Uzun ve yorucu bir okuma süreci oldu benim için, neredeyse iki ayda bitirdim. O da yeni yıla elimde yarım kitap olmadan girmeliyim inadıyla, son iki haftadır her akşam yirmi-otuz sayfa ödev gibi okuyarak tamamladım. Bunun sebebi, tarihle aramın iyi olmaması dışında, kitabın dilinin hiç akıcı olmaması; üniversite ders kitabı niteliğinde okunabilecek, tarihsel bakış açısını -düşünme biçimini- yöntem olarak vermeye çalışan bir metin olması. Kitabın girişi, uygarlık, kültür ve uygarlıklar kavramlarının açıklamasıyla başlıyor, yaklaşık yetmiş sayfa. Uygarlık; uzun zaman boyunca, belirli bir coğrafyada, maddi hayat, toplumsal örgütlenme ve zihniyetlerin birlikte oluşturduğu bir bütün olarak; kültür ise uygarlığın ifade alanı olarak, uygarlıklar da farklı ritimlerle eş zamanlı olarak işleyen evrensel ilerleme anlatısı olarak tanımlanıyor. Devamında iki bölüm var: Avrupalı Olmayan Uygarlıklar ve Avrupa Uygarlıkları. İlk bölümde Avrupa dışı uygarlıkları incelerken özellikle coğrafya, maddi üretim biçimleri, ticaret ağları, nüfus ve toplumsal yapılar üzerinden değerlendiriyor. Bu bölümde Uzak Doğu ülkeleri bölümü kısmen iyiydi ancak Orta Doğu - İslam Dünyası ve Kara Afrika olarak adlandırdığı uygarlıkların veriliş tarzını biraz garipsedim. Mesela sömürgecilik kavramını ele alırken, uygarlıklar arası temasın teknik ve kurumsal aktarımından; eğitim, sağlık, kamu, dil "kazanımlarından" bahsedip, sömürgeciliği uygarlıkların yapısal gelişiminde işlevsel bir süreç olarak değerlendirmesinin ardından, bu kavramın şiddet ve zorla el koyma boyutuna dair de, "uygarlıklar" tarihine yakışır bir cümle olsun yazmasını beklerdim. İkinci bölüm, Avrupa uygarlıklarında ise anlatının ağırlığı diğer bölümün aksine şehirleşme, ekonomik faaliyetler dışında bilimsel ve siyasal düşünceler; özgürlük, hümanizm, liberalizm, kapitalizm, ırklar sorunu... kavramları üzerinden Avrupalı uygarlıklarının ilerleyişini hem yapısal hem de düşünsel düzlemde ele alıyor- bu bölüm benim için çok bilgilendiriciydi. Ben kitabı alırken uygarlıkları şekillendiren büyük kırılmaları- savaş, göç, siyasi dönüm noktaları- olaylar üzerinden ilerleten, tarihsel bir anlatımla karşılaşmayı bekliyordum ancak tarihe daha kavramsal ve bütünsel bir bakış açısıyla karşılaştım. Konuyla ilgili olanlar için daha kolay bir okuma süreci olabilir.
Herkese keyifli okumalar.
Düne ait bu olaylar, şimdinin dünyasını hem tek başlarına açıklamakta, hem de açıklamamaktadırlar. Aslında şimdiki zaman, çok daha eski deneylerin, farklı derecelerdeki uzantısı ol maktadır. Şimdiki zaman geçmiş yüzyıllardan, hatta "insanlığın günümüze kadar yaşadığı tarihsel evrim"in tümünden beslenmektedir. Hepimizin kendiliğinden bir şekilde, bizi çevreleyen dünyayı yalnızca kendi hayatımızın çok kısa süresi içinde ele alma ve dünya tarihini her şeyin (savaşlar, çarpışmalar, zirye toplantıları, siyasal bunalımlar, devrim günleri, devrimler, ekonomik düzensizlikler, fikirler, entelektüel ve sanatsal modalar) birbiri ardına geldiği veya birbirine çarptığı hızlı bir film gibi görme eğilimine sahip olmamıza rağmen, şimdiki zamanın böylesine bir yaşanmış zaman boyutunu içermesi size saçma gelmemelidir.
Buna karşılık insanların hayatının, bu filmde yer almayan birçok başka gerçekliği içerdiğini fark etmekte güçlük çekmeyeceksiniz; içinde yaşadıkları mekân, onları hapseden ve varoluşlarını belirleyen toplumsal biçimler, bilinçli veya bilinçsiz olarak uyulan ahlak kuralları, dinsel ve felsefi inançlar, onlara özgü uygarlık. Bu gerçekliklerin ömrü bizimkinden uzundur ve hayatımız süresince bunların baştan sona değiştiğini görmeye çoğu zaman fırsatımız olmamaktadır.
Bir kıyaslama yapmak gerekirse, çevremizdeki fiziksel dünya -dağlar, nehirler, buzullar, kıyılar-, kesinlikle biçim değiştir-mektedir. Öte yandan, bu evrim o kadar yavaştır ki, hiç kimse onu, uzak bir geçmişe atıfta bulunmadan, bizim gözlemimizin sınırlarını aşan bilimsel inceleme ve ölçümler olmadan, kendi gözleriyle fark edemez. Ulusların, uygarlıkların hayatı, psişik veya dinsel tutumlar, aslında görünüşte daha az bir değişmezliğe sahiptir, ama insan kuşakları birbirlerini izlerken, onlar da fazlasıyla değişmektedir. Bu durum, hayatımıza eklenen ve dünyayı biçimlendiren bu derin güçlerin önemini azaltmak yerine artırmaktadır.
Böylece, yakın bir geçmişle, az veya çok uzak bir geçmiş, şim-diki zamanın çoğulluğu içinde birbirlerine karışmaktadır; yakın bir tarih bize doğru hızlı adımlarla koşarken, uzak bir tarih bize yavaş adımlarla eşlik etmektedir.
Bu uzak tarih, bu teletarih (tele: uzak) bu programın ikinci bölümünde gündeme gelmektedir. Nitekim büyük uygarlıkları bugünkü dünyanın "anlaşılır çerçeveleri" olarak seçmek, 1914-1962 arasında izleyeceğiniz haliyle, tarihin hızlı hareketini aşmak demektir. Bu, bizi yavaş soluk alan, belli bir "uzun süre" tarihi üzerinde düşünmeye davet edecektir. Uygarlıklar, uzun ömürleri idraki aşan kesinlikle ayrı kişilerdir. Müthiş yaşlıdırlar ve her birimizde yaşamayı sürdürmektedir ve bizi daha uzun süre izleyeceklerdir.syf25
Uygarlık bugün her şeyden önce, bütün uygarlıkların aslında eşitsiz bir şekilde paylaştıkları ortak varlık, "insanın artık hiç unutmadığı şey" değil midir? Ateş, yazı, hesap, bitkiler ve hayvanların evcilleştirilmeleri artık hiçbir özel kökene bağlanmamaktadır; bunlar, uygarlığın ortak malları haline gelmişlerdir.
Öte yandan, tüm insanlığın ortak malları olan kültür varik larının yayılması olgusu, günümüz dünyasında çok özel bir kap sam kazanmıştır. Batı'nın yarattığı endüstriyel bir teknik, onu çılgınca isteyen bir dünya ölçeğinde ihraç edilmektedir. Bu teknik, sonunda her yere aynı çehreyi mi dayatmaktadır: Beton, cam ve çelikten binalar, hava alanları, istasyonları ve hoparlörleriyle demiryolları, insanların büyük bölümünü yavaş yavaş ellerine geçiren devasa kentler, dünyayı sonunda aynı mı kılacaklardır? Raymond Aron, "Hem uygarlık kavramının nispi gerçekliğini hem de bu kavramı aşılama zorunluluğunu keşfettiğimiz bir evredeyiz. Uygarlık evresi sona ermektedir ve... insanlık, kendi için kötü veya iyi olacak yeni bir evreye girmektedir" demektedir, sonuç olarak, dünyanın tümüne yayılma yeteneğine sahip tek bir uygarlık evresine.
Fakat Batı tarafından ihraç edilen "endüstriyel uygarlık", Batı uygarlığının çizgilerinden yalnızca biridir. Dünyanın diğer ülke-leri buna kendi evlerinde hüsnü kabul gösterirlerken, Batı uygarlığının tümünü almış olmamaktadırlar. Zaten uygarlıkların geçmişi, kendi özgünlüklerini ve özerkliklerini kaybetmeksizin, birbirleriyle yıllar boyunca olan sürekli alışverişlerin tarihinden ibarettir. Fakat bu arada, belli bir uygarlığın belirleyici bir veçhesinin, ilk kez dünyanın bütün uygarlıkları tarafından arzulanır bir aktarım unsuru haline geldiğini ve çağdaş iletişimlerin hızının, bu uygarlık unsurunun çabuk ve etkin bir şekilde yayılmasını teşvik ettiğini kabul etmeliyiz. Ama bunun anlamı bizim kanımıza göre yalnızca, endüstriyel uygarlık adını verdiğimiz şeyin, biraz önce söz konusu edilen şu ortak evrensel uygarlığa dahil olmakta olduğudur. Bu durumdan, her uygarlığın yapıları altüst olmuştur, olmaktadır, olacaktır.
Kısacası, dünyanın bütün uygarlıklarının, az veya çok uzun bir süre içinde tekniklerini ve bu teknikler aracılığıyla bazı yaşama biçimlerini aynılaştıracaklarını varsaymamıza rağmen, gene de çok uzun bir süre boyunca karşımızda çok farklı uygarlıklar olacaktır. Uygarlık kelimesi, daha uzun bir süre boyunca hem tekil hem de çoğul olacaktır. Tarihçi bu konuda ısrarlı olmakta tereddüt etmeyecektir.syf36
Eğer teknik kendini İslam âlemine, Marksizmin, yani İslami-yetin geleneksel manevi değerlerine zıt değerlerin eşliğinde sunacak olursa, sorun acaba farklı bir şekilde mi ortaya çıkacaktır? Bu daha kesin ve sıklıkla sorulan soruya cevap vermek ne uygun ne de tam olarak mümkündür. Bu sorunun bizim araştırmamızın esasını değiştireceği de kesin değildir.
Acaba, Marksizmin tek başına bir ikame uygarlığı olmadığı; toplumsal bir yöneliş, iradi bir hümanizma, bir rasyonalleştirme olduğu söylenebilir mi? Eğer bugün İslam âleminde uygulanacak olursa, hiç kuşkusuz tıpkı Sovyet ülkesinde Rus uygarlığı ile Marksizm arasında, Çin'de Çin uygarlığı ile Marksizm arasında, olduğu gibi bir paylaşım ve bir arada yaşama halinde ortaya çıkacaktır. Marksizm bu iki uygarlığı etkilediyse de, onları yok etmemiştir ve bazen böyle bir amacı da olmamıştır.
Y. Mübaret, böylesine bir sınavda, "İslam Marksizme, Hıristi-yanlıktan daha zorlukla direnecektir, çünkü dünyevi ile ruhaniyi henüz ayıramamaktadır. Ruhani alan, komünistleşmiş Müslüman bir toplumun teknikçi maddileşmesi ile birlikte hareket et-meye daha kolaylıkla eğilimlidir." derken hiç kuşkusuz haklıdır. Neden haklıdır? Çünkü Hıristiyanlık, her yerde veya hemen her yerde, endüstri devriminin darbesinden önce, bilimsel, rasyonalist ve laik bir ilerlemenin darbesine maruz kalmış ve uzun bir dönem içinde buna uyum sağlamıştır; bu uyum süreci sancılı olmuştur, ama sonunda terk etmesi gerekeni terk ederek, bugünkü dengesine ulaşmıştır. Artık tekniğe, rasyonalizme ve Marksizme karşı donanımlıdır.
Hayatın her eylemini hükmü altında tutan İslamiyet açısın-dan, teknik (Marksist olsun veya olmasın) ateşten bir çemberdir.
İslamiyet çok eski bir uygarlık olmaktan çıkarak, şimdiki zamanın alevleri içinde gençleşebilmek için bu çemberin içinden bir hamlede geçmek zorundadır. Seçeceği yol, ona ve dünyaya, bir o yana, bir bu yana salınan devasa bir sarkaç gibi olan çifte dünyaya bağımlıdır. İslam âlemi, tıpkı Üçüncü Dünya'nın tümü gibi istediği yöne değil de, iki bloktan daha ağır olanına doğru ilerleme tehlikesi içindedir.syf143
Sömürgeciliğin belli bir aktifi olduğundan söz ederken, sömürgecilerin sağladıkları şu yol, demiryolu, liman, baraj gibi tamamen maddi kazanımlardan, toprağın ve yeraltının işletilmeye başlatılmasından bahsetmiyoruz. Bazen çok önemliymiş gibi gözükseler de bu miras, eğer mirasçılar sömürgeciliğin acılı günlerinde bunların akılcı kullanım yöntemlerini de edinmeselerdi, yararı düşük ve yok olabilecek şeylerden oluşmuş olarak kalırdı. Eğitim; belli bir teknik, hijyen, tıp, kamu yönetimi düzeyi, sömürge cilerin bıraktıkları mirasın en iyi parçalarıdır; bunlar, Avrupalıla rın buraya gelmeleriyle, tüm örgütün veya tüm kültürün üzerine yaslandığı eski kabilesel, ailesel, toplumsal alışkanlıklarda yol açtıkları tahribatın bedeli olmuşlardır. Ücretli emeğin, parasal ekonominin, yazının, özel toprak mülkiyetinin bu yöndeki etkilerini tam bilebilmek asla mümkün olmayacaktır. Bunların her biri hiç kuşkusuz, bugün sürmekte olan evrim açısından gerekli değiller miydi?syf165
Barbarlık uygarlığa karşı: Tarihin Tanıklığı
Uzak Doğu'nun kitlesel uygarlıkları -hepsinden önce Hint ve Çin- kendilerini rahatsız eden bir tek, ormanı tüketen fakir tarımlarıyla şu iç vahşet bölgelerine sahip olsalardı, huzur içinde yaşarlardı. Esas bela, geniş çöller ve steplerden (Çin'in batı ve kuzeyinde, Hint'in kuzey ve batısında) gelmiştir; yazın güneşten kavrulan, kışın karın altına gömülen steplerden.
Bu insana uygun olmayan alanlarda çoban halklar yaşamaktadır: Türkler, Türkmenler, Kırgızlar, Moğollar... Bir sürü atlılar topluluğu. Tarih onların fark edilmelerine izin verdiğinde, tarih. sel açıdan şanlı dönemlerinin sonu olan XVII. yüzyılın sonlarına kadar sahip olacakları özelliklerine şiddete yatkın, yağmacı, gaddar, delice cesur- daha şimdiden sahip oldukları görülecektir. Yerleşik halklar XVII. yüzyılın sonunda, ancak bu tarihte ve top barutu sayesinde onlara artık kesinlikle egemen olacaklardır. Onları kendilerinden uzakta tutacaklar; onlar da artık çok az şeyle yetinmek zorunda kaldıklarından, ancak hayatta kalabileceklerdir. Bugün ne Moğolistan (İç ve Dış, Çin'deki ve Sovyetlerdeki) ne de Türkistan (Çin'deki ve Sovyetlerdeki) dünya sahnesinde önemli bir role sahiptir. Bir tek, mekânları ile onlara ait olmayan kara alanlarının kıymeti harbiyesi vardır.syf192
Ancak, liberalizm XIX. yüzyılın ilk yarısı boyunca, bir iş burjuvazisi ve aristokrasisinin, mülk sahibi bir sınıfın siyasal yükselişine paravan olarak hizmet etmiştir.
"Liberalizmin haklarını büyük bir iştiyakla savunduğu ama bu haklardan tam yararlanması olanaksız olan birey, bu dar çemberin dışında, her zaman yalnızca bir soyutlamadan ibaret kalmıştır." Bu, muhafazakârların ve liberallerin, eski ve yeni zenginlerin İngiltere'sinde olduğu kadar, Restorasyon ve Tem-muz Monarşisi Fransa'sında da doğrudur. Kendini liberal sayan bu mülk sahibi sınıf, hemen genel oya, kitleye karşı çakmıştır. Ama korkunç gerçekleri kısa bir süre sonra belirginleşen endüst mek nasıl mümkün olabilir? Başlangıçta bireyler arasında eşit bir ri toplumunun karşısında böylesine bencil bir siyaseti sürdür. mücadele varsayan ekonomik liberalizm, mümince bir yalandan ibarettir. Zaman aktıkça, bu yalanın devasa boyutları ortaya çı kacaktır.
Aslında, "burjuva" nitelikli bu ilk liberalizm, aristokratik Eski Rejime karşı, hiç de çıkar gözetmeksizin yapıldığı söylenemeyecek bir artçı mücadelesiydi. "Beş yüz yıllık eski geleneklerin kutsal hale getirdikleri, kazanılmış haklara karşı bir meydan okuma" ydı Böylece bu liberalizm, devireceği Eski Rejim ve onun aristokratik toplumu ile işçi proletaryasının haklarını talep ettiği endüstri toplumu arasında yer almaktadır. Kısacası, bu sözüm ona özgürlük anlayışı, görünüşe rağmen, aslında her biri birer ayrıcalık olan özgürlükler uğruna gruplar arasında süren mücadelelerin içindeki yerini almaktadır.
1848 Devrimleri (Fransa'da genel oy ihdas edilir), liberalizm için eşil bir tarih belirlemektedir (İngiltere'deki önemli tarih, seçim reformunun yapıldığı 1832'dir). Bundan sonra artık, ister sa-mimi ister yapmacık olsun, ancak bütün sınıfları kapsamına alan demokratik bir liberalizm biçimi altında yol alabilir. Alexis de Tocqueville ve Herbert Spencer, kendi tarzlarında olmak üzere, bu liberalizmin öne çıkacağını, korkulan kitlelerin zafer kazanacaklarını ilan etmişlerdir. Fakat bu şekilde yeniden ivme kaza-nan liberalizm, kısa bir süre sonra sosyalizmin güçlü ve samimi akımına çarpmıştır. Gelecek artık sosyalizmindir, ama aynı za-manda otoriterliğin ve kimse henüz böyle bir şey söylemese de, Carlyle veya III. Napolyon "faşizmi"nindir.
Demek ki liberalizm, kendini haber veren yenidir devrimle -çok değişim geçirecek olan sosyalizm-, adını ve nereye kadar gidebileceğini henüz bilmeyen bir karşı-devrim arasında yaşamaya devam etmiş, bir sürü hükümet kurmuş, bilgeliklerini ve burjuva bencilliğini sürdürmüş, bir tek Fransa'da, Kiliseye karşı yürütülen mücadelede biraz parlamıştır. Liberaller artık yetersizliklerinin, hatta mücadelelerinin kuşkulu olduğunun bilincine varmışlardır. Metafizik ve Ahlak Dergisi adlı bir derginin 1902-1903 nüshasında, Liberalizmin Bunalımı'na dair bir yazı çıkmıştır, esas vurgulanan konu ise eğitim tekeli olmuştur. Fakat gerçek,nihai bunalım biraz daha sonra, iki dünya savaşı arasında yer almaktadır.
Ancak, siyaset ve eylem alanından hemen hemen kovulmuş, entelektüel değerini kaybetmiş olan liberalizmin, bugün tamamen ölmüş olduğunu söylemeye kim cüret edebilir? Liberalizm, bir siyasal dönemden, bir teoriden veya bir sınıfın paravanından daha fazla bir şey olmuştur. Batı uygarlığının ideali olmuştur ve ne kadar ihanete uğramış ve ne kadar ihanet etmiş olursa olsun, miraslarımızda, dillerimizde, reflekslerimizde yer tutmaktadır. Bireysel özgürlüklere yönelik her saldırı bizi etkilemekte, heyecanlandırmaktadır. Ve hatta siyaseten bile, otoriter ve teknokrat devletin karşısında, ebediyen köleleştirici toplumun karşısında, belli bir anarşik ve özgürlükçü liberalizm, bireyin ve haklarının adına, Batı'da ve dünyada varlığını sürdürmektedir.syf361
Siyah azınlık, Amerika'nın ekonomik atılımını izlemiş, onunla bütünleşmiştir. Bugün onun da zenginleri, hatta yeni zenginleri, üniversiteleri, müzisyenleri, şairleri, yazarları, kiliseleri vardır. Ama gerçek eşitliği yakalayamamıştır.
Andre Siegfried'in 1956'da yazdığı gibi, "sistematik bir iyimserlik iradesinin öyle sanılmasına yol açabileceği ve birçok Avrupalı ziyaretçinin bu konuda yanıldıkları gibi sorunun artık çözüldüğüne inanmamak gerekir. Gerçek, geleneksel toplumsal dışlamaların hem kuzeyde (belli bir artışla birlikte) hem de güneyde (belirgin bir artış olmaksızın) sürdüğü yönündedir. Doğu'da ve Orta Batı'da siyahların, beyazların hayatına giderek daha fazla karıştıkları kuşkusuz görülecektir, seçkin renkli birinin bir akşam yemeğine veya toplumsal bir toplantıya çağrıldığı olacaktır; daha dün takibata uğrayan ırkın giderek daha fazla sayıda temsilcisi, seçimli kamu görevlerine gelecektir. Bunlara bakarak, engelin yakında kalkacağını veya büyük oranda ineceğini düşünmek için ise çok erkendir. Zenci, kendini ABD'de Amerikalı hissetmektedir ve ırkının hiç zikredilmeden böyle ifade edilmeyi istemektedir, ama beyazlara göre 'Zenci bir Amerikalı' olarak kalmaya devam etmektedir, ki bu çok farklıdır. Renk, tam bir özümlemenin önündeki en büyük engel olarak kalmaya devam etmektedir." Aslında Zenci sorunu, kültürel değişmelerin meydana geldikleri (eğer meydana gelirlerse) umut kırıcı yavaşlıkların içinde yer almaktadır. Onyargılar, antipatiler, tavır koymalar (Faulkner'in romanlarına bakınız), bu alanda daha çok düne ait olarak kalmışlardır. Ayırımcılık, linç (çok nadir), açık veya gizli husumetler, onları dışlaması gereken hareketlere nazaran gecikmiş öğelerdir. Fakat ne olursa olsun, bu hareketler gene de başlamıştır. Federal hükümetin sonunda galip geldiği Little Rock'taki okul olayları (yakınlarda çıkarılan yasaya rağmen, Arkansas va-lisinden destek alan Beyaz okulları Zencileri kabul etmeyi reddediyorlardı); sorun ve ayırımcılık tutkuları ne kadar ürkütücü olsalar da, geleceğin hangi yönde olacağını işaret etmektedir. Ancak bu gelecek çok yavaş yaklaşmaktadır ve yalnızca siyah ırkın şaşırtıcı sabrı, siyasal meşruiyetçiliği, çözümün barışçıl terimler içinde kalacağı konusunda umut vermektedir.
Sonuca varmak üzere, acaba zenci sorunundan, hem genel olarak Amerika'nın hem de sempatik ve sabırlı şu siyah Amerika'nın bir kötü talihi olarak söz edilebilir mi? Kuşkusuz hayır, çünkü Amerikan hümanizması, kendini onun aracılığıyla yargılayacağı ve yükseleceği, aşması gereken bir güçlükle karşı karşıyadır. Kuşkusuz hayır, çünkü bu Afrika, ABD'ye özel, özgün bir kültürel katkıda bulunmuş ve bunu Amerikan uygarlığıyla bütünleştirmiştir (özellikle müzik alanında). Öte yandan bu Afrika, maddi ve entelektüel olarak, dünyanın bütün siyah topluluklarının en gelişmişidir. Çalışkandır ve Amerikan cemaati ile uygarlığının çarkları arasındaki yerini almıştır. Zaman onun le-hine çalışacaktır ve eğer Amerika'nın bu ağır iç çelişkisi ortadan kalkmazsa, sürekli bir entelektüel ve ahlaki sıkıntı kaynağı olmaya devam edecektir. Bunu hiç kimse istemez. Amerika'nın mutlu bir çözümü bulması ve benimsemesi gerekiyor.syf507