Ortaçağın (14.yy) özelliklerini hayranlık verecek düzeyde ayrıntılarıyla kullanan, ustaca kurgulanmış, okudukça kuşatan ve zekice bitirilmiş bir başyapıt.
Roman, geçimini sağlamak için gezinip oyun sergileyen bir kumpanya grubunun, vebanın kol gezdiği İngiltere'nin bir kasabasında denk geldikleri bir cinayet anlatısını oyun olarak kurgulayıp canlandırırken, seyircinin müdahaleleri ve insani doğaçlamaları sayesinde daha fazla gerçeğe yaklaşmalarını, yetkililer tarafından ortaya atılan hikayeyi sorguladıkça da ortaya çıkan sonuçları ve tehlikeyi anlatır.
***
"Bizimki gibi veba ve kan çağında zavallı bir etten kabuğu nasıl bertaraf edecekleri üzerine tartışmaktaydılar; oysa öyle bir zamandı ki her gün Ölüm için ziyafet günüydü, cesetlerin hiçbir ayrım gözetmeden yollara yığıldığını, arabalarda çürümeye terk edildiğini, üst üste mezar niyetine açılan müşterek çukurlara atıldığını gördüğümüz zamanlardı. Üzerinden birkaç sene geçti ama şimdi burada, kuzeyde yine bir salgın patlak verdi, çok daha güçlü bir tür, kış soğuğu bile onu durduramıyor. Tarlalar işlenmeden kalıyor, çoğu insan açlıktan ölüyor, düşüp kalıyor ve sonra aceleyle gözden ırak köşelere süpürülüyor. Eşkiya çeteleri kırsal bölgeleri sardı, köylüler üzerlerine yığılan iş yükünden kaçmaya çalışıyor, askerler Fransa'yla sürüp giden bitimsiz savaşlardan geriye dönüyor; genç yaşlarından beri cinayetten başka bir şey bilmeyen adamlar bunlar. Bir papazın idaresindeki bölgelerde, halkın yarısından azının hayatta kalabildiğini görürsünüz."
"Ve o zaman anladım ki bu oyun kumpanyasının tüm üyeleri ortada kendilerinden başka kimse yokken bile rollerini oynamaya devam ediyordu. Her birinin kendi repliği vardı ve onları söylemesi bekleniyordu. Bu olmadan ne kendi aramızda ne de koca dünyadaki herhangi bir yerde bir tartışma yürütülebiliyordu. Bunlar belki de bir zamanlar seçilip belirlenmiş rollerdi: Bir muhafazakâr, bir korkak ve müşfik, bir kavgacı, bir özlü sözleriyle mantığın sesi ve bir soyutlama/ahlâk görevlisi."
"Şövalyeler öldürme üzerine kurulu bir sınıftır, çocukluktan itibaren silah kullanacak ve istirap verici acıları azar azar dağıtacak şekilde eğitim görürler. Ama babalarımıza ya da onların babalarına inanırsak, bu eğitimin bir zamanlar amacı vardı; bir şövalyenin amacı zayıfları güçlülerin tahakkümüne karşı korumak ve Kutsal Topraklar'da İsa adına savaşmaktır, bu da onlara ölümün ticaretini yapma ve mal mülk sahibi olma izni verir. Ama belki de babalarımızın babaları da kendi babalarından duyduklarını anlatıyorlardı ve şövalyelerin böyle bir role sahip olduğu doğru değildi; bunu söyleyen belki de izledikleri yöntemleri yumuşatma umudundaki Kilise'ydi, belki de krallar onlara bahşettikleri toprakları açıklayabilmek için söylemişlerdi bunu. Şövalyeler onlar için elzemdi ve bu yüzden kendilerine bir rol bahşedilmeliydi. Her nasıl olduysa, vaktiyle oynayacak bir rolleri olmuşsa da bunu artık yitirmişlerdi, savaştaki rolleri bile yitip gitmişti; yaşadığımız zamanın bize cömertçe gösterdiği gibi, şövalyeler ve onların savaş atları kan içinde debelenip boğazlanırken savaşları artık sıradan insanlar, okçular ve mızraklı askerler kazanıyor. Bu yüzden onlar da yüzlerini işin spor kısmına döndüler ve oyun oynarken öldürebilmek için giyinip kuşanıyorlar."
"Kasabanın ve civardaki arazilerin üstünü örten kar, o soğuk sabahta bana çok huzurlu görünmüştü. Öyle görünmesi tuhaftı, zira nereden bakarsan bak başım yeterince beladaydı ve günahlarım boyumu aşmıştı. Pilatus'un kopyasını çıkarma işini yarım bırakmıştım, izin almadan piskoposluk bölgemin dışına çıkmış, tavernalarda şarkı söylemiş, üzerimdeki kutsal emanetleri zar atarak kaybetmiştim; ayrıca bir kadınla zinaya karışmış ve unvanları ne olursa olsun tüm dini görevlilere açıkça yasaklanmış bir işe girişip gezici bir tiyatro topluluğuna katılmış ve tüm bunlarla Tanrı'yı gücendirmiştim.
Hâlâ açtım, meteliksizdim; ama bir şeyi yaşamak ile onu oynamak arasındaki fark kafamı karıştırıyordu."
"Bir ay yetecek paramız olmuştu oyunun ilk izlenmesinden; yoksul oyuncular için bu sonsuza dek yetecek para demekti. Bazen düşünüyorum da para kesesini liderimiz Martin'in iki eliyle birden tuttuğu o zafer anı, Komünyon ayinini yöneten bir papazın hali gibiydi. Güçlü sahneleri olan, insanları rahatsız edecek ve onları değişmiş halde uğurlayacak bir oyun istiyordu. Hakiki oyun bu muydu? Ve para istiyordu. Bizi ikna etmişti ama bizi buna ikna edebilmek onun rolüydü zaten. Söylediği replikleri ona biri doğaçlama hatırlatıyordu, tıpkı bize olduğu gibi. Güce duyduğumuz hayranlık, kendimizi bu Thomas Wells Oyunu'na mahkûm etmeye itmişti bizi."
"Bir yargıcın gönderdiği kimseye güvenip tek sır söylemem, yargıçlar da papazlar gibidir; hepsi şeytanın tohumu, koyunları yağmalayıp yoksulun kanıyla ziyafet çeken obur kurtlar."
"Şimdi biz seyirciydik, şatonun avlusundaki şövalyeler oyuncu. Sergiledikleri mızrak dövüşü oyunu da kendi yiğitlikleri ve onurlarıydı. Bu şimdilerde insanların pek beğendiği bir eğlence. Yankesicilere ve fahişelere yarayacak şekilde akın akın seyretmeye geliyorlardı. Ama şimdi, belki kendim de bir oyuncuya dönüştüğümden, borazanlar tekrar çalınır ve teşrifatçılar insanlara seslenirken, bütün bunların o dönemin sunabildiği imkânlarda müthiş bir gösteri olduğunu idrak ediyordum. Bizler mesleki anlamda oyuncuyduk ve kendimize uygun gördüğümüz rolleri ödünç alıyorduk. Soyluların ise tek bir rolü vardı fakat bunu sürdürmekte ısrarcıydılar; gerçi kendini beğenmişlikleri, şiddet gösterileri ve papalar ile krallar için pekâlâ harcanabilecek paraların boş yere ortalığa dökülmesi yüzünden söz konusu papalar ile krallar tarafından açıkça kınanıyorlardı. Dominiken papazları sürekli bu etkinlikler aleyhine vaaz veriyor, mızraklı turnuvaları pagan ayini olarak ifşa ediyorlardı ama bütün hitabet becerileri faydasızdı. Aforoz tehditleri de işe yaramıyordu. Onları zenginliğe ve güce ulaştıran bu roldü ve bu role uygun olarak giyinmeli, kendilerini işaretler ve amblemlerle donatmalılardı. Kimseye gösterilmeyen güç ve zenginlik neye yarardı ki?
Sadece körleşmiş mızraklar ya da ucu koruyucu bir başlıkla kapatılmış olanlar kullanılacaktı. Dövüşen şövalye kafasına ya da göğsüne darbe alırsa müsabakayı kaybetmiş sayılacaktı. Atından düşürüldüğü takdirde kendi atını ödül olarak muzaffer şövalyeye verecekti. Yere düşen şövalyeye sadece kendi armasını taşıyan yaveri yardım edebilecekti..."
"Bu oyunculuk meselelerinde yeniyim oyun düş kurmak gibi geliyor bana. Oyuncu hem kendisi hem başka biri. Oyundaki diğer kişilere baktığında, onların kurduğu düşün bir parçası olduğunu biliyor, tıpkı kendisinin de onların düşünün bir parçası olduğu gibi. Sahnenin dışında belki de aklına gelmeyecek olan düşünceler ve sözler bu sayede ortaya çıkıyor."
"Şeytan dünyayı seyredip dururken çok erdemli bir hayat yaşayan bir adama denk gelmiş ve onu yoldan çıkarmaya niyetlenmiş. Aklına gelen tüm tatlı sözleri söylemiş, bütün tensel hazları, yeryüzünün tüm zenginliklerini, şöhreti, toprak hâkimiyetini vaat etmiş. Adam büyük bir sebat göstererek hepsini reddetmiş. Şeytan ne yapacağını bilemez halde kalakalmış, onu oyuncu yapmayı önermekten başka bir şey gelmemiş aklına. Adam bunda bir zarar görmemiş ve kabul etmiş; böylece Şeytan'la mücadelesini kaybetmiş ve ceza olarak ruhundan vazgeçmiş. Çünkü oyuncular başkalarının ruhlarından ufak tefek bir sürü şeyi ödünç alırlar ve bu uğraş sırasında kendi ruhları gevşeyip çözülür, ellerinden kayıp gider; işte o zaman Şeytan'ın o ruhları çekip çıkarması çocuk oyuncağı olur. O zamandan beri de oyuncuların başına gelen budur."
"Dünyada nedenini ve nasılını düşünemeyeceğimiz kadar çok kötülük var. Daha nadir görülen bir şeyi merak etmek ve insanların neden bazen iyilik yaptığını sormak çok daha uygun."