komünist blokta devleti Allahlaştıran, ferdi tamamıyla eriten, adalet derken bunu özgürlük sırtından ödeyen bir sistem var. Mustafa Kemal sağduyu ile mücehhez, kararlı bir adam olarak diyor ki bunların ikisi de olamaz. Türkiye için, hattâ belki bütün 20. asır insanlığı için bunların dışında bir üçüncü sistem bulmak lâzım. Bu sistemin hareket noktası olarak, benim kanaatimce iki ana fikir sistemine de dayanmak lazımdır. Birisi lâisizm, ikincisi devletçilik. Fakat bu devletçilik, Sovyetlerin Allahlaşmış o devletçiliği değildir. Bizdeki ekonomik devletçilik de değildir. Ekonomi devletçilikte, ekonomik işletmecilikte hatalar yaptığımız için, iki devletçiliği iyi anlatamadığımız için halk biraz soğumuş görünüyor. Hattâ onun tesiriyle de 1961 Anayasası'nda -ki ileri bir Anayasa olduğu halde- devletçilik feda edilmiştir Atatürk'ün diğer prensipleri yer almıştır. Devletçilikten, yapılan menfi propaganda neticesinde vazgeçilmiş görünür. Vakıa sosyal devletiz tâbiri var ama, bu kâfi değil. Ben Atatürk devletçiliğini iki safhaya ayırıyorum. Birisi, geri kalmış bir memleketin, sermayeden mahrum, bilgiden mahrum bir memleketin bir an evvel kalkınabilmesi için toplum elindeki sermayeyi, yani devlet parasını ve devlet mütehassısını kullanan, sınaî teşebbüslere giren, sınaî teşebbüsleri merkezî sistemleyen bir devlet. Sınaî devletçilik, karma ekonomi... Bir tarafı bu. Fakat esas bu değil...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Çok memnun olacağını bildiğim bir mesele, haber gönderdim. 'İyi niyetli bir teşebbüsümüz var, kararlaştık. Her şeyi de tamamdır. Parası da bulunmuştur, ilân edeceğim, emirlerinizi almak istiyorum' dedim. Hemen hazırlatmış kendisini, pencere tarafında yastıklarını da yükseltmiş. Beni pencereden gelen ışığın altında görecek, öyle dinleyecek, içeri girdim. Nedir? dedi. Anlattım. 15 dakika doldu. 'İşte şunu yapacağız, bunu yapacağız, şöyle olacak, böyle olacak...' Baktım, haz duyuyor, zevk alıyor. Ve hatta sıhhat hareketleri gösteriyor. Maneviyatı başkalaşıyor. Sıkılmadığını, bilakis memnun olduğunu görünce devam ettim. Doktorlar Afet Hanım'ı göndermişler. Geldi, 'Paşam, yoruldunuz' dedi. Atatürk, 'Otur, otur' dedi. 'Dinle bak, bu adam ne söylüyor... Bunları insan dinleyince sıkılmak değil, hayat buluyor.' Sonra fikrini, en son iktisadî düşüncesini söyledi. Kelimeleriyle beraber söyleyeceğim bunu size. Anschluss meselesinden sonra eğer Hitler muvaffak olursa bizim gibi iptidai madde yetiştiren memleketlerin sanayileşmesine mâni olacaklar kanaatindeydi Atatürk. Kendisine demir meselesi gibi iktisadî konularda bilgi verirdim, onları birleştirirdi. Avrupa'da muhtelif memleketlerin demir sanayicilerinin tröstleştiğini bilirdi. Bunların askerlik bakımından ehemmiyeti olduğu için kendisini haberdar ederdim. Ama o daha şumüllü olarak meseleyi muhakeme ediyordu. Bir süre önce Londra'da beynelminel iktisat konferansı olmuş, bütün milletler iştirak etmişlerdi. Bende yeni İktisat Vekili olmuştum. Orada Almanlardan bir tez geldi. Şöyleydi: Bunların en sıkı sebeplerinden birisi, iptidai madde yetiştiren memleketlerin de sanayileşmeye kalkmış olmalarıdır.' Buhranın esasını buraya bağlıyordu.
Bu kaç senesinde oluyor efendim?
1931-32 falan. Yani ben daha yeni İktisat Vekili olmuştum. Türkiye'yi Tevfik Rüştü ile ikimiz temsil etmiştik. Bunları da Atatürk'e söylemiştim. Bunun üzerine 'Beşinci planı süratlendirelim. Burada böyle bir cereyan var' diye hem hükûmete hem de kendisine telgraf çekmiştim. Bana Kanadalılar da 'Siz şeker fabrikası yapıyorsunuz, vazgeçin bu işten.' demişlerdi. Niçin? dedim. Bizde şeker sanayii çok ilerdedir, bunu siz yaparsanız bizim piyasamız daralacaktır, satışımız azalacaktır, dediler. Tabiî kendi memleketimin hesabına... İnsan gülüyor bu mantığa. 'Eh' dedim, 'yaptık.'. Cevap verdiler: Yaptıklarınızı kabul edelim. Bundan sonra yapmayacağınızı taahhüt edin.
Neye karşılık istiyorlar böyle bir taahhüdü?
Dünya iktisadî buhranının halli için bir tedbir olarak, bunu söylüyor, bizden de bu fedakârlığı istiyorlar. İtalyanlar tekstil sanayiinin bizde kurulmasını istemezler. Ben Almanya'dan demir sanayii için bir heyet istemiştim. Demirin sanayide esas olduğunu biliyordum. Gayet basit bir fabrika yapacağız, mesela bir tekstil fabrikası. Makinelerimizi yenileyeceğiz, amorti edeceğiz bunu. Kendimiz yapmalıyız makinelerimizi. Bu olmadıkça daima bir yere bağlıyız. Demir sanayii, sanayileşmede temeldir. Demir sanayiini yaptırtmak istiyorum, bunun etütlerini bir mütehassıs heyete hazırlatıyorum. Almanlar, Krupp müessesesi aldı üzerine. Memlekette en müsait yeri bulmak için dolaşıyorlar. Bunun için de rapor hazırlıyorlar. İyi Almanca bile bir maden mühendisim vardı, refakatlerine verdim. Bir gün bana 'Aralarında şöyle konuşuyorlar' dedi: 'Türkiye'de demir sanayiini kurmak doğru değildir ve bizim aleyhimizedir. Ama Türkler mutlaka yapacaklar ise bizim bu işi yapmamız lâzımdır...' Bütün bunları ben Atatürk'e anlatmışımdır. Takip ederdi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Bu kaç senesinde oluyor efendim?
1931-32 falan. Yani ben daha yeni İktisat Vekili olmuştum. Türkiye'yi Tevfik Rüştü ile ikimiz temsil etmiştik. Bunları da Atatürk'e söylemiştim. Bunun üzerine 'Beşinci planı süratlendirelim. Burada böyle bir cereyan var' diye hem hükûmete hem de kendisine telgraf çekmiştim. Bana Kanadalılar da 'Siz şeker fabrikası yapıyorsunuz, vazgeçin bu işten.' demişlerdi. Niçin? dedim. Bizde şeker sanayii çok ilerdedir, bunu siz yaparsanız bizim piyasamız daralacaktır, satışımız azalacaktır, dediler. Tabiî kendi memleketimin hesabına... İnsan gülüyor bu mantığa. 'Eh' dedim, 'yaptık.'. Cevap verdiler: Yaptıklarınızı kabul edelim. Bundan sonra yapmayacağınızı taahhüt edin.
Neye karşılık istiyorlar böyle bir taahhüdü?
Dünya iktisadî buhranının halli için bir tedbir olarak, bunu söylüyor, bizden de bu fedakârlığı istiyorlar. İtalyanlar tekstil sanayiinin bizde kurulmasını istemezler. Ben Almanya'dan demir sanayii için bir heyet istemiştim. Demirin sanayide esas olduğunu biliyordum. Gayet basit bir fabrika yapacağız, mesela bir tekstil fabrikası. Makinelerimizi yenileyeceğiz, amorti edeceğiz bunu. Kendimiz yapmalıyız makinelerimizi. Bu olmadıkça daima bir yere bağlıyız. Demir sanayii, sanayileşmede temeldir. Demir sanayiini yaptırtmak istiyorum, bunun etütlerini bir mütehassıs heyete hazırlatıyorum. Almanlar, Krupp müessesesi aldı üzerine. Memlekette en müsait yeri bulmak için dolaşıyorlar. Bunun için de rapor hazırlıyorlar. İyi Almanca bile bir maden mühendisim vardı, refakatlerine verdim. Bir gün bana 'Aralarında şöyle konuşuyorlar' dedi: 'Türkiye'de demir sanayiini kurmak doğru değildir ve bizim aleyhimizedir. Ama Türkler mutlaka yapacaklar ise bizim bu işi yapmamız lâzımdır...' Bütün bunları ben Atatürk'e anlatmışımdır. Takip ederdi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Efendim, aslında sizin iktisadî görüşlerinizle İnönü'nün iktisadî görüşleri arasında ciddi bir farklılaşma olduğu ileri sürülür. İnönü devletçi politikadan yana, siz ise daha liberal görüşleri savunursunuz. Doğru mudur bu?
Biraz ayrılacağım mevzudan. Fakat siz istiyorsunuz, kısaca anlatayım. Maalesef o görüşün yükünü de benim sırtıma yüklemişlerdir. İnönü asker. İktisadî meselelerde görüşü Levazım Dairesi'nin kendisine verdiği malûmattan ibarettir. Levazım idaresi de tabiî büyük bir müessesedir. İktisadî bakımdan orduya lâzım olan şeyleri tedarik eder. Bunun içerisinde demiri de var, kömürü, erzakı, elbisesi de var... Ordunun iktisadî şubesi. En büyük müstehlik de kendisi. Medeni ordu olarak yapacağı iktisadiyatın orada da gayet iyi bilinmesi lâzımdır. Fakat onlar durumu dar çerçeve içerisinde mülâhaza ediyorlar ve kendi düşüncelerine göre yapmak istiyorlar. Çok sıkı idi İnönü'nun görüşü. Dar bir çerçeve içerisinde mülâhaza ederdi. Sonra özel teşebbüse hiç itimadı yoktu. Karakter olarak söylüyorum bunu. Halk vergi kaçakçısıdır. Özel teşebbüs muhtekirdir. Bilmem şunlar bunlar toprak ağalarıdır, zalim adamlardır. Rusya'ya gidip geldikten sonra bu daha çok kuvvetlendi. Bir sanayi ofisi vücuda getirdiler. Bunu biz yapacağız, diyorlardı. Ben İktisat Vekili değildim o sırada. O vakte kadar İş Bankası'nın müdürüydüm. Bu malî tatbikata hiç reyim yoktur, girmemişimdir içerisine. Mesela barut yapılacak. İnhisar altına verelim. Maliye'nin sistemi bu. Barut inhisarını bilmem hangi milletten ona verirler. Şeker ithal edilecek, devlet getirsin şekeri. Şeker inhisarı. Benim hiç alâkam yoktur. İnönü'nün maliyesinden kendisine gelen telkin bu. O da bunları kabul ediyor. Çünkü Maliye'de on para yok. Nerden ne gelirse, kendisine bir miktar nefes alalım diye ne gösterilirse o sistemi kabul ediyor. Bütün halkın şikâyeti bu. Monopol oluyor her şey. Bu, Maliye Vekaleti'nin politikası olduğu halde, ben İktisat Vekili olduğum gün benim sırtıma yüklemişlerdir bu işi.
Evet onu soracaktım. İktisadî görüşleriniz farklı idiyse, İnönü'nün başbakanlığı sırasında beş yıldan uzun bir süre nasıl İktisat bakanlığını yaptınız.
Atatürk empoze etti...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Biraz ayrılacağım mevzudan. Fakat siz istiyorsunuz, kısaca anlatayım. Maalesef o görüşün yükünü de benim sırtıma yüklemişlerdir. İnönü asker. İktisadî meselelerde görüşü Levazım Dairesi'nin kendisine verdiği malûmattan ibarettir. Levazım idaresi de tabiî büyük bir müessesedir. İktisadî bakımdan orduya lâzım olan şeyleri tedarik eder. Bunun içerisinde demiri de var, kömürü, erzakı, elbisesi de var... Ordunun iktisadî şubesi. En büyük müstehlik de kendisi. Medeni ordu olarak yapacağı iktisadiyatın orada da gayet iyi bilinmesi lâzımdır. Fakat onlar durumu dar çerçeve içerisinde mülâhaza ediyorlar ve kendi düşüncelerine göre yapmak istiyorlar. Çok sıkı idi İnönü'nun görüşü. Dar bir çerçeve içerisinde mülâhaza ederdi. Sonra özel teşebbüse hiç itimadı yoktu. Karakter olarak söylüyorum bunu. Halk vergi kaçakçısıdır. Özel teşebbüs muhtekirdir. Bilmem şunlar bunlar toprak ağalarıdır, zalim adamlardır. Rusya'ya gidip geldikten sonra bu daha çok kuvvetlendi. Bir sanayi ofisi vücuda getirdiler. Bunu biz yapacağız, diyorlardı. Ben İktisat Vekili değildim o sırada. O vakte kadar İş Bankası'nın müdürüydüm. Bu malî tatbikata hiç reyim yoktur, girmemişimdir içerisine. Mesela barut yapılacak. İnhisar altına verelim. Maliye'nin sistemi bu. Barut inhisarını bilmem hangi milletten ona verirler. Şeker ithal edilecek, devlet getirsin şekeri. Şeker inhisarı. Benim hiç alâkam yoktur. İnönü'nün maliyesinden kendisine gelen telkin bu. O da bunları kabul ediyor. Çünkü Maliye'de on para yok. Nerden ne gelirse, kendisine bir miktar nefes alalım diye ne gösterilirse o sistemi kabul ediyor. Bütün halkın şikâyeti bu. Monopol oluyor her şey. Bu, Maliye Vekaleti'nin politikası olduğu halde, ben İktisat Vekili olduğum gün benim sırtıma yüklemişlerdir bu işi.
Evet onu soracaktım. İktisadî görüşleriniz farklı idiyse, İnönü'nün başbakanlığı sırasında beş yıldan uzun bir süre nasıl İktisat bakanlığını yaptınız.
Atatürk empoze etti...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Evet onu soracaktım. İktisadî görüşleriniz farklı idiyse, İnönü'nün başbakanlığı sırasında beş yıldan uzun bir süre nasıl İktisat bakanlığını yaptınız.
Atatürk empoze etti. Onu anlatayım size. Galiba sizin akrabanız olacak. Şimdi TRT'nin başında. Bey'in bir kitabı var: Gerilemenin Tarihi diye. Çok hatalı yazılar. Kitap bende var, fikirlerini anlamak için okudum. İstihbarat menbaları kendisini çok aldatmış. İhtimal ki, temayülü de öyle, hoşuna gitmiş. Çok yanlış şeyler yazmış. Atatürk gericiliği önleyememiştir, diye yazıyor. Böyle başlamıştır. İnhisar şeklinde. Bunun etrafında afelde buluyor. Mesela barut şirketi kurulacak, gidiyorlar, sermayedar bulup getiriyorlar. Hükûmete takdim ediyorlar. Dünyanın her yerinde sermayedar, bu şekilde delâlet eden insanlar var. Bu milletin aynı zamanda kanunlarını bilmedikleri için, hukuk müşavirleri de alıyorlar. Onlara yol gösteriyorlar. Bunlar da aferist olarak meydana çıkıyorlar. İnönü aferistlerin aleyhindedir. Haklıdır. Ama onlar da olmasa kendisinin sistemine hizmet edecek kimse yok.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Atatürk empoze etti. Onu anlatayım size. Galiba sizin akrabanız olacak. Şimdi TRT'nin başında. Bey'in bir kitabı var: Gerilemenin Tarihi diye. Çok hatalı yazılar. Kitap bende var, fikirlerini anlamak için okudum. İstihbarat menbaları kendisini çok aldatmış. İhtimal ki, temayülü de öyle, hoşuna gitmiş. Çok yanlış şeyler yazmış. Atatürk gericiliği önleyememiştir, diye yazıyor. Böyle başlamıştır. İnhisar şeklinde. Bunun etrafında afelde buluyor. Mesela barut şirketi kurulacak, gidiyorlar, sermayedar bulup getiriyorlar. Hükûmete takdim ediyorlar. Dünyanın her yerinde sermayedar, bu şekilde delâlet eden insanlar var. Bu milletin aynı zamanda kanunlarını bilmedikleri için, hukuk müşavirleri de alıyorlar. Onlara yol gösteriyorlar. Bunlar da aferist olarak meydana çıkıyorlar. İnönü aferistlerin aleyhindedir. Haklıdır. Ama onlar da olmasa kendisinin sistemine hizmet edecek kimse yok.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Tabiî bir program nazarî veya hayali bir esasa istinat ettirilemez. Evvela onun malî cihetin temin edilmek lâzım gelir. O da para. O dikkatini çekmiş. 'Bence' dedi 'memleket bütün menabii kuvasını (kuvvet menbalarını) sarfetmelidir bu uğurda. Ve en kısa zamanda sanayileşmelidir. Bunun içerisinde kamu teşebbüsü mü, özel teşebbüs mü bilmem nesi yok. Türk milletinin menabii kuvası. Hepsini birleştirip bir an evvel sanayileşmelidir.' Benim de prensibim buydu; yapmak ve yaptırmak. Özel teşebbüse ve onlara hayırhah bir surette yardımcı olmak. Bu suretle menabii kuva birleşmiş oluyor. Bunu son söz olarak söyledim: Menabii kuvasını sarfederek sanayileşmelidir bir an evvel. Haydi Allah muvaffak etsin, dedi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Şimdi gelelim, işte bu şartlar içinde, bu kaos içinde, daha doğrusu bu görüş parçalanmaları içinde, eğer bırakırsa bir toplum, bir ihtilâl ve bir inkılâp kendi akışını birbiriyle anlaşamayan, her birinin formasyonu, geleneği vs. ayrı olan insanların iradesine bırakırsa, inkılâp parçalanır, ihtilâl parçalanır. O halde ne olacak? Bir tek irade lâzım. Eh tek irade tabiî en kuvvetli irade. Binnetice bunların ayrılması, yani, tarihin felsefesi bakımından, bir ihtilâlin kanunudur.
İşin seyr-i, akıbeti, akışı bir tek iradeye, yani Atatürk'e bırakılmıştır, Ve zaten Atatürk o zaferden sonra ve saltanatın ilgasından sonra artık tek adam olur, insanüstü adam olur, insanüstü yaratık olur ve ölünceye kadar da bildiğiniz gibi böyle gider... Binaenaleyh bir şarta göre bu bir doğru değil, arkadaşlara vefasızlık. Ha tamam. Arkadaşlara vefasızlık bir mâna taşır. Ama inkılâbı kurtarmak, ihtilâli kurtarmak daha büyük bir mâna taşır. Binaenaleyh zaruri olarak bu tek irade. Tek irade çok kanlı olmadı. Mesela Rusya'da biliyorsunuz 40-50 milyona mâloldu. Hiç değilse harplerle beraben tabiî. Çin'de 1927 ile 1949 arasında 50 milyon insana mâloldu, yabancı kaynaklar rakamları vs. filânı bu 'Kırmızı Mektuplar' diye bir kitap hazırlıyorum, orada bunları göreceğiz. Türkiye'de yeni bir kitap çıktı: İstiklâl Mahkemeleri diye. Son Ankara ve Elazığ mahkemelerini ikinci cilde bırakmış ama, oraya kadar olanda kaç kişi tevkif edilmiştir, kaç kişi mahkûm olmuştur, kaç kişi idam edilmiştir, bilmem nedir hepsi vardır ve bakıyoruz ki Türkiye'de bu iş hakikaten kansız denebilecek kadar hafif kurbanlarla, geçiştirilmemiştir. İkinci ihtilâl mahkemelerinin yekûnunu da ben söyleyeyim, 1115 kişi tevkif edilmiştir. 115 kişi de idam edilmiştir bunların içinden... Kürt isyanı dahildir. Ve çeteler dahildir. Eğri Ahmet Çetesi, Ceyhanlı Çetesi, yani eşkıya. Bunlar da dahildir, ki bu küçük bir rakamdır. Ve bu bizim şansımız olmuştur. Atatürk'ün kanı sevmemesinin bir eseridir. Nitekim Cavit Bey idam edileceği gece Atatürk sofrayı dağıtmıştır, bir köşeye çekilmiştir. Yakup Kadri'den gayet yakından dinledim: 'Paşam, ne var?' 'Cavit idam edilecek, çok rahatsızım' demiştir. İdam haklı mıydı, haksız mıydı ayrı dava. Yalnız yine bilinmeyen bir şey söyleyeyim, Cavit Bey'in idamına müessir olacak vesikalar bulunmamıştır İstiklâl Mahkemesi'nde. Ama şimdi bu vesikalar bulundu, Ve Tarih Kurumu'na mâlettirildi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
İşin seyr-i, akıbeti, akışı bir tek iradeye, yani Atatürk'e bırakılmıştır, Ve zaten Atatürk o zaferden sonra ve saltanatın ilgasından sonra artık tek adam olur, insanüstü adam olur, insanüstü yaratık olur ve ölünceye kadar da bildiğiniz gibi böyle gider... Binaenaleyh bir şarta göre bu bir doğru değil, arkadaşlara vefasızlık. Ha tamam. Arkadaşlara vefasızlık bir mâna taşır. Ama inkılâbı kurtarmak, ihtilâli kurtarmak daha büyük bir mâna taşır. Binaenaleyh zaruri olarak bu tek irade. Tek irade çok kanlı olmadı. Mesela Rusya'da biliyorsunuz 40-50 milyona mâloldu. Hiç değilse harplerle beraben tabiî. Çin'de 1927 ile 1949 arasında 50 milyon insana mâloldu, yabancı kaynaklar rakamları vs. filânı bu 'Kırmızı Mektuplar' diye bir kitap hazırlıyorum, orada bunları göreceğiz. Türkiye'de yeni bir kitap çıktı: İstiklâl Mahkemeleri diye. Son Ankara ve Elazığ mahkemelerini ikinci cilde bırakmış ama, oraya kadar olanda kaç kişi tevkif edilmiştir, kaç kişi mahkûm olmuştur, kaç kişi idam edilmiştir, bilmem nedir hepsi vardır ve bakıyoruz ki Türkiye'de bu iş hakikaten kansız denebilecek kadar hafif kurbanlarla, geçiştirilmemiştir. İkinci ihtilâl mahkemelerinin yekûnunu da ben söyleyeyim, 1115 kişi tevkif edilmiştir. 115 kişi de idam edilmiştir bunların içinden... Kürt isyanı dahildir. Ve çeteler dahildir. Eğri Ahmet Çetesi, Ceyhanlı Çetesi, yani eşkıya. Bunlar da dahildir, ki bu küçük bir rakamdır. Ve bu bizim şansımız olmuştur. Atatürk'ün kanı sevmemesinin bir eseridir. Nitekim Cavit Bey idam edileceği gece Atatürk sofrayı dağıtmıştır, bir köşeye çekilmiştir. Yakup Kadri'den gayet yakından dinledim: 'Paşam, ne var?' 'Cavit idam edilecek, çok rahatsızım' demiştir. İdam haklı mıydı, haksız mıydı ayrı dava. Yalnız yine bilinmeyen bir şey söyleyeyim, Cavit Bey'in idamına müessir olacak vesikalar bulunmamıştır İstiklâl Mahkemesi'nde. Ama şimdi bu vesikalar bulundu, Ve Tarih Kurumu'na mâlettirildi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Mesela Atatürk'e sorsak yahut da problemi şöyle koyalım: Acaba bu mücadelesi esnasında yıldığı dakikalar olmuş mudur? Bıktığı, yürütemeyeceğim bu işi dediği dakikalar olmuş mudur? Evet olmuştur. Nitekim, Tek Adam'a alınmış bir parça vardır; o da zaferden sonra Atatürk, Ulus -o zaman Hâkimiyet-i Milliye adı- muhabirini ve muharrirlerini çağırıyor, kendisinin böyle bir ânını kendisi hikâye ediyor. Tek Adam'da mevcut. Ulus'un tarih ve numarası da verilmek şartıyla. Diyor ki çok müşkül şartlar ve bütün müşkülâtın da mesulü de ben telâkki ediliyorum. Demek ki ben olmasam milletle padişah koyun koyuna pek güzel yaşayacaklar. Eh düşmanlar? Düşmanlar da, bu meclisi istilâ etmeyecek, benim yüzümden istilâ ediyorlar. Eşkıyalar da dağa çıkmayacak, benim yüzümden çıkıyorlar. İşte millet de şu olacak, açlık, sefalet, vs. harp de o mayacak... Bunu düşündüm diyor, karar verdim çekilmeye. Topladım arkadaşlarımı, diyor, anlattım. Buyurun içinizden birisini seçi, o gelsin, ben çekiliyorum, dedim, diyor. Tabiî arkadaşları herhangi vaziyet göstermiyorlar. Teklifi kabul etmiyorlar. Zaten ben de kitabımda derim: Acaba çekilir miydi? Hayır, çekilmezdi. Ama sondajını yapıyor.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Elbette büyük eserler çıktı, şunlar oldu, bunlar oldu. Mesela Lord Kinross'un bir kitabı vardır. Tarih Kurumu'nda bir gün, ben üye değilim, fakat arkadaşlarımızdır orada daima bulunuruz. Kinross da geldi, toplanıldı. Afet Hanım da toplantıyı idare etti, Kinross'un kitabında bazı hatalar var. Buna işaret ettik. Kinross işin içinden sıyrılmayı gayet iyi bildi. Ben yazar değil, gazeteciyim, dedi. Zaten Kinross değil yazan, daha çok Halide Edip'in kitabı ve Falih Rıfkı'nın kızı çalışmıştır bu konularda. Hatalar vardır... Lâyıkıyla ifade edilmeyen taraflar vardır... Şimdi Tarih Kurumu yeni bir neşriyat üzerinde ki bu güzel, bu ilk defa yabancı kaynaklardan, şahıs kaynağı değil, devlet kaynağından bir eser neşredildi. Mustafa Kemal ve Millî Mücadele Ötesinde Atatürk, İngiltere Hariciye Nezareti'nin belgeleri. Büyük kalın bir cilt halinde. Birinci cilt çıktı. Ama uzundur, yedi-sekiz cilt çıkacak. Burada çok aydınlanıyoruz. O zamanki İngiltere hükümetinin ve Erkân-ı Harbiye'sinin nokta-i nazarları, düştükleri tereddütler vs. Buradan verilen raporlar, bu Amiral Vesbek ki, ilk defa ve bizim en zayıf zamanımızda Anadolu'nun, Türkiye bir cumhuriyete gidiyor diye. Hariciye yazabilmiştir. İlk anlayanlardan biridir. Türkiye'de Atatürk yeni bir hükümetten ve cumhuriyetten söz etmemiştir. Yalnız Sakarya Harbi'nden sonra Sivrihisar'da Yakup Kadri, İsmet Paşa'ya 'Bu işin sonu ne olacak, Paşam?- deyince 'Ne olacak, cumhuriyet olacak... Bu demek ki arada takarrür etmiş bir şey ama, bir sır olarak... Şimdi bu İngiliz vesikaları çok enteresan, Sefirlerin kitapları var. Sonra kadın gazetecilerin, polis'in var.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Mesela Rauf Bey der ki ben Rical-i Osmaniye'den birinin çocuğuyum. Yani Osmanlı devlet adamlarından birinin çocuğuyum Ve benim kanımda padişahın nimeti devreder. Doğru mudur? Doğrudur. Çünkü bir padişahçı terbiye almıştır. O da ayıp bir şey değil. Çünkü padişahlık devrinde, padişahçı terbiye almak pekâlâ Türkiye'de bir nev'i kendi kendini yetiştirmekti. Herkes Mustafa Kemal gibi âsi olmaz. Refet Paşa'ya sorar Atatürk mesela 'Sen ne dersin?'; Ben Rauf Bey'in dediğine iştirak ederim, der. İşte Ali Fuat Paşa da Atatürk'ün çok eski arkadaşı ve çok zeki. Tanıdım ben yakından Ali Fuat Paşa'yı. Yazdığı bir önemli şeyde sonuna koydum Tek Adam, el yazısıyla. Çok şâyân-ı dikkattir. Ha o idare eder, der ki Ben yeni geldim Moskova'dan henüz daha düşüncem yok, tetkik edeceğim, der. Ama şimdi ne oldu? Şimdi Atatürk var ortada, başka türlü konuşur ama ifade eder mi, etmez. Konu ise saltanatın kaldırılıp kaldırılmayacağıdır. Rauf Bey demiştir ki Paşam Meclis heyecan içinde, sen saltanatı kaldıracakmışsın, padişahlığı kaldıracakmışsın, kat'iyen olamaz. Padişahsız bu millet iktidar olmaz. Mustafa Kemal her zamanki taktiğini kullanır. Sen ne diyorsun, der. Onun taktiği odur. Böyle kritik şey oldu mu 'Peki sen ne diyorsun' der. İşte o vakit padişahın şeyiyim, onsuz olmaz. Öteki de böyle filân. Ve sonunda Mustafa Kemal der ki canım, daha şimdi bir şey yok. Siz tatmin edebilirsiniz Meclisi, filân. İşte onlar da tatmin edilmiş şeyler kendilerini. Giderler 16 gün sonra saltanat kalkar. Ve saltanat kalkarken Meclis'te Rauf Bey'e de sms verir Mustafa Kemal. 'Rauf Bey siz bir şey söylemeyecek misiniz?' Çıkar kürsüye, der ki çok isabetlidir, bu büyük bir tarihi karardır, şudur, budur iner... Yine herkes heyecanlı nutuklar söyler. Son söz sizin olsun. Çıkar, bu millî bayram olsun, der Rauf Bey...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Şimdi onun için ben kendi kitaplarımda hem bir görüş açısına hem bir yazı sistemine daima bağlı kalmışımdır. O da demin ifade ettiğim şeydir, yani bu diyalektik bir dünya görüşünün eseridir ki ben bunu bu diyalektik dünya görüşünü hem kendi formasyonumun hem bunu takip eden devrin sadık kaldığım prensipleri sayarım. O da şudur: Madem olaylar, şartların neticesidir, o halde bir kitap yazarken, bir biyografi eseri veyahut vs... Evvela şartları verelim. O kadar şartları verelim ki okuyucu şartları okuyup bitirdiği zaman arkasından ne geleceğini bilsin. Nitekim ben Tek Adam'da bunların tasfiyesi hareketinden bahsetmeden evvel, evvela ihtilâllerin kanunu bahsini koymuşumdur. Bütün ihtilâller evlâtlarını yer. Bu doğru mudur? Doğrudur. Evlâtlarını yemesi de mi doğrudur? Evet, evlâtlarını yemesi de doğrudur. Niçin? Çünkü ihtilâl, cebir ve zor işidir. O halde bu cebri, zoru yönetenler evvela muayyen bir merhalede, kadro, önde gelen yani idareciler, kumandanlar, liderler filân... bir zaman için tek bir hedefte birleşmişlerdir, misal vereceğim. Mesela İstiklâl Harbi zamanında. Her biri ayrı formasyonda, ayrı terbiyede, ayrı ilimde adamlar olmakla beraber, Karabekir'ler, Ali Fuat Paşa'lar vs. bir tek fikirde birleştiler. Ne idi bu? Düşmanı vatandan atmak. Düşmam vatandan atmak için münakaşa edilecek hiçbir taraf yoktur. O halde bütün mücadele, her biri kendi sahasında, hattâ birbirinden emir almadan icâbında, düşmanı kovmak için ne lâzımsa yapmışlardır. Günün birinde düşman kovulmuştur vatandan. Düşman vatandan kovulunca, şimdi hak sahipleri teşekkül etmiştir. Bilmem anlatabiliyor muyum? Hak sahibi teşekkül etti. Malûm ya bir cephede bir saat nöbet bekleyen asker dahi 20 sene sonra evinde onu dinlerseniz, çocuklarına anlatırken, nerede ise harp onun eseridir. Haklı mıdır? Haklıdır. Neler çektik der. Halbuki bir saat nöbet beklemiştir. Halbuki o kumandanlar ve bu liderler bir saat nöbet beklememiştir. Harbin bütün musibetlerini, sıkıntılarını vs.ni yaşamışlardır. Binaenaleyh hak sahibidirler bu zaferde.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Atatürk'e yapılan son zamanlarda ve çok rafine gibi bir itiraz, efendim günün şartları dolayısıyla Atatürk ancak halka yukarı sınıfa ait olan bazı yenilikler getirdi. Ama tabana inemedi. Efendim, Atatürk kadar tabana inmiş, dünyada hiçbir fikir adamı yoktur. Bir tek misâl ile bunu bırakalım. 'Köylü milletin efendisidir.' diyebilmiş adam dünya tarihinde yok. Bu insan söylemiştir. Fakat diyelim ki bu bir teoridir, bu bir literatür diyelim ama, fiiliyatta ben size bir vakayı hatırlatayım. Devlet bütçesinin 300 milyonu geçmediği ve bu 300 milyonun 150 milyonunun Âşar Vergisi'nden elde edildiği bir dönemde bir madde-i kanuniye ile Âşar'a son vermiştir. Köylü zulümden kurtulsun, haksız bir vergi... Malûm ya Âşar, müterakki sistem değildi, herkes ne düşerse ve mültezimler vasıtasıyla alınırdı. Köylüye zulmeden mültezimler vardı. Kim sosyal fayda için devlet bütçesinin yüzde 50'sini feda edebilmiştir? Dünyada böyle bir hareket var mı? Ben bilmiyorum. Siz biliyorsanız beni ikaz buyurun... Onun için Atatürk tabana inmedi, büyük kitlelere inmedi demek, son derece yanlıştır ve Atatürk'e yapılacak bir bûhtandır kanaatindeyim. Bütün hareketleri kitle içindir. Kelimenin tam mânâsıyla halkçılığı yalnız söylemiş değil, uygulamıştır. Yeter ki biz arkasından iyi gidelim. Bakın o tarihten bu tarihe hâlâ Toprak Reformu'nu gerçekleştiremedik. Halbuki 1924 Anayasası'nda yer almıştır Toprak Reformu...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Bizim gibi bilhassa geri kalmış, süratli kalkınmak isteyen sistemlerde ben sınıf mücadelesinden çok daha hayırlı olan sosyal devletçiliğin hakemlik rolünü tercih ederim. Grevle de, lokavtla da elde edilebilecek sosyal fayda eğer varsa, pahalıya mâl olan ve bizzat büyük kültürlerin günün birinde işsiz kalmaşına, sefaletine yol açabilecek sistemlerden çok daha hayırlısı, devletin hakemliğidir. Nitekim, Çalışma Bakanlığı'nın kurulmasında âmil olan ana prensip; devlet hakemliği prensibidir. Bu müessese hakem kurulları gibi tesisleri ve daha kuvvetli tesisler yapılabilir. Herhalde, bunu benimsemek lâzımdır. Atatürkçülük budur benim kanaatimce, sosyal problemlerimizi krizlere düşürmeden, sosyal adaleti, fırsat eşitligini sağlamanın çaresi budur.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Ben şu kanaatteyim ki 19. asrın büyük filozofu olan ve bir doktrin adamından çok evvel bir filozof olan Karl Marks'ın fikriyatı, o zamanın şartlarına göre şüphe yok ki ileriyi gösteren bir sistem idi. Ve elbette o devirde, 19. asrın ortalarında, 20. asırda gelecek gelişmeleri kestirmek son derece güçtü. O itibarla Marksizmi elbette 19. asrın içerisinde uzun bir varlık olarak kabul etmekle beraber, onu, bütün asırlara şâmil, son hakikat diye anlamak ve anlatmak son derece mahsurlu ve bizzat filozofun kendi aleyhine olan, kendisinin de asla arzu etmediği bir sistemdir. Yine öyle sanırım ki, bugün dünyaya gözlerini bir daha açabilse, 19. asır için söylediği şeyleri bugün kendisi iptal etmek namusunu gösterirdi... Mesela 19. asırda sanayileşme hızlı olarak büyük kitlelerin proleterleşmesine yol açıyor, büyük sefâletler vardı. Böyle bir ortam içerisinde proleterlerin müşterek bir savunmaya dâvet edilmesi belki tabiî idi. Bugün içinde bulunduğumuz dönem içerisinde dünya proletersizleşmektedir. Ve bazı memleketler bunu şimdiden gerçekleşmiş sayabiliyor. Amerika'yı alalım... Almanya'da benim tahminim yanlış değilse 5 milyon işçi ailesi, şimdiden fabrikalara ortaktır. Yani, artık bunlar proleter değildir. Yani, gittikçe proletersizleşme cereyanı var. Farz edelim ki proleterler var ve bunları kurtarmak istiyoruz. Fakat bu kurtuluş, beşeriyetin 10 bin sene geriye gitmesine mâl olmayan bir kurtuluş olmalıydı. İnsanlık 10 bin seneden beri hürriyetsizlikten, hürriyete geçmeye çabalıyor... Şimdi fırsat eşitliği temin edeceğiz derken 10 bin senede elde edilmiş olan beşerî bir tekâmülü, yani özgürlüğü iptal etmeye kimsenin hakkı yoktur. İşte Atatürk'ün sosyal olan, fakat aynı zamanda özgürlüğü muhafaza etmek isteyen sisteminin Marksistlere karşı söyleyebileceği, vereceği cevap budur...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Formüllerden ve prensiplerden bahsettiniz. Nedir onlar?
Benim tanıdığım kadarıyla İnönü bir defa politikada gayet sabırlı bir insandır. Zaten bütün hayatında gayet sabırlıdır. Çok düşünür, çok düşündükten sonra karar verir. Çabuk karar veren bir kişi değildir. Belki özel hayatı da öyledir. Herhangi bir konuda hemen bir karara varabileceğini sanmıyorum. İkincisi, yani iç politikada, dış politikada kendi ölçülerine göre bazı kuvvet dengeleri vardı. Kuvvet merkezleri vardı. Bu merkezlere eğer doğru teşhis koyduğunu kabul etmişse, buna inanmışsa o zaman bu dengeyi kolay kolay değiştirmez. Bütün politikasını bu dengeye dayardı. Dengeci bir politika taraftarıdır. Gerek iç politikada, gerek dış politikada radikal hareket etmez, radikal bir karara varmaz. Çünkü dengenin bozulmasından daima endişe duyar bir tabiatı vardır. Bir şeyi yıkmadan yavaş yavaş düzeltme taraflısıdır. Politikada bir karara varırken, hatıralarını yazdığım sırada birçok vesile ile şahit oldum ve oradan öğrendim. Sesli düşünür çok defa. Eğer bir yeni politik görüş ortaya atacaksa, onu uzun boylu sessiz düşündükten sonra eğer karşısına güvendiği birisi gelirse, sesli düşünecek bir kişi bulursa, onunla bayağı karşısındaki siyasî hasmıymış, rakibiymiş gibi bir diyalog kurar. Arada bir bağırarak, yüksek sesle sinirlenerek, 'Peki sen buna ne dersin? Senin şu hareketini de ben biliyorum' diye tartışarak fikirlerini daima kontrol eder ve çok iyi düşündükten sonra kesin bir sonuca varırsa bunu açıklar, bu tabiatta bir insan.
Bu vesile ile izin verirseniz ben de bir anımı anlatayım ve sizden bunun yorumunu rica edeyim. Bana bir gün demişti ki, iyi politikacı odur ki, birçok kimseye danışır, fakat gerekli gördüğü zaman bütün o danışmanlarının söylediğinin tam tersini uygulayacak gücü ve güveni kendisinde bulur. Bunu bir nasihat olarak da kabul etmek belki mümkün. Siz bu görüşünü, olayların ışığı altında nasıl yorumlarsınız?
Aslında size söylediği ile benim kendisinde gördüğüm ve teşhis etiğim özellik de birbirini tutuyor. Çok defa benim çapımı aşan konuları görüşmüştür benimle. Ben eminim ki, o benim bu meselelerde kendisine fikir verecek bir kişi olmadığımı biliyordu. Fakat diyalog kurmak için, hiç olmazsa soru sorarak, yahut burada aldanıyorsunuz diyerek bir uyarıda bulunuruz diye benimle bayağı tartıştı. Mesela, Amerikan Dışişleri Bakanı veyahut Rus Dışişleri Bakanı ile konuşur gibi tartışırdı. Aslında benden bir şey öğreneceği için sormazdı bunu. Yani kötü ihtimalle düşündüğü meseleler, konular üzerinde ne gibi reaksiyon gelir. Ne kadar bulursa bende, onu alırdı. Ama yine kendi bildiğini yapacak. Tabiî kendisi varacak karara. Size söylediği şey çok isabetli, sual sorduğu zaman, danıştığı zaman, yapmak için danışmazdı. Kontrol için. Tıpkı elektrik kontrol kalemi gibi. Konuşurken insanlara o kontrol aletini sokuyor, elektrik var mı, yok mu onu kontrol ediyor. Yine aslında kendi verecek kararı.
Belki de kararını vermiş aslında.
Kontrol ediyor. Kendisine çok güveni olan bir kişiydi. Belki Atatürk, İnönü'ye kıyasla cüretkâr, çabuk karar veren, çok daha başarılı devlet kurucu vasfı olan bir kişi. Ama ben sanıyorum ki İnönü, Atatürk'ten daha çok kendine güvenen bir kişiydi. Atatürk bir yerde sorar, dinler ve belki karar değiştirir. İnönü bir defa bir karar verirse kontrolden geçirdikten sonra bu karardan dönmeyen bir kişi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Benim tanıdığım kadarıyla İnönü bir defa politikada gayet sabırlı bir insandır. Zaten bütün hayatında gayet sabırlıdır. Çok düşünür, çok düşündükten sonra karar verir. Çabuk karar veren bir kişi değildir. Belki özel hayatı da öyledir. Herhangi bir konuda hemen bir karara varabileceğini sanmıyorum. İkincisi, yani iç politikada, dış politikada kendi ölçülerine göre bazı kuvvet dengeleri vardı. Kuvvet merkezleri vardı. Bu merkezlere eğer doğru teşhis koyduğunu kabul etmişse, buna inanmışsa o zaman bu dengeyi kolay kolay değiştirmez. Bütün politikasını bu dengeye dayardı. Dengeci bir politika taraftarıdır. Gerek iç politikada, gerek dış politikada radikal hareket etmez, radikal bir karara varmaz. Çünkü dengenin bozulmasından daima endişe duyar bir tabiatı vardır. Bir şeyi yıkmadan yavaş yavaş düzeltme taraflısıdır. Politikada bir karara varırken, hatıralarını yazdığım sırada birçok vesile ile şahit oldum ve oradan öğrendim. Sesli düşünür çok defa. Eğer bir yeni politik görüş ortaya atacaksa, onu uzun boylu sessiz düşündükten sonra eğer karşısına güvendiği birisi gelirse, sesli düşünecek bir kişi bulursa, onunla bayağı karşısındaki siyasî hasmıymış, rakibiymiş gibi bir diyalog kurar. Arada bir bağırarak, yüksek sesle sinirlenerek, 'Peki sen buna ne dersin? Senin şu hareketini de ben biliyorum' diye tartışarak fikirlerini daima kontrol eder ve çok iyi düşündükten sonra kesin bir sonuca varırsa bunu açıklar, bu tabiatta bir insan.
Bu vesile ile izin verirseniz ben de bir anımı anlatayım ve sizden bunun yorumunu rica edeyim. Bana bir gün demişti ki, iyi politikacı odur ki, birçok kimseye danışır, fakat gerekli gördüğü zaman bütün o danışmanlarının söylediğinin tam tersini uygulayacak gücü ve güveni kendisinde bulur. Bunu bir nasihat olarak da kabul etmek belki mümkün. Siz bu görüşünü, olayların ışığı altında nasıl yorumlarsınız?
Aslında size söylediği ile benim kendisinde gördüğüm ve teşhis etiğim özellik de birbirini tutuyor. Çok defa benim çapımı aşan konuları görüşmüştür benimle. Ben eminim ki, o benim bu meselelerde kendisine fikir verecek bir kişi olmadığımı biliyordu. Fakat diyalog kurmak için, hiç olmazsa soru sorarak, yahut burada aldanıyorsunuz diyerek bir uyarıda bulunuruz diye benimle bayağı tartıştı. Mesela, Amerikan Dışişleri Bakanı veyahut Rus Dışişleri Bakanı ile konuşur gibi tartışırdı. Aslında benden bir şey öğreneceği için sormazdı bunu. Yani kötü ihtimalle düşündüğü meseleler, konular üzerinde ne gibi reaksiyon gelir. Ne kadar bulursa bende, onu alırdı. Ama yine kendi bildiğini yapacak. Tabiî kendisi varacak karara. Size söylediği şey çok isabetli, sual sorduğu zaman, danıştığı zaman, yapmak için danışmazdı. Kontrol için. Tıpkı elektrik kontrol kalemi gibi. Konuşurken insanlara o kontrol aletini sokuyor, elektrik var mı, yok mu onu kontrol ediyor. Yine aslında kendi verecek kararı.
Belki de kararını vermiş aslında.
Kontrol ediyor. Kendisine çok güveni olan bir kişiydi. Belki Atatürk, İnönü'ye kıyasla cüretkâr, çabuk karar veren, çok daha başarılı devlet kurucu vasfı olan bir kişi. Ama ben sanıyorum ki İnönü, Atatürk'ten daha çok kendine güvenen bir kişiydi. Atatürk bir yerde sorar, dinler ve belki karar değiştirir. İnönü bir defa bir karar verirse kontrolden geçirdikten sonra bu karardan dönmeyen bir kişi.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Sabahattin Bey, şu âna kadar birçok özelliklerine değinmiş olduk İnönü'nün. Sizce bunların dışında en seçkin saydığınız bir özelliği bir meziyeti var mıdır?
Şimdi gelişigüzel, şu anda aklıma gelen kadarıyla söylemek istiyorum. Çünkü önceden hazırlığım yoktu. Benim İnönü hakkında vardığım yargı şu: Bir defa İnönü için politika bir araçtır. Onun için amaç devlettir. Gençliğinden beri hayatını inceledim, daima birinci plânda devleti gözetir. Kişiler de hepsi birer ağaçtır. Tuğla gibidir, kerpiç gibidir, harç gibidir. Yani devleti kurtarmak için İnönü'nün feda etmeyeceği hiçbir malzeme yoktur. Bu malzemeyi bulamazsa başka malzemeyi kullanır, elindeki malzemeyi atar, Ama birinci amacı, devleti devlet olarak muhafaza etmektir. Bence en ilginç yönü budur İnönü'nün. Ayrıca öyle bir inancım var ki, İnönü'yü Türk devletini korumak için kendisine Tanrı tarafından bir misyon verilmiş adam diye kabul ediyorum. Devletin tek sorumlusu saymıştır, bütün hayatınca, hattâ diyebilirim ki, Edirne'de 2. Ordu'da Topçu Alayı'nda bir Batarya Kumandanı olan Yüzbaşı İsmet Bey'ken de aynı misyon kendisine verilmişti. Ölünceye kadar da bunu muhafaza etti. Nitekim ölümünden bir gün önce, kendine gelince Bu ne biçim hükümet, hâlâ kurulmadı? demiştir. İnönü'yü bu misyondan hiçbir kimse sıyıramamıştır. CHP içindeki çekişmeler hep bu misyoner inanışından geliyor. İnönü Tanrı tarafından Türk devletinin korunmasına, muhafazasına, memur edilmiş bir insandır.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Şimdi gelişigüzel, şu anda aklıma gelen kadarıyla söylemek istiyorum. Çünkü önceden hazırlığım yoktu. Benim İnönü hakkında vardığım yargı şu: Bir defa İnönü için politika bir araçtır. Onun için amaç devlettir. Gençliğinden beri hayatını inceledim, daima birinci plânda devleti gözetir. Kişiler de hepsi birer ağaçtır. Tuğla gibidir, kerpiç gibidir, harç gibidir. Yani devleti kurtarmak için İnönü'nün feda etmeyeceği hiçbir malzeme yoktur. Bu malzemeyi bulamazsa başka malzemeyi kullanır, elindeki malzemeyi atar, Ama birinci amacı, devleti devlet olarak muhafaza etmektir. Bence en ilginç yönü budur İnönü'nün. Ayrıca öyle bir inancım var ki, İnönü'yü Türk devletini korumak için kendisine Tanrı tarafından bir misyon verilmiş adam diye kabul ediyorum. Devletin tek sorumlusu saymıştır, bütün hayatınca, hattâ diyebilirim ki, Edirne'de 2. Ordu'da Topçu Alayı'nda bir Batarya Kumandanı olan Yüzbaşı İsmet Bey'ken de aynı misyon kendisine verilmişti. Ölünceye kadar da bunu muhafaza etti. Nitekim ölümünden bir gün önce, kendine gelince Bu ne biçim hükümet, hâlâ kurulmadı? demiştir. İnönü'yü bu misyondan hiçbir kimse sıyıramamıştır. CHP içindeki çekişmeler hep bu misyoner inanışından geliyor. İnönü Tanrı tarafından Türk devletinin korunmasına, muhafazasına, memur edilmiş bir insandır.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Aslında sizin elinizdeki imkânlar öyle zannediyorum ki, bunun dışında, çok az kimsenin yapabileceği başka şeyleri yapmaya da yardım edecek durumda; değil mi? Binlerce film ve resim var elinizde. Ve bunlar yalnız Atatürk'ün hayatı bakımından değil, Cumhuriyet döneminin...
Cumhuriyet tarihi bakımından da kıymeti ifade eder. Ve onlar sadece bende var. Benim resimlerimin bir hususiyeti, tarihleri vardır ve çekildiği yerler vardır. Ben öyle ansiklopediler, öyle Atatürk resimleri neşreden kitaplar gördüm ki, hepsinde birçok yanlışlıklar var. Bir ansiklopedide 1924'te diyerek Atatürk'ün elinde şapka ile bir resmini koyuyorlar. Daha 1924'te şapka olup olmadığını bilmiyor o ansiklopedinin tertip heyeti. 1924'te Atatürk eline değil, ağzına bile şapkayı almamıştı. Şapka 1925'in Ağustos'unun sonunda Kastamonu'da ağza alındı ve başa giyildi. Dikkatsizliktir. Benim 1926'da çekmiş olduğum ve kitabıma koymuş olduğum bir manevra resmini, bir resmî müessese kalkıyor, 'Çanakkale'de Atatürk' diye koyuyor. Kendilerine söyledim ve sordum. Çanakkale'deki üniforma bu muydu? Ondan sonra ayıldılar. Binaenaleyh resimlerin tarihi çok mühimdir. Ben ona titizlikle dikkat ederim. Benim elimde bugün ikiyüze yakın Atatürk'e ait sağdan soldan topladığım resimler de var. Ama bunların kısm-ı âzamisini tarihlendiremedim. Tarihlendiremediğimden dolayı bir köşede duruyor. Kitaplardan, nutuklardan, hattâ içinde bulunanlara da müracaat ettim vakti zamanında. Onlar dahi unutmuşlar nerede çekildiğini. Ama ben tesadüflerle bazılarını tarihlendirdim, istifade edebileceğim onlardan da. Bende tarihsiz resim yok. Tarihi vesika benim bütün gayem. Ve bir resmi kullanırken tarihini zikrederim. Bende kendi hazırladığım Atatürk'ün hayatına ait bir kronolojik not defterim var.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Cumhuriyet tarihi bakımından da kıymeti ifade eder. Ve onlar sadece bende var. Benim resimlerimin bir hususiyeti, tarihleri vardır ve çekildiği yerler vardır. Ben öyle ansiklopediler, öyle Atatürk resimleri neşreden kitaplar gördüm ki, hepsinde birçok yanlışlıklar var. Bir ansiklopedide 1924'te diyerek Atatürk'ün elinde şapka ile bir resmini koyuyorlar. Daha 1924'te şapka olup olmadığını bilmiyor o ansiklopedinin tertip heyeti. 1924'te Atatürk eline değil, ağzına bile şapkayı almamıştı. Şapka 1925'in Ağustos'unun sonunda Kastamonu'da ağza alındı ve başa giyildi. Dikkatsizliktir. Benim 1926'da çekmiş olduğum ve kitabıma koymuş olduğum bir manevra resmini, bir resmî müessese kalkıyor, 'Çanakkale'de Atatürk' diye koyuyor. Kendilerine söyledim ve sordum. Çanakkale'deki üniforma bu muydu? Ondan sonra ayıldılar. Binaenaleyh resimlerin tarihi çok mühimdir. Ben ona titizlikle dikkat ederim. Benim elimde bugün ikiyüze yakın Atatürk'e ait sağdan soldan topladığım resimler de var. Ama bunların kısm-ı âzamisini tarihlendiremedim. Tarihlendiremediğimden dolayı bir köşede duruyor. Kitaplardan, nutuklardan, hattâ içinde bulunanlara da müracaat ettim vakti zamanında. Onlar dahi unutmuşlar nerede çekildiğini. Ama ben tesadüflerle bazılarını tarihlendirdim, istifade edebileceğim onlardan da. Bende tarihsiz resim yok. Tarihi vesika benim bütün gayem. Ve bir resmi kullanırken tarihini zikrederim. Bende kendi hazırladığım Atatürk'ün hayatına ait bir kronolojik not defterim var.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Efendim, son olarak bir şey sormak istiyorum. Yanılmıyorsam bugün hayatta olan gazete fotoğrafçılarının en eskisi sayılabilirsiniz. Allah uzun ömürler versin. Bugünkü meslektaşlarınıza, gazete fotoğraılarına edindiğiniz tecrübelere dayanarak verebileceğiniz tavsiyeler bulunur mu?
Valla şimdi onlar bizim imkânlarımızdan çok daha fazla imkânlarla çalışıyorlar. Ve içlerinde kıymetli elemanlar da var. Bu meslekte hâdiseyi bilerek resim çekmek en mühimi... Hâdiseyi bilmeden resim çekilecek olursa, maalesef hiçbir şey ifade etmez. Bir resim, beş sayfa yazıyı bir anda silip atabilir. Veyahut daha değerlendirebilir. Hâdiseyi bilerek resim almak lâzım.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Valla şimdi onlar bizim imkânlarımızdan çok daha fazla imkânlarla çalışıyorlar. Ve içlerinde kıymetli elemanlar da var. Bu meslekte hâdiseyi bilerek resim çekmek en mühimi... Hâdiseyi bilmeden resim çekilecek olursa, maalesef hiçbir şey ifade etmez. Bir resim, beş sayfa yazıyı bir anda silip atabilir. Veyahut daha değerlendirebilir. Hâdiseyi bilerek resim almak lâzım.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Efendim, öyle zannediyorum ki Atatürk'ün iktisadî ve sosyal görüşlerini ve uygulamasını sizin kadar yakından bilen ve değerlendirmek durumunda olan başka kimse yok. Uzunca bir süre Atatürk döneminde İktisat bakanlığı yaptınız ve yanılmıyorsam o dönemin İktisat bakanlığında en uzun kalan devlet adamı sizdiniz. Sonra da Başbakanlık'ta yine iktisadî ve malî konulardaki çalışmalarınız ağırlık kazandı. Atatürk döneminde iktisadî politikada en büyük rolü oynamış bir devlet adamı durumundasınız zannediyorum. O bakımından bu konudaki açıklamalarınızın büyük değeri olacak herhalde. Çünkü çok tartışılan bir konu oluyor, Atatürk'ün iktisadî görüşleri... Eğer izin verirseniz sorumu sormadan önce Atatürk dönemi ile ilgili iktisadî araştırmalarda tespit ettiğim bir hususu size nakletmek istiyorum ve bunun bir doğru teşhisle ilgili bulunup bulunmadığını sormak istiyorum. Bu araştırmaların edindiğim izlenime göre, 1920'lerin başında, güdülen iktisadî politika liberal bir anlayış taşıyor, 1929'lara kadar sürüyor bu. 1929'lardan itibaren oldukça kuvvetli bir devletçi politika benimseniyor: 1932'de, devletçilik yumuşatılıyor. Fakat 1935-36 yıllarında daha da kuvvetli bir şekilde uygulanıyor. 1937'de sizin Başbakanlığa geldiğiniz zaman yine değiştiriliyor ve yine siz daha liberal bir politikayı hâkim kılıyorsunuz. Bu teşhis doğru mu efendim?
Tarih bakımından doğrudur. Fakat bu konuyu akla geldiği kadarıyla söylemek istemem. Size tarihleriyle, vesikalarıyla ifade etmek isterim. Çünkü bu mes'ele etrafında çok yanlış fikirler uyanmıştır. Yanlış yazılar yazılmıştır. Gerçek benim gördüğüm gibi tamamen ifade edilmiş değildir. Ve hepsine de tatmin edecek cevap vermek için size ayrı bir konuşmayı yapmayı vâdederim. Bugün müsaadenizle yalnız onun hatırasını ve politika dışında şahsî ihtiyatlarını, hastalığını ve o zamana ait anıları eğer arzu ederseniz size anlatabilirim...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Tarih bakımından doğrudur. Fakat bu konuyu akla geldiği kadarıyla söylemek istemem. Size tarihleriyle, vesikalarıyla ifade etmek isterim. Çünkü bu mes'ele etrafında çok yanlış fikirler uyanmıştır. Yanlış yazılar yazılmıştır. Gerçek benim gördüğüm gibi tamamen ifade edilmiş değildir. Ve hepsine de tatmin edecek cevap vermek için size ayrı bir konuşmayı yapmayı vâdederim. Bugün müsaadenizle yalnız onun hatırasını ve politika dışında şahsî ihtiyatlarını, hastalığını ve o zamana ait anıları eğer arzu ederseniz size anlatabilirim...”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Hitlerle ilgili görüşleri neydi efendim?
Şunu söylemek istiyordu. Bilmem Fransızlar bundan gücenir mi? 'Hitler, işe başladığından itibaren Versay muahedesini yırtmak istiyor. Bu kimin aleyhinedir? Fransa'nın aleyhinedir. Hitler, Versay'da kaybettiklerini tekrar elde etmek için, hazırlanıyor. Erkân-ı Harbiye'nin vazifesi şudur: Onun bu hazırlığını gördükten sonra, bir çaresini bulup memleketine 20-30 sene kazandırmak lâzım gelir. Bunu görmüyorlar. Majino hattının arkasına sinmişlerdir' dedi. Mühim değil mi?
Hitler'in şahsı ve politikası ile ilgili bir tahlili olmuş mudur?
Hitler'i mütecaviz ve müteaddi olarak kabul ediyordu. Hitler'i de Mussolini'yi de hiç tutmazdı.
Enteresan efendim.
Ve Fransız Erkân-ı Harbiye Reisi Gamelin'in şahsını da ifade ederek, Hükümetini ikaz etmesi lâzım gelir, diyordu. Bunu zekâsının ve muhakemesinin bütün kudretiyle devam ettiğini bir defa daha teyit için söylüyorum.
Efendim bu açıklamalarınız benim vaktiyle yine Atatürk hakkında İnönü ile yaptığım bir konuşmayı hatırlattı. Kendisiyle o konuşmanıda daha çok aralarının neden bozulduğu üzerinde durmuştum. İzahını yaparken hastalığından söz etmişti. Ve hastalığından önce böyle akşamları otururduk; şunu yapalım, bunu yapalım diye konuşurduk. Fakat ertesi sabah düşünürdüm, olacak iş değil. Giderdim kendisiyle konuşurdum. Tamam, sen nasıl istersen öyle yap, derdi. Ama hastalığı ilerledikten sonra asabileşti ve kendisiyle bazı meseleIeri görüştüğümde, bu sefer onu ikna etme gücünü kendimde artık bulamaz oldum. Ve böylelikle aramızda bir sürtüşme başlamıştı diyordu. Sizce bu izah tarzı yanlış mı?
Bu sürtüşme mevcut ve açık. Ama sebebi Atatürk'ün hastalığı değil, hastalık sebebiyle Atatürk bunu yapıyor da değildir. İddia ediyorum ki, Atatürk hastalığı esnasında ne idiyse, sıhhatli zamanında da oydu. Sıhhatli zamanındaki görüşleri, muhakemeleri ve kendi iradesine sahip olmak hususları, hastalığı zamanında da tamamiyle berkemaldi, işliyordu. İnönü, Atatürk'ü bu şekilde göstermekle aklınca hem Atatürk'ü koruyor hem de kendisini korumak istiyor.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Şunu söylemek istiyordu. Bilmem Fransızlar bundan gücenir mi? 'Hitler, işe başladığından itibaren Versay muahedesini yırtmak istiyor. Bu kimin aleyhinedir? Fransa'nın aleyhinedir. Hitler, Versay'da kaybettiklerini tekrar elde etmek için, hazırlanıyor. Erkân-ı Harbiye'nin vazifesi şudur: Onun bu hazırlığını gördükten sonra, bir çaresini bulup memleketine 20-30 sene kazandırmak lâzım gelir. Bunu görmüyorlar. Majino hattının arkasına sinmişlerdir' dedi. Mühim değil mi?
Hitler'in şahsı ve politikası ile ilgili bir tahlili olmuş mudur?
Hitler'i mütecaviz ve müteaddi olarak kabul ediyordu. Hitler'i de Mussolini'yi de hiç tutmazdı.
Enteresan efendim.
Ve Fransız Erkân-ı Harbiye Reisi Gamelin'in şahsını da ifade ederek, Hükümetini ikaz etmesi lâzım gelir, diyordu. Bunu zekâsının ve muhakemesinin bütün kudretiyle devam ettiğini bir defa daha teyit için söylüyorum.
Efendim bu açıklamalarınız benim vaktiyle yine Atatürk hakkında İnönü ile yaptığım bir konuşmayı hatırlattı. Kendisiyle o konuşmanıda daha çok aralarının neden bozulduğu üzerinde durmuştum. İzahını yaparken hastalığından söz etmişti. Ve hastalığından önce böyle akşamları otururduk; şunu yapalım, bunu yapalım diye konuşurduk. Fakat ertesi sabah düşünürdüm, olacak iş değil. Giderdim kendisiyle konuşurdum. Tamam, sen nasıl istersen öyle yap, derdi. Ama hastalığı ilerledikten sonra asabileşti ve kendisiyle bazı meseleIeri görüştüğümde, bu sefer onu ikna etme gücünü kendimde artık bulamaz oldum. Ve böylelikle aramızda bir sürtüşme başlamıştı diyordu. Sizce bu izah tarzı yanlış mı?
Bu sürtüşme mevcut ve açık. Ama sebebi Atatürk'ün hastalığı değil, hastalık sebebiyle Atatürk bunu yapıyor da değildir. İddia ediyorum ki, Atatürk hastalığı esnasında ne idiyse, sıhhatli zamanında da oydu. Sıhhatli zamanındaki görüşleri, muhakemeleri ve kendi iradesine sahip olmak hususları, hastalığı zamanında da tamamiyle berkemaldi, işliyordu. İnönü, Atatürk'ü bu şekilde göstermekle aklınca hem Atatürk'ü koruyor hem de kendisini korumak istiyor.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
“Atatürk hareketi inkılâptı, ihtilâl şeydir. Anadolu inkılâbı demek ve doğrusu Türk Millî Kurtuluş Savaşı'na ait Rusçada Aralov'un hatıratında bunları okudum. Bunlar törenlerde demeçler haykıran, hepsinin konuşmalarına, yazılarına duygusallık hâkim muştur. Yani hissî unsur hâkim olmuştur. Lâzım mıdır? Lâzımdır. Çünkü tenkit için zaman tarih içinde gelecek. Tenkit daha sonra. Evvela bu olanı yerleştirelim kaldı ki, onu da yerleştiremediğimiz için bugün tarikatlar da ayakta, mezhepler de ayakta ve bir tarafta laiklik var, bir tarafta malûm işte imam-hatip okulları, şunlar bunlar filân. Bunlardan da pek ürkmüyorum. Çünkü bu din ticareti yapanların zaafı gerçek ve aydın hareket karşısında aşikârdır. Çünkü bunlar yeni hiçbir şey vâdetmez. Ve hiçbir müessese getirmez. Herhangi bir kitapçının vitrinine gidin bugün, çağdaş konular üzerinde vitrinler doludur. Ama İmam-ı Taftazzane'nin dediği de bizim bugünkü Türk toplumuna yol gösterecek ve yeni bir müessese vâdedecek hiçbir şey değildir. Onun için onların bu hareketleri, taşkınlıkları zararlı olur mu? Olur. Ama cehalet muzaffer olmaz. Olsa da geçştirilir, ondan korkmuyorum.”
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
― İnönü Atatürk'ü Anlatıyor