“Astsubay sustu. Drogo ürküntüyle ona bakıyordu. Kalede geçirdiği yirmi iki yılın sonunda bu askerden geriye ne kalmıştı? Tronk, dünyanın bir yerlerinde kendisine benzeyen, üniforma giymeyen, kentte gezinebilen ve akşamları arzularına göre ister yataklarına, ister sinemaya, ister kabareye gidebilen milyonlarca insan olduğunu hâlâ anımsıyor muydu acaba? Hayır, Tronk’un diğer insanlara ilişkin hiçbir şey anımsamadığını ve onun için kale ve iğrenç yönetmelikleri dışında hiçbir şeyin mevcut olmadığını anlamak için yüzüne bakmak yeterliydi. Tronk genç kızların seslerindeki tatlı tınıyı, bahçelerin, ırmakların ve kale çevresindeki sıska ve seyrek çalılıklar dışındaki ağaçların neye benzediğini unutmuştu. Tronk, gerçekten de kuzeye bakıyordu ama Drogo'yla aynı halet-i nahiyeyle değil, o sabit gözlerle, yeni tabyaya giden patikaya, uçurum ve yamaca bakıyor, bakışıyla vahşi kayaları, o gizemli ova parçasını ya da neredeyse tamamen kararmış gökyüzünde hareket eden bulutları değil ulaşım yollarını inceliyordu.
Böylece akşam olurken kaçma arzusu yeniden Drogo’nun yakasına yapıştı...”
―
Dino Buzzati,
The Tartar Steppe