Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
"Sabah gözlerimi sana açarım.
Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.
Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. Ençok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..."
Ahmed Arif (1927-1991) Studied philosophy at Ankara University. His education was interrupted by several political arrests. Published in various literary journals, his poems were widely read due to their original lyricism and imagery influenced by Anatolian folk cultures. He has published only one collection of poetry: Hasretinden Prangalar Eskittim (Fetters Worn Out by Longing/1968) – a volume which has gone through a record number of printings.
Ahmed Arif' in Leyla Erbil'e yazmış olduğu sürgün günlerini, içinde bulunduğu siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve de aşkını dolayısıyla çaresizliğini tüm çıplaklığıyla ile ortaya sergiliyor.
"Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorsun..." S. 4
Aslinda 5 yildizi hak ediyordu, ama Ahmed Arif'in ozellikle sonlara dogru gittikce sancilasan aski hak ediyordu. Is Bankasi Yayinlari bu mektuplari yayinlayarak cok iyi etmis fakat biraz aceleye gelmis bir basima benziyor. Ozellikle o doneme ait surgun, hapis ve entelektuel hayatini mektuplarda gordugumuz kadariyla anlamaya calisiyoruz; halbuki biraz dipnotla o doneme daha da derin bir bakis yakalanabilirdi okur icin. Ahmed Arif'in nasil sevdigine kelime yok; Leyla Hanim'a 'zalim' demesi de oncelikle haksizlik gibi gorunse de bu taraftan bakilinca ovgu gibi bile kalmis. 'Hasretinden Prangalar Eskittim' (kitapta bulunmamasi, en azindan bir sonnot olarak konulabilirdi - mektuplarda siirden parcalar var zira, yine bir eksik yan) efsane bir siir ama Arif'in gercek bir sair oldugunu 'Kara' ve 'Basubadelmevt' siirlerinde goruyoruz. Basimdaki eksikliklere ragmen kesinlikle okunmali, "artik boyle asklar yok" denilmeli. Leyla Hanim'a imrenmeli.
Kitap, Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar ve mektuplarında yazdığı şiirlerden oluşuyor. Keşke Leyla Erbil tarafından da neler yazılmış bilebilseydik. Orhan Veli, Nazım Hikmet ve diğer şairlerin kitaplaşan mektuplarında okuduğumuz gibi tek taraflı bir aşk hissettim. Ahmed Arif çok büyük sevmiş ama Leyla Erbil’den gerekli ilgiliyi görememiş gibi. Ahmed Arif’in üst üste dört mektubuna karşılık bir cevap alışı bunu destekliyor.
‘Şu an yanında olmayı dünyaya bin yıllığına yeniden gelmeye değişmem.’
“Hakikatli dostun muydu, Can koyduğun ustan mıydı, Bir uyumaz hasmın mıydı? Ooof! de, bunlar olsun muydu… De be, aslan karam, De, yiğit karam. Hangi kahpenin hançeri, Saklı hançeri, Yaranda?”(s:196)
''gözleri oğlumun,,, gözleri,,, gözlerinde bulurdum can tılsımımı,,, gözleri hani,,,''
Leylâ Erbil - Üç Başlı Ejderha
Leylim Leylim, aydınımızın ve edebiyatımızın yüzaklarından Leyla Erbil’e, “Şiir Hikayeleri” adlı kitabın yazarı Haluk Oral’ın deyişiyle “hasretin, sevdanın, dağların, umudun ve halkın şairi” Ahmed Arif’in yazdığı mektupları gün yüzüne çıkarıyor. “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıyla şiirimize, edebiyatımıza damga vuran Ahmed Arif, Leyla Erbil’e yönelik umutsuz aşkını, kendisine has deli dolu, bıçkın ama şairane üslubuyla dile getiriyor. Karşılık görmemesine rağmen, ısrarlı sevdasını satırlara dökerken her şeyden, herkeslerden sakınmak istediği sevgilisine “bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin, ayağını attığın yerler deprem görmesin, denizler uslu, vapurlar yollu olsun, ferman et rüzgar beni de alıp oralara atsın” diye sesleniyor büyük şair Ahmed Arif.
Az kaldı ama çok yoruldum artık ! Ahmed Arif 'i çok hissettim. Nasıl bir sevgidir bu? Ve bir kez daha düşündüm tanık olmalıymıydık bu mektuplara? Orhan Veli' nin Nahit'e, Kafka'nın Milena'ya ve Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e duyduğu ölümsüz aşka tanık olmalıymıydık? Mektuplar, yazana mı yoksa yazılana mı aittir? Kim karar verir, özel bir fotoğrafın herkese açık paylaşımına? Leylim Leylimmm! ❤. "Açardın Yalnızlığımda Mavi ve yeşil Açardın Tavşan kanı, kınalı- berrak Yenerdim acıları, kahpelikleri Gitmek Gözlerinde gitmek sürgüne Yatmak Gözlerinde yatmak zindanı. Gözlerin hani?.. Unutamadığım / Ahmed Arif "
başkasının aşk mektuplarını okurken biraz utanıyorum. Bu kitapta utanmak birlikte çok da üzüldüm, bu karşılıksız aşk hikayelerine gıcık oluyorum. Leyla Erbil'le de aram iyi değil zaten.
cook yanlış okunup anlamsız romantize edildiğini düşünüyorum. salt karisiliksiz aska ragmen mektuplar okumuyoruz yani siyasi baskı altında ve sürgün günlerinde hayata tutunma araci ve anlam bulma cabasi.. tabi siz birilirsiniz yine de 👉🏻👉🏻 “Haksızlığa, hakarete dayanamıyorum. Türk Siyasi Tarihi'nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep! Ama hepsi, heeepppsssiiii seni bulduğumdan beri boş, manasız ve yazık.”
"Zihnin özel yaşamında hiçbir şey kesin, hiçbir şey sabit değildir." Rosalind Coward
Bir aşk var ve o aşkın tarafları da sadece zihnin özel yaşamında aşık... İçselleştirilmiş ve su gibi bir ihtiyaca dönüşmüş bir yazma arzusu hissediyorsunuz Ahmet Arif'te. Belki de aşk her şeyi ama her şeyi konuşabildiğin yazabildiğin birinin olması...
Hani bazen nasıl tarif edeceğinizi bilemediğiniz sadece size ait olan güzellikler yok mudur hayatınızda? Genel tanımlara giremez, başkasının anlamasına gerek duymadığınız kadar güzeldir ya hissettikleriniz.
Ahmet Arif, Leyla Erbil'e mektuplar yazar. Durmadan yazar, birini gönderir diğerine başlar. Bazen cevap dahi beklemeden yazar... Cevap gelmeyince bazen kızar, bazen kıyamaz kızmaya bile kıyamaz. Söylediklerine üzülür. Düşün... düşün... üzülür.
Bir rüzgar eser de, o tatlı tatlı esen rüzgarın neyi alıp götüreceğini bilmeden esmesine kapılan bir yaprak vardır ortada. Durur takılmak ister bir başka yaprağa, direnir; ama sonra dayanamaz yine uçar gider, kapılır... Yani şimdi "rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek" bunu biliyorsunuz da üstelik. Leyla bir yaprak. Ahmet de amaçsız rüzgar.
"Bekle dedi gitti ben beklemedim o da gelmedi ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi..." Özdemir Asaf
bence bu şiir de mektup kitabın sonsözü olabilirdi pekala.
keşke Leyla Erbil'in cevaplarıni da okuyabilseydik. ama böyle bir aşk, kafa karışıklığı, idare etme halleri... çok zor çok. sevdiğin insanin evlenme haberi, buna karşın hala orada olsaydım çiçek yollamayı düşünmesi. eskiden sevgi gerçek sevgiydi. Ruhu şad olsun.
Pek okuduğum bir tarz değil o yüzden biraz önyargılıydım açıkcası ama tek taraflı okunmasına rağmen akıcıydı. Keşke Leyla Erbil'in mektuplarını da okuma şansımız olsaydı.
Sus, kimseler duymasın. Duymasın, ölürüm ha. Aydım yarı gecede, Yeşil bir yağmur sonra... Yağıyor yeşil.
En uzak, isimsiz ve kimselersiz, O çocuk yıldızlarda duyuyor musun? Bir Stradivarius inler kendi kendine, Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil. Önce bendim diyor ve sonra benim Rüzgarıdır saran gökyüzlerini, Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları Ölümsüz, güzel ve mağrur. Tenimi, tüylerimi sarmada şimdi Kendi rüzgâriyle vurgun. Sarıyor yeşil.
Rüya, bütün çektiklerim Rüya kahrım, rüya zindan. Nasıl da yılları buldu Bir mısra boyu maceram. Bilmezler nasıl aradık birbirimizi İki kayıp hasret, iki parça can. Çatladı yüreği çakmak taşının, Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde Çağlardır boğulmuş bir su. Ağıyor yeşil.
Yivlerinde yeşil güller fışkırmış, Susmuş, bütün namlular. Susmuş dağ, susmuş deniz. Dünya mışıl-mışıl, uykular derin. Yılan su getirdi yavru serçeye, Kısır kadın maviş bir kız doğurdu Memeleri bereketli ve serin. Sağıyor yeşil.
Aydım ki yarı gece, Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir resim Ve Sezar, bir isim, harabelerde... Ama yüzük kaşı sanki Koca Kartaca. Hani kibrit suyu vermişlerdi üstüne, Bak nasıl alıyor yiğit Kara göklerin altında. Alıyor yeşil.
Vurur dağlardan dağlardan, Atmacamın çalkara, yalın gölgesi. Kuş vurmaz, tavşan almaz ama dipdiri Köpek balıklarıydı nasibi. Bak Tiber, saygılı, suskun, Bak nilüfer dizisi zinciri. Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır. Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi, İlk yiğit erkeği Spartakusun. Susuyor yeşil.
Sus, kimseler duymasın, Duymasın, ölürüm ha. Aymışam yarı gece, Seni bulmuşam sonra. Seni kaburgamın altın parçası. Seni dişlerinde elma kokusu. Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Ruhum. Mısrâ çekiyorum, haberin olsun Çarşıların en küçük meyhanesi bu, Saçları yüzümde, kardeş, çocuksu, Ah, derimin altında o ölüm namussuzu. Ahmedin'in işi ilk rasgidiyor. İlktir dost elinin hançersizliği... Ağlıyor yeşil.
Gerçek şairlerin mektupları da şiirdir. Leyl’in kelime anlamı “gece” demek, Leylâ’nın kelime anlamı “Ey Gece”. Leylim, gecem...
“Sana güven ve sevgim, gerçekten matematiğin değil; şiirin diliyle SONSUZ...” “ Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım.” “ Ben ki 29 yaşındayım. Ama binlerce yıldır seni arıyor, hasretini çekiyorum.” “ Bin yıl bahar içre ömrünü sürsün, Seni doğuran ana.”
Delilik noktasında aşık bir adam, Ahmed Arif... Bu aşka dostluğuyla karşılık veren bir kadın, Leyla Erbil... Leyla Hanım'ın mektupları kayıp ama Ahmed Arif'in yazdıkları bize dönemin sanat ve siyasi ortamı hakkında ciddi bilgiler veriyor. Gerisi ise, karşılıksız ama büyük bir aşk... Yine, karşılıksız olduğu için bu kadar büyümüş bir aşk diye düşündüm açıkçası. Çünkü, yaşasın platonik/karşılıksız sevenlerin onurlu mücadelesi. =)
Aşkı, fikri işgal eden bir eylem gibi gören, ölümü suskunluğa gitmek olarak niteleyen bir şairin dostu, aşkı Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşan kitap için söyleyebileceğim ilk şey "merak uyandırıcı" olması. Yaşadığı dönemin toplumsal olayları ve edebiyat dünyası, Arif’in aşk anlayışı, dili, üslubu üzerine daha çok okumak istiyor insan.
Ahmet Arif'in yazdığına göre, Leyla Erbil, şiirini en fazla anlayandır. Belki biraz da bu yüzden en fazla sevdiğidir de Leyla Erbil ama o, Erbil’i çok sevdiği şiirinin de üstünde tutar. Ahmet Arif’in, şiirlerini düzeltmeye, eleştirmeye yetkin saydığı tek kişi Leyla Erbil'dir. Erbil ve kendisinden gayrı hiç bir şairi şair olarak tanımaz. Bu yüzden zaman zaman Erbil’e ustam diye de hitab eder. Arif de aslında Leyla Erbil’in ustasıdır. Eleştirmesi ve düzeltmesi için o da şiirlerini ve hikayelerini Arif’e gönderir.
Ahmet Arif edebiyatı, şiiri ve aşkı konusunda söz ederken narsizm kokusu aldığımı da söylemeden geçmeyeyim.
Tıpkı Leyla Erbil gibi Ahmet Arif'in de, sadece üslubunu değil kendi dilini de oluşturduğunu düşünüyor insan okurken. Dilleri, öfkeleri birbirine denk düşmüş bu iki insanın edebî anlamda birbirlerini tamamlamaları, desteklemeleri çok şaşırtmıyor insanı. Keşke aşkları da karşılıklı olsaydı bu iki sıra dışı edebiyat insanının.
“LALİKOM”, Leyla için türettiği lakap, Türkçe, Kürtçe ve Zazaca’dan ürettiği bir ünlemdir. Kendince dilsizciğim diye çevirir Türkçe’ye bu ünlemi ve sanırım mektuplarına çoğu zaman cevap alamadığı için bu ünlemi kullanır. Anladığım kadarı ile Arif de Erbil gibi sözcük türetmeyi pek sevmiş. Hiltonomam hanımlar mesela. Ya da acışnak: acıda yitmek. Ya da terketmek anlamında terklemek. Mektuplarda sıkça Arapçadan, Farsçadan gelen ve sık kullanılmayan sözcüklere rastlamak da mümkün.
Şiir seven biri olarak, mısraların şair dilinden bir çırpıda döküldüğü yanılgısına kapılırım sık sık. Elbette böyle olanları da vardır ama Ahmet Arif'in sıra dışı sözcük ve deyimleri ne kadar ince hesaplarla ve büyük bir özenle zamana yayarak seçip bir araya getirdiğini görüyor insan bu kitabı okurken. Belki de bu kadar seçici ve iddialı olduğu için az üretmiştir diye düşünüyor insan. Arif'in kendi dili ve üslubu anlaşılmasını zor kılıyor olabilir tabii ki. Kendi ufak sözlüğünü yaratmış bir şairin, yazdığı yıllardaki yaşamını, geçmişini, fikir dünyasını bilmeden, tanımadan şiirlerini anlamak, hissetmek ne mümkün?
Ahmet Arif'in karıştığı yayıncılık ve edebiyata ilişkin polemikleri ayrıntılı bir şekilde okumak isterdim. Belli ki, bu iki insanın sıra dışı dostluğu gerek edebiyat camiasında gerek ortak arkadaş çevrelerinde epeyce fırtınalar koparmış zamanında. Kitabın önsözünde belirtilen Refik Durbaş'ın hazırladığı “Ahmet Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu” isimli kitabın en azından bu polemikler çerçevesinde 50'li yılların edebiyatını da az çok açıklamış olacağını umuyorum. Okunmaya değer bir kitap gibi duruyor. Ahmet Arif'in ahlâk, dostluk, sevgi ve aşk üzerine hislerini ve düşüncelerini daha ayrıntılı olarak öğrenmek de mümkün olabilir bu kitapla belki de.
Arif, Erbil'e kızım, kız kardeşim, sevgilim, ustam, Leylim diye seslenmiş mektuplarında. Aşkı çok farklı yaşadığını görüyor insan okurken. Toplumsal ahlak ve burjuva aşkı gibi meseleler ile ilgili öfkesini okurken hiç yaşamadığım Arif'ce aşkı daha çok merak ettim doğrusu ben. Eşini büyütmeyi, çoğaltmayı başaran bir aşk olduğu kesin.
Keşke Leyla Erbil'in cevap mektuplarını da okuma şansımız olsaydı. Hem o zaman belki kitapta anlatılan bazı şeyler de havada kalmazdı.
Sevdiğine seslenirken "üşürsen soğukları, hastaysan mikropları bana ilet" diyen bir şairi sevmeyen olabilir mi acaba diye sorası geliyor insanın.
Ağzı bozuk bu şairi daha bir başka sevdim mektuplarını okuyunca. Leylim Leylim okuması kolay, merak uyandırıcı, insanın içini de ısıtan mektuplardan oluşan çok güzel bir eser. Atlamayın. Ahmed Arif’in, özel bir hikayesi olan “33 Kurşun” isimli şiirini kendi sesinden dinlemeyi de ihmal etmeyin bence. Bu şiirin hikayesini okumayı da.
Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı mektuplarını okurken duygulanmamak elde değil. Şiir tadındaki bu arşiv 1950 li yılların siyasi döneminindeki yaşamı da anlamamıza ışık niteliğinde. Keşke mektupların cevabı da olsaydı
Öyle olacak elbette. sen osun çünkü. O, şair dost en sevgili ve en kardeş... Başka türlü olamaz... S:3
Gözlerini öperim. o güzel burnuna yıldızlarca öpücük... s:9
Sevmek kelimesini soy, çırılçıplak karşına al da öyle düşün. ''yazma! sevme!'' ne demek? beni, zorla adi, boş, manasız, kendi kendine ihanet eden bir serseri haline getirmeyi nasıl düşünebildin? S:15
Ne olursa olsun Leylâ bunlar mühim değil artık benim için. Benim için yalnız sen mühimsin. Bana kim ne derse desin hatta bir kıza bu kadar ehemmiyet ve kıymet verdim diye bana kızanlar bile olsa, aldırmayacağım ama sen ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol. Sen Leylâ bana geldikçe sana ihtiyacım olacak. Senden başka hiçbir isteğim yok. Sen Leylâ bana her şeyi, her şeyi unutturabilirsin. Seni, bu muazzam aşka lâyık gördükçe ben, her şeyi yenebilirim Leylâ... Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez. S:24
Demek iyi dostların yok artık oralarda? Boş ver, siktir et o yüreksizleri, yaşamayanları... Sen onların hiçbirine muhtaç değilsin. Aksine daha önceleri dost sandıkların olduysa, sen onlara erdemler, ruhj zenginliği ve o müthiş dünya sevgisini verdin. S:45
18 mayıs 1955 mektubu ***
sayfa:59 ***
Başın, dişin ağrımasın, için bir garip burkulmasın da, nerede olursan ol! yeter ki yaşa. S:67
Ben bütün bu -belki de manasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor,kandırıyorsun. S:69
Bu bok hengamede, bu deliler aptallar, eşşekzadeler ve kısırlıklara rağmen sen varsın. Sen yaşıyorsun. Veyl onlara ki seni tanımadan ölüp gitmişler! Veyl ! Hala da tanımayanlara. Gözlerinden öperim canım. S.71
Dünyanın bütün şehirleri onların olsun, tek sana yakın olayım. S:75
Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz yangınlığımız için yazıyoruz. S:84
Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini... S:135
Seni seviyor, seviyor, seviyorum. kız, köpür, itele ve kus hatta dilersen. SEVİYORUM. Başkacada yokum. yahut başkacada var isem seni sevdiğim için, senin yüzün suyu hürmetinedir. S:166
Öyle seviyorum ki üstüne yar sevemem. Öyle seviyorum ki senden gayri hiçbir nen, hiçbir kavram olamaz,tutamaz beni.Seni, bugüne dek sevdiğim, iş-dert edindiğim, hiçbir kimseye virgül, hiçbir düşünceye benzetemem. seni, senden gayrı, hiçbir nenle ölçemem, mukayese edemem ve sana yalan söyleyemem. S:172
Derkenar: Sana kırgın, sana dargın, alınmış da değilim. Bütün kahrım kendime. sakın üzülme. yalvarırım üzülme.
Ben, senin için, ancak her şeyimi, bütün mevcut kıymet hükümlerini ve canımı feda etmekle belki biraz hafiflemiş olurum. Yine de ödemiş, karşılık vermiş olamam… Bu, hem çok acı, hem de şaheser bir ruh hali. Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır… Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, insan ediyorsun, yaşatıyorsun… * Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. * Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. * Sana yakın, sana layık ve hele hele ‘senin’ olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek insandan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl martıdan sıcak, uçan uzak martılardan daha sevimli, imzası uçan kuş, kendisi insan sevgilim.Kıyma ban, sensiz edemiyorum. * Ben ki değil yalvarmak, kimselere rica bile etmedim. Bak, sana nasıl yalvarıyorum. Bu, senin, hiçbir peygambere, hiçbir kahramana kısmet olmayan büyüklüğünden… Güzelliğinden… Kutlu ve saygıya layık oluşundandır. Yoksa, yalvarırım inan, kompliman, teselli vesaire değildir. Dediğim gibi, beni bırakma. Yoksa başımı belaya sokarım diye asıl ben korkuyorum. * Ne kadar özledim bilemezsin. Hep, aklımda ve hülyamdasın. Yalnızlığımı bir dolduruyorsun ki sana mı, seni yaratana mı teşekkür edeyim bilmiyorum. * Elim erse, ayağım tutsa, seni bütün cihanın görebileceği bir kuleye çıkarır ve bağırırdım: ‘İşte, insan buna derler! Böyle olmağa çalışın!’ İki milyar beş yüz milyon âdem evladının seni tanımalarını, öğrenmelerini istiyorum, anlıyor musun? * Dellenicem Leylim. Bir delensem gerisi önemsiz belki. Ama bunun sanısı korkunç. Böyle şey olabilir mi? Bir canda iki can yaşamak. Mutlak bir çözüm yolu var bunun. Anlat bana. Senden bir şeyler ummak… Umutların en olmazı da bu belki. Saçmaladım gene. * Ben bütün bu -belki de manasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun. Bu bakımdan gelmiş geçmiş âdemoğulları içinde şüphesiz en şanslı durumdayım. * İlk sen mağlup ettin beni. Ayaklarım yere bastı, ufkum, evren açıldı. Yazabiliyor, peşimden genç istidatları götürebiliyorsam, hep bundan. * Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm. * İnsan ya muhtaçlık, mecburluk olmadan sevmeli yahut da benim senin gibi amansız, vurgun… * Ölüm bile getirsen güzelsin ömrüm. İnan bana, bütün yüreğimle söylüyorum bunu. * Salt sana inanıyorum. Kıvancım, gururum senden canım. Ne güzel şey senden gayrısını tanımamak, takmamak! * Elbette ki önce sen! Nem var ki başka! Ha, neyini mi merak ederim? Serçe parmağındaki tüyden, kulak memendeki tatarcık ısırığına, düşlerine, esnemene, şıpıdık terlikle mutfaktan çıkışına kadar nen varsa! * Gözlerinden, gözlerinden öperim Bir umudum sende Anlıyor musun? * Sen aklıma gelende başım dönüyor. Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. * Düşünlerim, duyularım önünde bir barikatsın ki, hiç aman vermez. Ne olucam, anlatabildim mi ki? Örneğin boğazımdaki lokmada, yudumladığım suda, arşınladığım kaldırımdasın. Allah gibisin, şıp diye bitiverirsin içimde. Zevkli mi bilmem, sen söyle. Hep senin anlamın, varlığın, hayalin peşinde sürüklenmek. Bildiğim bir şey, gerçekten yaşadığımı seninle duymamdır. * Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep. * Her kadında bir Kleopatra damarı vardır. Her erkekte de bir Sezar ahmaklığı… * Hiçbir düşün, hiçbir erek senin kadar beni ilgilendirmedi. Beni çarpmadı. * Senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yar, arkadaş… Hepsi. En çok da en ilk de Leylasın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini… * Seni sevmenin büyüklüğü başımı döndürüyor. Kalbim çatlayacak handiyse. Önünde diz çöker, önce parmaklarını, avuçlarını, sonra sonra, hüngür hüngür, yüzünü, saçlarını öperim. * Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten. * Şimdi burada güzel bir şafak. Gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. Sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum… Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. Ve sen geçersin içimden. Bitmek bilmezsin. * Sana, senin yüzün suyu hürmetine katlandığım, dayattığım bu “dünya adlı gezegene” layık olucam. Ve dünyamızın kocaman bağrına senin adını, cehennem ateşinden harflerle yazacağım. * Üşüme! Nolacaksa olsun. Tanrının ve ilkel çağların bütün karları, buzulları, sökülüp gelsin. Üşüme canım! Ölürüm. Üşür gibi olan neren, nen varsa öper öper öperim. * Hastalığa, mikroplara senin hayalınla dayatıyorum. Fizyolojik bir yapı olarak öteki insanlardan bir ayrımım yok. Lakin dünya dünya olalı kimselerin benim gibi sevdiğini ve sevebileceğini sanmıyorum. İnandığım en kesin gerçek bu canım. Beni ben eden de bu. Başkaca yokum. * Boyuna kaçtın benden. Hep seni yatağa atmayı kurduğumu, tertiplediğimi sanıp kaçtın. Oysa bunu değil seninle, kerhane karısıyla bile karşı tarafın en az benim kadar arzu duyması halinde yaptığımı biliyordun. Koca, okyanus yüreklilerin kaldırabileceği koca bir sevdayı, diyelim bir saatlik et-ter-acı-diş-dil-dudak alışverişiyle söküp atmanın mümkün olduğunu nasıl düşünebiliyorsun hala? Böyle tuttukça da bir çözüme varacağını ummam. * Seni seviyor, seviyor, seviyorum. Kız, köpür, itele ve kus hatta dilersen. Seviyorum. Başkaca da yokum. Yahut başkaca da var isem, seni sevdiğim için, senin yüzün suyu hürmetinedir. * Bu kadarı mümkünsüzü, çaresizi, dünya, “dünya” olalı, böyle benzersiz ve tek olanı, görülmüş mü ki sevdanın? Gene de bildiğin ve belki de şaştığın halde, sıkılıyor, usanıyorsun, sevdiğimi söylememden. Beni vurduğun ve galiba ölüm yaraları açtığın yönüm de bu işte. Bense anlatmak, kafana, yüreğine, derinin altında dolaşan asıl ölümsüz rüzgârına işlemek istiyorum: Öyle seviyorum ki üstüne yar sevemem. Öyle seviyorum ki senden gayri hiçbir nen, hiçbir kavram olamaz, tutamaz beni. Seni, bugüne dek sevdiğim, iş-dert edindiğim, hiçbir kimseye, hiçbir düşünceye benzetemem. Seni, senden gayrı hiçbir nenle ölçemem, mukayese edemem ve sana yalan söyleyemem. Seni, sana rağmen hiçbir eyleme zorlayamam. Arzum ne olursa olsun, dilerse ecele derman olsun, seni, salt kendim için, senin -diyelim istemeyerek katıldığın- yüreğinde yaşamayan bir duyuya götüremem. * Seni düşünebilmenin büyüklüğü ve tadı, hiçbir zumla, hiçbir ölüme baş eğmez. Seninin… Başkaca yokum.
Bu nasıl dil kullanmaktır yahu? Türkçeyi, yer yer Kürtçe Zazaca kelimelerle arşa çıkarmış, enfes bir üslup. Aşkını anlattığı cümlelerde yahut ölümden bahsederken kelimelerin bıçkınlığı mest edici. Şiirden gayrısını beceremem diyor da mektupları da şiire çalıyor. Öyle Leyla!
Gelgelelim mektuplara. Lovebombing, manipülasyon, benmerkezcilik, ajitasyon dolu mektuplardı bana göre. Buram buram narsisim kokuları eşliğinde, TOKSİK bir aşk ilişkisi olarak OKUMLADIM. ''Belki de atavik bir alt-duyu kalıntısı. Mağara devrinden kalma bir “erkeksilik”.'' EVET ÖYLEYDİ valla.
Leyla Erbil arada bizimkini terslemiş belli, mektuplarda anlaşılıyor, Ahmedin serzenişi karşılık verişi sonrasında bundan utanmış sıkılmış gibi görünüp onu ne kadar sevdiğinden dem vurup kendini bir de affettirmeye çalışması...... UY HAVAR!!!
Ahmed Arif büyük bir şair. Leyla Erbil'e olan aşkı ise çok daha büyük. Gerçekten insan sorguluyor böyle bir sevgi olabilir mi diye. Ahmed Arif, Leyla'ya mektuplarında sevgilim, leylim, dostum, canim, kardeş, dost diye hitap ediyor. Ahmed için Leyla herşey. Kitap içerisinde Leyla Erbil'in mektupları yer almıyor. Sadece Ahmed Arif mektupları yer alıyor ve yazdıklarından zaten aşkının karşılık bulmadığını kolaylıkla anlıyoruz. Okunması gerekiyor. Özellikle Ahmed Arif'in şiirlerini seviyor iseniz kesinlikle okumanız gerekir. Ben keyif alarak, yeri geldi üzülerek okudum. Ama iyi ki okudum. Bu ikinci okuyuşum oldu. Bir kaç sene sonra yine okuyacağım . . :) Keyifli okumalar.