Tokyo, 1912. The closed world of the ancient aristocracy is being breached for the first time by outsiders - rich provincial familes, a new and powerful political and social elite. Kiyoaki has been raised among the elegant Ayakura family - members of the waning aristocracy - but he is not one of them. Coming of age, he is caught up in the tensions between old and new, and his feelings for the exquisite, spirited Satoko, observed from the sidelines by his devoted friend Honda. When Satoko is engaged to a royal prince, Kiyoaki realises the magnitude of his passion.
Yukio Mishima (三島 由紀夫) was born in Tokyo in 1925. He graduated from Tokyo Imperial University’s School of Jurisprudence in 1947. His first published book, The Forest in Full Bloom, appeared in 1944 and he established himself as a major author with Confessions of a Mask (1949). From then until his death he continued to publish novels, short stories, and plays each year. His crowning achievement, the Sea of Fertility tetralogy—which contains the novels Spring Snow (1969), Runaway Horses (1969), The Temple of Dawn (1970), and The Decay of the Angel (1971)—is considered one of the definitive works of twentieth-century Japanese fiction. In 1970, at the age of forty-five and the day after completing the last novel in the Fertility series, Mishima committed seppuku (ritual suicide)—a spectacular death that attracted worldwide attention.
Uzun zamandır okurken bu kadar etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum. Yukio Mişima benim için en özel yazarlardan bir tanesi. O yüzden eserleri yavaşça ve üzerinde çok düşünerek okumayı seviyorum. Buna rağmen tekrar okumak için yerinmeyeceğim isimlerin başında geliyor. Kawabata'nın lirizmi Japon Edebiyatının zirvesi gibi lans edilse de; bence Japon Edebiyatının zirvesi Mişima'dır. İlk kitap Bahar Karları'ndan anladığım üzere de, yazarında en iyi işleri olarak gördüğü Bereket Denizi Dörtlemesi, bu zirvenin tepe noktasını oluşturuyor.
Mişima sadece yazdıkları ile değil, insan olarak yaptıkları ve düşündükleri ile de halen tartışılan bir yazar. Ancak bununla yazdıklarını sentezlemesi olağanüstü. "Bahar Karları" yazarın birçok şeye bakış açısını gözler önüne seriyor. Aslında hayatının son döneminde olgunlaştırdığı intiharının tasarısını bir nevi romanda alttan alttan belli ediyor. Çok keskin düşünceleri olan yazarların, karakterleri ile; ölümünden sonra özdeşleştirilmesi, bence yazarın yaşarken fark edilmemiş güçlü karakterine işaret ediyor. Mişima bunun en büyük örneği.
Kitap Meiji Dönemi sonrası, Taisho Dönemin de geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor. Ön planda aşk öyküsü olsa da arka planda Japon halkına sert eleştiriler getiriliyor. Binlerce yıllık bir kültür uygarlığının, batı etkisindeki yozlaşması en güçlü olarak kendini Taisho Döneminde göstermişti. Bu da 1911 -1926 yılları civarını kapsıyor. Öyküde bu aralıkta geçiyor. Mişima toplumun daha çok üst kesimindeki yozluğu ve saygısızlığı ayrıntıları ile ortaya koyuyor. Mişima'nin batı eleştirisi Cuniçiro Tanizaki'nin gibi değil. Ateşli bir şekilde Japon köklerine ve siyasal ideolojisine bağlı olan Mişima, kültürel ve üstünkörü bir endişeden çok tözsel, tinsel bir endişe duyuyor. Endişe değil anksiyetik bir saplantı dememiz daha doğru olabilir. Bunu edebiyat dışındaki yazınları ve filmlerinde de görmek mümkün. Faşiştlikle suçlanan yazarın; ideolojini algılayabilmek için japon geleneklerine ve tarihine göre bir empati kurmak lazım. Buda ülkenin bütün kodlarına hakim olmadan çok zor.
Karakter Honda'nın bazı diyaloglarında Mişima'nın filozof tarafını görmekte mümkün. Doktrinlere bakış açısı ve bunu öznelleştirmesi beni özellikle en çok etkileyen kısımlar oldu. Sheaskpearevari bir merkezi olan öykünün, trajik biçimde sonlandırıldığı; okuyucuya gösterilirken, aslında arkada yok olan bir uygarlığın can çekişmesini anlatır gibidir Mişima.
Üzerine çok şey söylenebilecek bir roman. Kesinlikle geleneksel Japon romancılığının bana göre zirvesi!
bahar karları, japonya’nın yirminci yüzyılını anlatan bereket denizi dörtlemesinin ilk romanı. 1912 yılında başlıyor: 45 yıllık imparator meiji döneminin bittiği, geleneksel değerlere bağlı soylulara karşı yeni bir zengin sınıfının yükseldiği, batılılaşmanın hız kazandığı bir dönem. bu dönemi bir aşk hikayesi etrafında okuyoruz ve fakat herhangi bir tarihi roman okuma deneyiminden farklı bir tarafı var bu okumanın. romanın yazarı mişima’nın batılılaşmaya karşı radikal muhalefet yürüttüğünü ve bereket denizi dörtlemesini tamamlar tamamlamaz arkadaşlarıyla birlikte bir askeri birliği işgal edip japonya’nın geleneksel değerlerine dönmesi için hazırladığı manifestoyu okuduktan sonra seppuku yaparak intihar ettiğini biliyoruz. romanın meselesinin yazarının hayatının meselesi olduğu çarpıcı bir durum söz konusu.
soru şu belki: mişima taraf olduğu, hayatını ortaya koyduğu meseleyi yazar kimliğiyle ve bir roman çerçevesi içinde nasıl anlatıyor? cevap: şaşırtıcı derecede incelik ve zarafetle. incelik ve zarafet içinde müthiş bir yoğunluk ve güçle. mişima’nın inceliği, zarafeti asla basit/hafif bir roman yapmıyor bahar karları’nı. bilakis öfkeli, şiddetli, sert bir roman bahar karları. fakat mişima doğrudan yazarak göstermiyor bunu. mişima hissettiriyor, sezdiriyor. ilginç bir nokta mesela, hikaye içinde bir erdem olarak zarafeti geleneksel değerlere bağlı soylu sınıfa ait kişilerin karakterlerinde, kabalığı-doğrudanlığı ise yeni zengin sınıfa ait kahramanların karakterlerinde görmek. bir diğer nokta hikaye içindeki sona gidişle, mişima’nın kendi hayatındaki sona gidişteki paralellik. dörtlemenin tamamının varlık nedeni, bu yazınsal prova belki de, bu yazınsal prova da yazarın şiddetli sonunun inceliği.
sonuç olarak incelikli, aynı zamanda güçlü-yoğun anlatımı, karakter derinlikleri, doğaya bakıştaki şiirsellik, hikayeyi büyüten, genişleten detaylarıyla birlikte bahar karları, kendi içinde bütünlüğe sahip olduğu düşünülürse, başyapıt seviyesinde bir roman. ayrıca japonya tarihi ve kültürüne ilişkin sahici bir okumaya olanak veriyor. sahiciden kasıt, mişima’nın günümüzdeki çoğu yazar gibi ülkesinin kültürünü basitleştirip hafifleştirerek, şirinleştirerek batılı okura satmak gibi bir amacının olmaması. her japon yazarın yazdığı romana japon romanı denemeyeceğini biliyoruz maalesef.
“Çünkü kutsal olan her şeyin özünde düşler, anılar vardır, biz de zaman ya da uzaklık yüzünden ayrı düştüğümüz şeyi ansızın elle tutulur halde karşımıza çıkaran o mucizeyi yaşarız. Düşler, anılar, kutsal şeyler-hepsi de aynıdır çünkü hiçbirine dokunamayız. Dokunabileceğimiz şeyden bir kez ayrıldık mı, artık o şey kutsallaşmıştır; ulaşılamayanın güzelliğini, mucizesellik niteliği kazanır.”
Japon edebiyatı için biraz klasikleşmiş bir model olarak; yine karakterlerin mantıktan uzaklaşan eylemlerinin sonucu oluşan trajik bir aşk öyküsü aracılığıyla modern dünya ile japon geleneklerinin sonsuz çatışmasını anlatıyor. Yani ön planda iki gencin imkansız aşkı anlatılırken temelde Japonya'nın Meiji restorasyonundan sonra geçirdiği dönüşümün bir portresi ve sert bir eleştirisi var. Hatta kitabın adı olan “ Bahar Karları” da ana karakter Kiyoaki’nin de yavaş yavaş değişen karakteri üzerinden Japonya’nın geleneksel yapısının eriyip gitmesine dair bir atıf. Kiyoaki’nin bir diğer özelliği de çoklu iç çatışmalarından muzdarip olması. Gerek gelenekçi bir ailede büyüyüp, batılı bir sisteme entegre olmasıyla iki kültür arasındaki zıtlıktan yeniden şekillenmesi, gerekse Satoko’ya duyduğu aşk-nefret arasında sıkışmış duyguları ya da kendini yalnızlaştıran yapısına karşılık rüyalarıyla bu yalnızlığa dayanabilme savaşı ile kararsız ve çelişkili. Bu da bir noktada batılılaşmış bir tarzda yaşayan ancak milliyetçi bir ailede yetişmiş Mişima’nın romanın içinde kendisini yansıtması gibi geliyor. Kitap boyunca önümüze gelen Kiyoaki’nin rüya defteri de Mişima’nın intiharından önce yazdığı son kitap olarak bu dörtleme ile özdeşleşti kafamda. Tıpkı Kiyoaki’nin gündelik hayatında daimi kaçtığı sorumluluk, olumsuz durum ve duygulara karşılık rüyalarında bu kaçışı bırakması ve onları düzenli olarak yazması ve kitabın sonundaki akıbeti gibi, Bahar Karları da yazarın kendisiyle yüzleşme eseri gibi. Kitabın bir diğer etkileyici yönü ise şiirsel dili. Metaforları ve benzetmeleriyle uyandırmayı başardığı imgeler çok güçlü ve şaşırtıcı bir güzelliğe sahip. Benim uzun süre okumaya çekindiğim bir seriydi, ancak beklediğimden çok daha akıcı ve kendisine bağlayan bir hikayeydi. Çok sevdim.
“Zaman. Önemli olan zamandır. Zaman geçtikçe seninle ben, ne olduğunu fark etmemiş bile olsak, karşı konulmaz biçimde dönemimizin ortak görüşüne dahil edileceğiz. Daha sonra, Taişo Dönemi’nin başlarındaki gençlerin şöyle ya da böyle düşündüklerimi, giyindiklerini, konuştuklarını söylerlerken seninle benden söz ediyor olacaklar. Hepimiz bir yığın halinde görüleceğiz.”
Benim için muhteşem bir deneyimdi;Japon kültürü,gençliği,eğitim,aristokrasi,kraliyet gibi konularda yüzeysel de olsa bilgi edindim. Ancak şunu söylemem lazım: Bu bilgiler (yaşayış tarzlarına,eğitime,kültüre dair) olmasa da roman kendinden çok az şey kaybederdi. Öyle duru,öyle akıcı,öyle doğal bir tarz yakalanmış ki,ancak okuyup görülebilir,tarifle olmaz. Zaten istesem de tarif edemem,edebiyat bilirkişisi değilim.Diğer taraftan romanın kendi doğal akışı zaten Japon kültürüne dair ipuçları sunuyor,ayrıca tarihi ile ilgili somut bilgiler vermesine gerek kalmıyor. Kiyoaki ile Honda arasındaki diyaloglardan birinde rastlantı ve özgür irade ile ilgili çok yalın ve düşündürücü noktalar var(rastlantının özgür iradenin en önemli sığınağı olduğu gibi). Burada özgür irade ne kadar var,özgür irade gerçekten var mı gibi sorular insanın kafasına takılıyor. Rastlantı iradenin avukatı mı? Rastlantı yoksa irade de mi yok? Kaçınılmazlık tanrısı iradeyi paramparça mı ediyor? Rastlantı ortadan kalkarsa iradenin hiçbir anlamı kalmaz mı? Bu kitap Bereket Denizi serisinin ilk kitabı.Ne mutlu ki sırada üç kitap daha var bu seriye ait...
Yukio Mişima, edebiyat tarihinin en tuhaf karakterlerinden biri şüphesiz. Sıkı bir gelenekçi, öyle ki vaktiyle modernleşme karşıtı bir darbe teşebbüsünde bile bulunmuş bir ekibin parçası olmuş ve girişim başarısızlığa uğradıktan sonra intihar ederek yaşamına son vermiş. (Bu intihar, Henry Miller ve Marguerite Yourcenar'ın eserlerinde de yer almış, edebiyat tarihinde iz bırakmış bir hadise.) Geçenlerde aklıma düştü ve uzun bir aranın ardından Mişima'ya büyük dörtlemesi Bereket Denizi ile geri döneyim istedim.
Bahar Karları, dörtlemenin ilk kitabı. Mişima'nın hayatını ve ideolojik duruşunu bilince biraz daha kolay anlaşılıyor kitap. 1910'lu yıllarda, Tokyo'dayız; Meiji döneminin hemen sonrası. Japonya büyük bir dönüşümün eşiğinde. (Amin Maalouf'un Labirent kitabındaki Japonya bölümünü okumak yine bu dörtlemeyi daha iyi anlamak için faydalı olabilir diye düşünüyorum, tabii benim gibi Japon tarihi konusunda cahilseniz - ben çok faydalandım.) Kitapta bir Japon Kayıp Zamanın İzinde'si gibi bir hava var, karakterlerimizin tamamı toplumun üst kesiminden. Metnin odağı Kioyaki ile Satoko arasındaki aşk hikayesi olsa da arkada dönüşmekte olan kültüre, bu acımasız dönüşüm döneminde yaşanan kimliksizleşmeye, kaybolan aidiyetlere ve tabii yeniden tanımlanmakta olan sınıflara dair çok şey var.
Mişima'nın daha önce okuduğum iki kitabı (Aşka Susamış ve Altın Köşk Tapınağı) epeyce acayip ve rahatsız ediciydi, Japonları okurken bunlarla karşılaşmaya alıştım artık, özellikle cinsellik ve şiddetle ilişkileri bizim alıştığımızın çok dışında olduğu için insan yadırgayabiliyor, bu kitapta da kendimi öyle şeyler okumaya hazırlamıştım ama öyle olmadı. Daha makro bir yerden kuruyor anlatısını Mişima ve zaman zaman karakterleri üzerinden epeyce felsefik sorgulamalara, kültürlerinin tinsel özüne dair akıl yürütmelere girişiyor. Dili her zamanki gibi çok şiirli, çok narin, sahiden bir bahar karı gibi kırılgan. Anlattığı büyük meselenin yanında ziyadesiyle atmosferik yazılmış, insanı alıp sahiden Japonya'ya götüren bir metin olması da bonus.
Bu kitabın bir başyapıt olduğuna dair bir mutabakat var, ben o kadar bayılmadım açıkçası ama epeyce sevdim. Dörtlemeye devam edeceğim.
"Deniz, oturduğu yerin birkaç adım ötesinde son buluyordu. O geniş, engin, güçlü deniz tam gözlerinin önünde bitiyordu. Zaman ya da uzam için hiçbir şey bu kadar huşu verici bir sınır oluşturamazdı... ...Kumların emdiği her dalganın son kabarışına, sayısız yüzyılı aşarak gelen bu büyük gücün son saldırısına bakarken insanda uyandırdığı güçlü duygulara şaşırdı."
Hayatım boyunca yüzlerce kez sahil kıyısında oturmuş, sayısız dalga görmüşümdür, asla dalganın bitişine şaşıracağım ve üzüleceğim aklıma gelmezdi. Bahar karı gibi narin, hafif bir kitap; okuduğum her sayfa bir kar tanesinin vücuda konması gibi doğallık ve huzurla aklıma kondu.
1912'de geçmesine rağmen bir dönem kitabı değildi, daha çok dönem bilgilerinin araya serpiştirildiği bir aşk hikayesi. Arada romantizm biraz fazla gelebiliyor hatta, yine de sıkmadı. Honda'nın olduğu bölümler biraz daha fazla olsaymış keşke dediğim oldu, çünkü Mishima, Honda üzerinden o kadar güzel çözümlemeler yapıyor ki hayran kaldım. Umarım ikinci kitap daha çok Honda üzerinden gider.
Bereket Denizi dörtlemesinin ilk kitabı. Mişima’nın muhteşem kaleminden Japon kültürü, geleneği ve tarihi ile ilgili anlatımla dolu bir aşk romanı. Batılılaşan Japonya’nın 1900’lerin başlarında yaşadığı toplumsal zorluklar, yozlaşma ve çatışmalar da anlatılıyor. Fazla söze gerek yok bir Mişima kitabı.
Bir aşk hikayesi olmakla beraber 20. yüzyıl başlarında Japonya’daki toplumsal dinamikleri de mesele edinen Bahar Karları güçlü bir roman. Batıya özenen/öykünen Japon elitinin incelikli ama keskin bir eleştirisi yapılıyor. İstisnai fiziki güzelliği olan iki genç insanın - özellikle yeni zengin ama asilzade unvanları almış bir ailenin oğlu olan ana kahramanın pek de mantıklı olmayan tavrı sonrası imkansız aşka dönüşen - trajik ilişkileri anlatılırken, ekonomik gücü sarsılan geleneksel Japon aristokrasisi ile güçlenen ekonomik konumunu sahte bir asalete dönüştürmeye çalışan yükselen burjuvazi arasındaki - her zaman dillendirilmeyen - gerilimli ilişki kitapta önemli bir arka plan oluşturuyor. Japon tarihine, toplumuna, kültürüne merak duyanlar için ideal bir roman kısaca. Dili de çok şiirsel ve de akıcı; müthiş metaforlar, tasvirler var. Bu açıdan çevirmen Püren Özgören (İngilizce’den çevirdiği anlaşılıyor) büyük tebriği hak ediyor.
Aman allahım ne kadar güzeldi öyle 😌😔 Bir ay sonra eklenmiş not : özellikle kitabı okurken dinlediğim müzikleri dinleyince gözlerim doluyor. Kaçak Atları midtermler bittiği saniyede okuyacağım.
Bahar Karları, Yukio Mişima'nın "yaşamla ve dünyayla ilgili hissettiğim ve düşündüğüm her şeyi yansıttım" dediği Bereket Denizi dörtlemesinin ilk kitabı.
45 yıllık Meiji döneminin bittiği zaman olan 1910'lu yılların başında geçen yüzeyde trajik bir aşk hikayesi gibi görünse de derinlerde Japonyanın dönüşümünü ve bunun yarattığı çatışmayı anlatan bir metin okuyoruz.
Aklın ışığı ile arzunun karanlığı, Budizm ve reenkarnasyon, gelenek ve modern karşıtlığı, güzellik ve ölüm, geçici olandaki güzellik (mono no aware) öne çıkan temalardan bazıları.
Kitap isminden başlayarak simge, metafor, betimlemelerle dolu. Yazar birbirine mükemmel şekilde bağlıyor her şeyi. Temalarını geliştirirken ne estetikten ne felsefesinden ödün veriyor. Yukio Mishima çok yetenekli. Siyasi fikirleri, kadınlara bakışı, aşırı muhafazakarlığı ile epey tartışmalı bir insan ama sanatçı tarafı hayranlık uyandırıcı.
Okuma grubu için seçildiğinden hakkında epey araştırma yapmıştım. Mesela bir yerde "kendini, kendi hayatıyla ilgili çelişkileri unutmak için dış dünyadaki çelişkileri gözlemlemeye ve bunlarla savaşmaya adamış ünlü Japon yazar" tanımlaması yapılmış.
Serinin yazarın zamanı aşıp güzelliği muhafaza etme çabası olarak görüldüğü yorumu da var. Seri biter bitirmez şu meşhur kendini öldürme ritüeli yaşanıyor zaten. Yazar istediği efsanevi mertebeye ulaşmış oldu gerçekten.
Betimlemeler bazı yerlerde fazla gelse de beğenerek okudum, devam ediyorum seriye. Japon edebiyatının en güzel eserlerinden benim için.
Not: Araştırma yaparken buradaki yorumları da okudum. Notlarım karışık, tek tek isim yazmamışım. Doğrudan birinden aldığım cümle varsa bilgi verirse atıf yaparım. Yorumlarıyla katkı yapan herkese teşekkürler.
“Bir başıma kaldım. İstek içimi yakıyor. Başıma gelenlere dayanamıyorum. Yolumu yitirdim, nereye gideceğimi bilmiyorum. Yüreğim istek duyduğu şeye asla sahip olamayacak... Küçük, özel sevinçlerim, özürlerim, kendi kendimi kandırmalarım - hepsi bitti! Şimdi elimde kalan yalnızca geçmiş günlere, yitirdiklerime duyduğum özlemin alevi. Büyümek, peki ama ne için? Korkunç bir boşluktayım. Hayat artık bana acıdan başka ne sunabilir? Odamda yapayalnız... geceler boyu bir başıma... dünyadan ve herkesten uzak, acılar içinde. Haykırsam sesimi kim duyar? Bu arada başkalarının yanında benliğim her zamanki inceliğini koruyor. Bomboş bir soyluluk - işte benden geriye kalan.”
o kadar cok şey var ki yazacağım amma kelimelerin yetersiz kalacağını düşünüyorum. Japon kültürünü oldukça güzel bir şekilde işleyen yazarımız burada ki aşk hikayesini anlatırken kullandığı incelik zarafet ve ihtişam sanatsal nitelikde. Tek kelimeyle muhteşem.Serinin diğer üç kitabını okumak için sabırsızlanıyorum. Hiç bir fazlalık yok, detaylar bile burda tamamlayıcı durumdalar.
Böyle ''sıradan'' görünen bir olay örgüsünün böylesi derinlikli işlenebiliyor oluşu, ah Mişima, gerçekten deli olmalısın. Sıradan'a hakkı verilsin istiyorsun anlıyorum. Sıradışı olma tutkumuzla, hepimiz ne de sıradanız (arkada bir yerlerde Gombrowicz, Mişima'nın kulağına eğilmiş popo da popo diye fısıldamaktadır.)
Hey sen!
-Bana ölmemenin yolunu bulmuş birini göster. O zaman (belki) birazcık ikna olabilirim.
Sen!
-Bana, kendi dilini icat etmiş birini göster. Ve onu sadece kendine saklayan; çürüyüp gitmesi pahasına. (çünkü biliyorsun; o müthiş buluşunu biriyle paylaştığın anda, karşıdakinin gözlerinde ''bunu bir yerlerde duymuştum'' bakışlarını göreceksin)
Ölmek istiyorsun, çünkü yaşadığın yaşamdan memnun değilsin. Sıradanlık seni tiksindiriyor. Çünkü her şeyin bambaşka olmasını isterdin. Bambaşka biri olmak isterdin. Ne kadar sıradan olduğunu hatırlamadan sırtını kaşıyabilmek mesela. Ölmek istiyorsun çünkü delice, dolu dolu, hakkını vererek yaşamak istiyorsun. Oysa yaşadığın yaşam üzerine yapıştırılmış gibi; yapay ve ''ne bileyim işte.'' Tüm burun kıvırmalarına rağmen, gözlerindeki parıltı seni ele veriyor, yaşamak istiyorsun. Ve ölüyorsun; tam olarak öylesini tercih ettiğin için. Çünkü (sana bir sır) daha yaşamayı bilmiyorsun.
''Fakat bir Brahma olarak ölen bodhissattva altın bir kuğu olarak yeniden doğar. İçinde, zamanla daha önceki yaşamını tam olarak anımsamasını sağlayan bir bilgelik vardır. Böylece bodhisattva giderek yetişkin bir kuğu olur, altın tüylerle kaplanı, eşsiz bir güzelliğe erişir. Suyun üzerinde, yükselen bir dolunay gibi parlar. Ormandan uçarak geçerken sürtündüğü yapraklar altın bir sepet görünümünü alır. Bir dala tüneyince de ağaç görkemli, altın bir meyveymiş gibi görünür.''
Edebi anlamda muhteşem bir kitaptı.Kitabı uzun sürede okumamın nedenlerinden biri de kitapla daha çok zaman geçirmek ve onunla bir süre yaşama isteği olabilir.Beğendiğim kitaplarda hep bunu yaşamışımdır..Yazarın betimlemelerine hayran kaldım mevsimleri, geçişleri,zamanı..Kiraz çiçeklerini,tüy gibi yağan karı...Acıyı o kadar gerçekçi yansıtmış ki ,ben de Kyoaki ile aynı acıları hissettim.Ve aşkı tabi...Aşkı çok farklı ve bir o kadar da etkileyici anlatabilen yazara hayran olmamak elde değildi..
farklı ülke edebiyatlarından bu kadar zevk alacağımı bilseydim, daha önce araştırıp okumaya başlardım. vesile oldukları için sevgili okuma grubu arkadaşlarıma teşekkürlerimi borç bilirim:) mişima'nın doğa tasvirleri yaşar kemali anımsattı bana. hiç görmediğim bir coğrafya kiraz, sakaki ağaçlarıyla, yeşil tepeleriyle, bitmeyen yağmurlarıyla gözümde canlandı. mişima; insan psikolojiisini de doğanın bir bütünüymüşçesine, ondan faydalanarak anlatmış. buna da hayran olmamak elde değil. "Kiyoaki tıpkı bir gölün yatağındaki çakıltaşlarını bir an açık seçik gösterecek kadar durulaşan, bir an sonraysa ani bir fırtınayla gözlerden gizleyen suları gibiydi." japonyada sınıfsal farklılıklara bakış açısı, hondanın gözünden hukuk ve adalet sistemi, siyam prensleri, obi ve kimonalarıyla kadınlar, kiraz şenliği ve oğlanlar günü gibi ritüeller hepsi ayrı ayrı güzel kaleme alınmış bence. ama esas etkileyici olan mişimanın duyguları bu kadar güzel ifade edebilmesi diye düşünüyorum. tek kelimeyle "zarif" bir anlatım sizleri bekliyor diyebilirim.
İnanamiyorum ya o nasıl bir son öyle:S Neden ama nedennnn...
Kitap benim için hayal kırıklığı oldu çünkü efsanevi bir samuray hikayesi bekliyordum onun yerine 17-19 yaş aralıklarında oğlan çocuklarının hikayesini okudum
Yazar bence ne karakterlerini ne de Kiyoki ve Satoko'nun aşkını çok önemsememiş kitabı yazarken. Onun için önemli olan kitapta karakterlerin ağzından tartıştığı felsefi konular. Ama karakterler 18 yaşında olduğu için konuştuklarını pek ciddiye alamadım
Çok sevmedim yazarın başka kitabını okumam herhalde (zaten son 150 sayfasını can alıcı noktalara atlayarak geçiştirdim)
Sonu beni öyle etkiledi ki;ne yazsam bilemeyecek kadar karmaşık duygular içerisindeyim.Yazarla ilk tanışmam bu kitapla oldu.Yazar hakkında söylenenlerin ne kadar da doğru olduğuna tanık oldum okurken.Tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor.Kitabın dili olağanüstüydü.Edebi yönden de tasvirler ve duyguların okuyucuya hissettirilmesi anlamında çok başarılıydı.Öyle yoğun bir duygu bombardımanının sonunda,kitabın bitiş şekline üzülmemek elde değil...Serinin devamını bir an önce okumak istiyorum.
Bereket Denizi dörtlemesinin ilk kitabı. Sonu acı biten bir aşk hikayesini okurken aynı zamanda eski Japon gelenek-göreneklerini, seramonilerini de yaşıyorsunuz. Mişima yine çok güzel yazmış.
neden büyük klasikler bizi korkutur? üstelik aynı yazarın başka romanlarını okumuşken. yaklaşık iki yıldır raftan bana el sallayan bahar karları'nı bu kadar geç okuduğum için büyük pişmanlık yaşıyorum. daha önce bu kadar zarif işlenen bir mahvoluş romanı okumadım.
japon kültüründe iletişim biçimine az çok aşinayız: düşünce ve duygularını gizler, kendilerini dolaylı yoldan ifade ederler. öfkelerini belli etmezler, karşılarındaki kişiyi yatıştırmak için haklı bile olsalar özür dilerler. işte burda da karakterler birbirlerini mahvederken bile önce kendilerinden vazgeçiyor, başka bir deyişle intikam yemeği aynı masada birlikte yeniyor.
ana karakterlerimiz kiyoaki ve satoko ideal güzelliğin birer sembolü, fakat bahtları aynı derecede güzel değil maalesef. aralarındaki ilişki güç üstünlüğüne, küçük hesaplara, sonu üzücü oyunlara dayanıyor. aynı romeo ve juliet'te olduğu gibi kahramanlarımız genç ve güzel olduğu için durum daha da dokunaklı bir hal alıyor.
bu arada arka perdede 20. yüzyıl başında japonya modernleşme süreci oynuyor. burjuvalar tarafından benimsenen ve kenardan köşeden zorla da olsa hayatlarına yerleştirilen ingiliz kültürü ile sıradan halk ve hanedanın halen sıkı sıkıya bağlı olduğu gelenekler yavaş yavaş harmanlanıyor. geride kalanlar japon-çin savaşındaki kayıplarının yasını tutuyor, ordu içinde rüşvet skandalları patlıyor, samurai ailelerinde yaşlılar modernizme direnirken, gençler ön saflarda bayrak sallıyor.yazarımızın muhafazakar tutumları, siyasi ve askeri mevzuların geçtiği bölümlerde sıkça karşımıza çıkıyor.
mişima toplumsal yaşamın başka bir parçası olan dini inançlara da temas etmeden geçmiyor. özellikle hosso budizminin akılcı yaklaşımından uzun uzun bahsediyor. daha önce okuduğum dalgaların sesi ve denizini yitiren denizci'de inanç temasıyla ilgili bir şey var mıydı hatırlamıyorum. varsa da çok dikkat çekici değilmiş demek ki. bahar karları'nda budizme ilişkin epey bilgi var.
sonuç olarak bahar karları; dopdolu, hızla okunan, çevirisi akıcı, edebi açıdan doyurucu, bir ulusa ait mevcut ve değişen değerlerin başarıyla aktarıldığı dokunaklı bir aşk romanı. okuyunuz, okutunuz efenim!
Dalgaların Sesi'yle vurulmuştum Mişima'ya. Bahar Karları 1910'ların Japonya'sında soluksuz dolaşmak gibiydi. Geleneklere, imparatorluğa bağlı eski nesille, Batılılaşma sevdasına tutulmuş Japon 'burjuvası' arasında kalmış yeşeren yeni nesil, kuralların baskısında kalmış duygular ve muazzam doğa tasvirleri... Son yüz sayfayı, Satoko'nun başına gelenlere sessiz direnişini ise soluksuz okudum.
Japon edebiyatı, kültürü bizden çok farklı olduğu için, her zaman ilgimi çeken ve beni etkileyen bir tür. Mişima’nın gelenekselliğe olan düşkünlüğü sayesinde iliklerime kadar bu kültürü hissederek okudum kitabı ve nefis biçimde betimlenmiş aşk hikayesini. Bereket Denizi serisini mutlaka tamamlayacağım.
Uzakdoğu edebiyatında ilk okumam Japon yazar Yukio Mishima'nın Bereket Denizi serisinin ilk kitabı olan Bahar Karları oldu. Esasında okuma listemde uzunca süredir bekleyen başka Japon yazarlara ait kitaplar da var fakat gerçekten çok uzak olduğundan mıdır bilmem bambaşka ve hiç bilmediğim bir kültür olunca okuduklarıma çok yabancı kalacağımı düşünerek sürekli ertelenenlerden oldular. Fakat Bahar Karları'nı okudukça ne kadar yanıldığımı anladım. Mişima'nın kitaptaki en belirgin diyebileceğimiz yönü olağanüstü tasvirler yapıyor olması. Her karakter ve mekanı o kadar iyi betimlemiş ki okurken gözünüzün önünde kanlı canlı bir sahne oluşmaması mümkün değil.
İçeriğe gelince, bizim de aynı dönemlerde yazılan eserlerimize bakınca birbirinden bu kadar uzaktaki iki kültürde de yaşanmış, varlıklı bir kesimin 'batı hayranlığı'nın (ya da 'batı yaşam biçimlerini taklit etme ya da benimseme ' mi demeliyim) kaçınılmaz olarak edebiyatta yer bulması aslında birbirimizden o kadar da farklı değilmişiz düşüncesini oluşturdu bende.
Genel olarak keyifli bir okuma olmakla birlikte kitapta en sevdiğim kısımlar Honda'nın derinlikli düşünmeleri, konuşmaları ve ifade ediş şekli oldu. Özellikle Kiyoaki'yle okulun bahçesinde konuştukları bir sahne vardı. "Biliyor musun şu sıralar kişilik üzerine çok düşünüyorum...." diye başladığı ve kişiliklerimizin, bireysel varoluşumuzun ve farklılıklarımızın, düşünce ve inançlarımızın, kısaca tek bir kişi olarak 'öz'ümüzün zaman geçtikçe "karşı konulmaz bir biçimde dönemimizin ortak görüşüne" dahil edileceği gerçeğini anlattığı bölümü çok sevdim. Serinin diğer üç kitabında da Honda'yle tekrar karşılşamayı ve uzun uzun onun zihin tartışmalarını okumayı diliyorum.
Japon kültürünü baştan sona en küçük detaylarına kadar izleyebileceğimiz bir roman bu. Değişen kültüre ayak uydurma, bir yandan ise yeni bir kültürü varolan içine işleme evresinde toplumun yüksek kesiminden ailelerin etki gücünü ve bireylerin farklı yollarını ve yöntemlerini görmek zihin açıcı oldu benim için. Türkçeye aktarımını su gibi akar buldum: Ne gösterişli ne sıradan. Öyle ki romanda geçen zamanın dilinin inceliğini Türkçede görebiliyoruz, böyle bir his yaratıyor. Çok etkilendiğim bir dil olduğu kadar, kültürün türlü açılarını öğrenmekten keyif aldığım bir roman oldu.
Mişima'dan tasvirlerle dolu bir roman. Kitabın yarısından fazlası betimlemelerden oluşuyor. Zaman zaman sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Kitap bitince kalan tat keçiboynuzuna benziyor biraz. Dört kitaplık bir serinin ilk kitabı. Devamını okur muyum henüz karar veremedim. Tasvirlerden hoşlanıyorsanız bu kitap tam size göre, hoşlanmıyorsanız çok da şeyetmeyin :)
Aaa hikaye sonlara dogru nasil evrildi, hala inanamıyorum... kulturler, cografyalar ne kadar farkli olsada insan dogasi, duygulari, davranislari, hic bir zaman degismiyor malesef.. :( Ikinci kitapta neyle karsilasicam merak icerisindeyim..
"...insanın bütün yaşamı bazen bir anlık duraksama yüzünden yön değiştirebilir. O an, bir kağıt gibi tam ortasından katlanır sanki. Böylece alt taraf üste çıkar, daha önce görülen tarafsa sonsuza dek görünmez olur. "
Yanlışım yoksa İngilizce'den çevrilmiş. Tercümanın emeğine saygım var, Türkçesinden hiç rahatsız olmadım, fakat böyle dilden dile aktarmalı tercümelerde ister istemez suyunun suyu hissini yaşıyorum. Keşke İngilizcesini okusaydim dediğim oldu.
Bereket Denizi dörtlemesinin diğer kitaplarını da okuyacağım. Mişima romanda karakterlerinin gitgellerini çok iyi yansıtmış. Kendisi karakterlerinden daha da ilginç biriymiş.
Gençlerin tecrübesizliği, orta yaş neslinin pragmatik bencilliğiyle birleşince, Mişima'nın Japonya'daki değişimi, gelişme ve ilerleme değil, kültür yozlaşması olarak gördüğünü romanın bütününe yayılmıs olan derin hayal kırıklığı ve umutsuzluk duygusundan anlıyoruz.