Daha çok “Babalar ve Oğullar” kitabıyla tanınan Rus yazar Turgenyev’in, ölmeden önce yazdığı son kitap olan Klara Milic’e, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sında rastlamıştım. Kendini Klara’ya benzeten Raif, Turgenyev’e hayranlığını kitapta şu cümlelerle anlatıyordu: “Turgenyev’in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. “Klara Miliç” ismindeki hikâyenin kahramanı olan kız, oldukça saf bir talebeye âşık oluyor, fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden, böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla, müthiş iptilasının kurbanı olup gidiyordu. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. İçinden geçenleri söyleyememek, en kuvvetli, en derin, en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum.” Raif’i günlerce sarsan bu kitabın bana olan etkisinin de bundan aşağı olmadığını belirtmeliyim, şayet kitabı okuyalı neredeyse 1 ay olmasına rağmen hakkında konuşacak gücü kendimde yeni yeni buluyorum.
—
Kitabın ana kahramanlarından Yarov Aratov, içine kapanık ve sakin mizaçlı genç bir adam. Arkadaşının ısrarıyla gittiği bir etkinlikte Klara Milic’le göz göze geliyor ve bu genç kadının tavırlarındaki, bakışlarındaki bir şey onu derinden etkiliyor. Bir sonraki karşılaşmalarına dek bu anı hatırlayamayan Aratov için ikinci buluşma anının korkutucu olduğunu hissedebiliyorsunuz. Çünkü Klara’nın karakteri daha karmaşık, aynı anda hem içe dönük, hem cesur. Bir yandan oldukça hareketsiz ve katı görünürken, öte yandan sahnede bir romansı herkesi etkileyerek söyleyebiliyor. Ve bu genç kadın, bir anda Aratov’a, bugüne dek kadınlardan uzak durmuş, sevilebileceğini ve sevebileceğini bir an olsun düşünmemiş bu adama, buluşmak için bir tezkere gönderiyor. Kendisiyle dalga geçildiğini düşünen Aratov, buluşmaya tüm kalkanlarını kuşanıp gidiyor ve Klara’nın kalbini kırıyor. Kendi içinde oluşan duygulara öfkesi, Klara’nın intihar haberini duyana kadar yerini gerçeklere bırakamıyor.
—
Bu noktadan sonra gerçekleşenler -Aratov’un kabuklarından arınması, aşkını bir ölümle kabullenmesi ve bu bitişi kabullenmeyip bir başlangıç olarak kabul etmesi- ile kitabın “sevgi” odağındaki tehlikeli ilerleyişi hızlanıyor. Zehirle edilmiş bir intiharın diğer sevgiliyi de yanında götürmesi ile Romeo & Juliet’e yapılan atıf sevgiyi, Shakespearevari bir aşka dönüşüyor. Kitabın sonları bana yıllar önce okuduğum “The Yellow Wallpaper” isimli öyküyü hatırlattı (onun da benzer şekilde etkisinden çıkamamıştım, bugün hala ilk günkü gibi hatırlarım ve herkese öneririm). Size tam olarak hangi cümlede, hangi olayda içinizde o yumruk büyüyor, nerede boğazınız düğümleniyor anlatamam; ama kendinizi kitaba bırakırsanız sizi de elinizden tutup bu yarı karanlık aşkın içine sürükleyebileceğini söyleyebilirim. Onu alın, kitaplığınıza koyun ve size sesleneceği zamanı bekleyin. Sizinle konuşursa ve dinlerseniz, eminim çok seveceksiniz.