What do you think?


The Fall
Jean-Baptiste Clamence is a soul in turmoil. Over several drunken nights in an Amsterdam bar, he regales a chance acquaintance with his story. From this successful former lawyer and seemingly model citizen a compelling, self-loathing catalogue of guilt, hypocrisy and alienation pours forth.
The Fall (French: La Chute) is a philosophical novel by Albert Camus. First published in 1956, it is his last complete work of fiction. The Fall explores themes of innocence, imprisonment, non-existence, and truth. In a eulogy to Albert Camus, existentialist philosopher Jean-Paul Sartre described the novel as "perhaps the most beautiful and the least understood" of Camus' books.
The Fall (French: La Chute) is a philosophical novel by Albert Camus. First published in 1956, it is his last complete work of fiction. The Fall explores themes of innocence, imprisonment, non-existence, and truth. In a eulogy to Albert Camus, existentialist philosopher Jean-Paul Sartre described the novel as "perhaps the most beautiful and the least understood" of Camus' books.
147 pages, Paperback
First published May 16, 1956
About the author
Albert Camus
984 books40.4k followersWorks, such as the novels
The Stranger
(1942) and
The Plague
(1947), of Algerian-born French writer and philosopher Albert Camus concern the absurdity of the human condition; he won the Nobel Prize of 1957 for literature.
Origin and his experiences of this representative of non-metropolitan literature in the 1930s dominated influences in his thought and work.
He also adapted plays of Pedro Calderón de la Barca, Lope de Vega, Dino Buzzati, and Requiem for a Nun of William Faulkner. One may trace his enjoyment of the theater back to his membership in l'Equipe, an Algerian group, whose "collective creation" Révolte dans les Asturies (1934) was banned for political reasons.
Of semi-proletarian parents, early attached to intellectual circles of strongly revolutionary tendencies, with a deep interest, he came at the age of 25 years in 1938; only chance prevented him from pursuing a university career in that field. The man and the times met: Camus joined the resistance movement during the occupation and after the liberation served as a columnist for the newspaper Combat.
The essay Le Mythe de Sisyphe (The Myth of Sisyphus), 1942, expounds notion of acceptance of the absurd of Camus with "the total absence of hope, which has nothing to do with despair, a continual refusal, which must not be confused with renouncement - and a conscious dissatisfaction."
Meursault, central character of L'Étranger (The Stranger), 1942, illustrates much of this essay: man as the nauseated victim of the absurd orthodoxy of habit, later - when the young killer faces execution - tempted by despair, hope, and salvation.
Besides his fiction and essays, Camus very actively produced plays in the theater (e.g., Caligula, 1944).
The time demanded his response, chiefly in his activities, but in 1947, Camus retired from political journalism.
Doctor Rieux of La Peste (The Plague), 1947, who tirelessly attends the plague-stricken citizens of Oran, enacts the revolt against a world of the absurd and of injustice, and confirms words: "We refuse to despair of mankind. Without having the unreasonable ambition to save men, we still want to serve them."
People also well know La Chute (The Fall), work of Camus in 1956.
Camus authored L'Exil et le royaume (Exile and the Kingdom) in 1957. His austere search for moral order found its aesthetic correlative in the classicism of his art. He styled of great purity, intense concentration, and rationality.
Camus died at the age of 46 years in a car accident near Sens in le Grand Fossard in the small town of Villeblevin.
Chinese 阿尔贝·加缪
Origin and his experiences of this representative of non-metropolitan literature in the 1930s dominated influences in his thought and work.
He also adapted plays of Pedro Calderón de la Barca, Lope de Vega, Dino Buzzati, and Requiem for a Nun of William Faulkner. One may trace his enjoyment of the theater back to his membership in l'Equipe, an Algerian group, whose "collective creation" Révolte dans les Asturies (1934) was banned for political reasons.
Of semi-proletarian parents, early attached to intellectual circles of strongly revolutionary tendencies, with a deep interest, he came at the age of 25 years in 1938; only chance prevented him from pursuing a university career in that field. The man and the times met: Camus joined the resistance movement during the occupation and after the liberation served as a columnist for the newspaper Combat.
The essay Le Mythe de Sisyphe (The Myth of Sisyphus), 1942, expounds notion of acceptance of the absurd of Camus with "the total absence of hope, which has nothing to do with despair, a continual refusal, which must not be confused with renouncement - and a conscious dissatisfaction."
Meursault, central character of L'Étranger (The Stranger), 1942, illustrates much of this essay: man as the nauseated victim of the absurd orthodoxy of habit, later - when the young killer faces execution - tempted by despair, hope, and salvation.
Besides his fiction and essays, Camus very actively produced plays in the theater (e.g., Caligula, 1944).
The time demanded his response, chiefly in his activities, but in 1947, Camus retired from political journalism.
Doctor Rieux of La Peste (The Plague), 1947, who tirelessly attends the plague-stricken citizens of Oran, enacts the revolt against a world of the absurd and of injustice, and confirms words: "We refuse to despair of mankind. Without having the unreasonable ambition to save men, we still want to serve them."
People also well know La Chute (The Fall), work of Camus in 1956.
Camus authored L'Exil et le royaume (Exile and the Kingdom) in 1957. His austere search for moral order found its aesthetic correlative in the classicism of his art. He styled of great purity, intense concentration, and rationality.
Camus died at the age of 46 years in a car accident near Sens in le Grand Fossard in the small town of Villeblevin.
Chinese 阿尔贝·加缪
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 30 of 234 reviews
January 7, 2021
YouTube kitap kanalımda Albert Camus'nün hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/-_X3xWwwAoA
“Elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesini biliyor musun? Adam her katta kendini rahatlatmak için şunu tekrar edermiş:
Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
...
Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”
[Mathieu Kassovitz, La Haine, 1995]
Ben bu kitaba düştüm arkadaşlar. Ama kitapla beraber ben de aşağı düştüm. Yoksa zaten bu zamana kadar aşağıda mıydım da kendimi size yukarıda göstermeye çalışıyordum? Hayatını kaybetmiş olma bilinci için öncelikle onu bulmuş olmak gerekiyorsa, düşmüş olma bilinci için de öncelikle yukarıda olmak gerekmez mi?
Buraya kadar her şey yolunda.
Şu an sen de bu yazıyı okuyan bir insan olarak hangi cihazdan girersen gir ekranı sürekli kaydırarak aşağı düşüyorsun benim kelimelerimle beraber. Mükemmelliklerimizle, yeteneklerimizle, bedenlerimizle, harika zekalarımızla ve kendimizden son derece memnun oluşlarımızla birlikte gün geçtikçe aşağı düşüyoruz. Bugüne kadar bunlar bizi hep yukarıda tutan şeylerdi, onları da beraberimizde yok oluşumuza sürüklüyoruz. Düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Kafka'nın Dava ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitaplarını okuduktan sonra bu kitapların genlerinden hibrit bir gen yaratılmak istenseydi bu kitabın adı Camus'nün Düşüş kitabı olurdu. Çünkü suçlar, yargılar, sorgular ve sorgulanmalar Kafka'nın konusu iken, gurur, ceza, acı, kendinle yüzleşme ve kişilik bölünmesi gibi konular da Dostoyevski'nin ilgi alanlarıydı. Kafka bireysel-insanda sıkışmış kalmış bir insanken Dostoyevski, Hz. İsa'nın bütün evren adına acı çekme felsefesiyle birlikte evrensel olan insana ulaşmayı arzulamıştı. Ama konumuz şimdilik bu değil. Sen ekranı aşağı kaydırarak düşüşünü sürdürmeye devam et. Güneşin yerinde, her şeyin de yolunda olduğu düşünceleriyle kendini avut.
Buraya kadar her şey yolunda.
Ülkemiz günden güne düşüyor ve bu düşüşün farkında olmayarak her geçen gün kendisine "Buraya kadar her şey yolunda" demeye devam ediyor. Camus'nün kendisi için umut ve bireysel başkaldırı metaforu olarak kullandığı "güneş" ve "ışık" gibi benzetmeler, bizim için iklim krizinin başlangıçları aslında. Sadece bireysel olarak değil, toplumsal ve küresel olarak da düşüyoruz. Çocukluğumda hep dünyadaki sular neden aşağı düşmüyor diye sorardım. Peki acılar düşer mi diye soruyorum şimdi de... Dünya bir gün uzaydan aşağı düşseydi dünyadaki masum insanların ölümleri sırasında attığı çığlıklarını başka gezegenlerin kütle çekim alanlarına duyurabilir miydik?
Buraya kadar her şey yolunda.
Bu, düşen bir incelemenin hikayesi. Hepimizin her şeyde en azından aşağı yukarı olmayı başardığı bir hayatta insanlarla olan ilişkilerimiz de bir asansörün çalışma mekanizmasına benziyor. Asansörün yere çarpmasını engelleyen güven dediğimiz halatlar olmasaydı insanlarla kurduğumuz ilişkilerin de bir anlamı kalmazdı. Peki biz kendimize güveniyor muyuz? Bizim için seçimler yapan insanların seçimlerine güveniyor muyuz? Bir gün dünyanın boş bir ceviz gibi zifiri karanlığa uçsuz bucaksız düşmeyeceğine güveniyor muyuz? Sen güvenmeye devam et.
Buraya kadar her şey yolunda.
Yaşamayı unutmamak için birilerinin bize yaşadığımızı hatırlatması gerekiyor. "Sen yaşıyorsun, kendine gel!" deyip bir silkelemesi ve düşüşümüz sırasında bize eşlik etmesi gerekiyor. Yunan mitolojisindeki Ikarus da kanatlarını taktıktan sonra yükselip güneşin kanatlarını yakmasını engelleyememiş ve düşmüştü. Bu dünyada bugüne kadar kim düşmemiştir ki? Mezarlıkların hepsi bir düşüş başarısı değil midir? Hayatını yer üstünde türlü avutmalarla geçiren acizlerin, yer altında ağızlarının ve gözlerinin kapatılıp bir gün yükselecekleri umuduyla bekledikleri yerin adıdır düşüş. Düşüş, bekleyişlerin başkaldırısıdır. Düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Nereye kadar düşebiliriz? Başarılarımızın aslında başarısızlık olduğunu fark ettiğimiz ana kadar mı? Meslek seçimlerimizin aslında yanlış olduğunu anladığımız o kırılma noktasına kadar mı? Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri filminde geçmişini hatırlayıp da pişmanlıklarını kendi yüzüne vuran adamın farkındalık çitlerinden atlamasına kadar mı? Bak işte, atlıyor insanlar kariyer, para, mutluluk, güzellik çitlerinden, yemyeşil, mutlu ve aydınlık çayırlarda otluyorlar. Bunu mu istiyorsun? Yoksa bilinçli mutsuzlukların senin düşüşünü yavaşlatmasını mı?
Buraya kadar her şey yolunda.
Artık düşüşünüzü yavaşlatabilmeme imkan yok. İncelemenin sonuna geldiniz ve burası sizin çarpış noktanız. Ölüm anınızda da böyle olacak. Nasıl geldiğini anlamayacaksınız bile. Ölüm, insanın hayatındaki en etkili çarpış noktasıdır. Hele ki yaşanmışlıklarımızın çarpım tablomuzdaki sayılar olduğunu düşününce bu ölüm daha bir değer kazanır. Çünkü Camus'nün de dediği gibi "İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar." O zaman biz öldüğümüzde insanların bize inanmalarını bekleyene kadar düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Bir silkelenmeli, kendimize gelmeli, şimdiki anın canlı farkındalığını kaçırmamalı, dünyanın acılarını hafıza adlı bahçemizde saklamaya devam etmeli -bahçıvan kim?-, yerin en dibine doğru düşerken bile benlik bilincimizi sağlamaktan vazgeçmemeli, ne olursa olsun bireysel, toplumsal ve küresel olarak düşüyor olsak bile unutmayalı...
BAM!
Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.
“Elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesini biliyor musun? Adam her katta kendini rahatlatmak için şunu tekrar edermiş:
Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
...
Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”
[Mathieu Kassovitz, La Haine, 1995]
Ben bu kitaba düştüm arkadaşlar. Ama kitapla beraber ben de aşağı düştüm. Yoksa zaten bu zamana kadar aşağıda mıydım da kendimi size yukarıda göstermeye çalışıyordum? Hayatını kaybetmiş olma bilinci için öncelikle onu bulmuş olmak gerekiyorsa, düşmüş olma bilinci için de öncelikle yukarıda olmak gerekmez mi?
Buraya kadar her şey yolunda.
Şu an sen de bu yazıyı okuyan bir insan olarak hangi cihazdan girersen gir ekranı sürekli kaydırarak aşağı düşüyorsun benim kelimelerimle beraber. Mükemmelliklerimizle, yeteneklerimizle, bedenlerimizle, harika zekalarımızla ve kendimizden son derece memnun oluşlarımızla birlikte gün geçtikçe aşağı düşüyoruz. Bugüne kadar bunlar bizi hep yukarıda tutan şeylerdi, onları da beraberimizde yok oluşumuza sürüklüyoruz. Düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Kafka'nın Dava ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitaplarını okuduktan sonra bu kitapların genlerinden hibrit bir gen yaratılmak istenseydi bu kitabın adı Camus'nün Düşüş kitabı olurdu. Çünkü suçlar, yargılar, sorgular ve sorgulanmalar Kafka'nın konusu iken, gurur, ceza, acı, kendinle yüzleşme ve kişilik bölünmesi gibi konular da Dostoyevski'nin ilgi alanlarıydı. Kafka bireysel-insanda sıkışmış kalmış bir insanken Dostoyevski, Hz. İsa'nın bütün evren adına acı çekme felsefesiyle birlikte evrensel olan insana ulaşmayı arzulamıştı. Ama konumuz şimdilik bu değil. Sen ekranı aşağı kaydırarak düşüşünü sürdürmeye devam et. Güneşin yerinde, her şeyin de yolunda olduğu düşünceleriyle kendini avut.
Buraya kadar her şey yolunda.
Ülkemiz günden güne düşüyor ve bu düşüşün farkında olmayarak her geçen gün kendisine "Buraya kadar her şey yolunda" demeye devam ediyor. Camus'nün kendisi için umut ve bireysel başkaldırı metaforu olarak kullandığı "güneş" ve "ışık" gibi benzetmeler, bizim için iklim krizinin başlangıçları aslında. Sadece bireysel olarak değil, toplumsal ve küresel olarak da düşüyoruz. Çocukluğumda hep dünyadaki sular neden aşağı düşmüyor diye sorardım. Peki acılar düşer mi diye soruyorum şimdi de... Dünya bir gün uzaydan aşağı düşseydi dünyadaki masum insanların ölümleri sırasında attığı çığlıklarını başka gezegenlerin kütle çekim alanlarına duyurabilir miydik?
Buraya kadar her şey yolunda.
Bu, düşen bir incelemenin hikayesi. Hepimizin her şeyde en azından aşağı yukarı olmayı başardığı bir hayatta insanlarla olan ilişkilerimiz de bir asansörün çalışma mekanizmasına benziyor. Asansörün yere çarpmasını engelleyen güven dediğimiz halatlar olmasaydı insanlarla kurduğumuz ilişkilerin de bir anlamı kalmazdı. Peki biz kendimize güveniyor muyuz? Bizim için seçimler yapan insanların seçimlerine güveniyor muyuz? Bir gün dünyanın boş bir ceviz gibi zifiri karanlığa uçsuz bucaksız düşmeyeceğine güveniyor muyuz? Sen güvenmeye devam et.
Buraya kadar her şey yolunda.
Yaşamayı unutmamak için birilerinin bize yaşadığımızı hatırlatması gerekiyor. "Sen yaşıyorsun, kendine gel!" deyip bir silkelemesi ve düşüşümüz sırasında bize eşlik etmesi gerekiyor. Yunan mitolojisindeki Ikarus da kanatlarını taktıktan sonra yükselip güneşin kanatlarını yakmasını engelleyememiş ve düşmüştü. Bu dünyada bugüne kadar kim düşmemiştir ki? Mezarlıkların hepsi bir düşüş başarısı değil midir? Hayatını yer üstünde türlü avutmalarla geçiren acizlerin, yer altında ağızlarının ve gözlerinin kapatılıp bir gün yükselecekleri umuduyla bekledikleri yerin adıdır düşüş. Düşüş, bekleyişlerin başkaldırısıdır. Düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Nereye kadar düşebiliriz? Başarılarımızın aslında başarısızlık olduğunu fark ettiğimiz ana kadar mı? Meslek seçimlerimizin aslında yanlış olduğunu anladığımız o kırılma noktasına kadar mı? Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri filminde geçmişini hatırlayıp da pişmanlıklarını kendi yüzüne vuran adamın farkındalık çitlerinden atlamasına kadar mı? Bak işte, atlıyor insanlar kariyer, para, mutluluk, güzellik çitlerinden, yemyeşil, mutlu ve aydınlık çayırlarda otluyorlar. Bunu mu istiyorsun? Yoksa bilinçli mutsuzlukların senin düşüşünü yavaşlatmasını mı?
Buraya kadar her şey yolunda.
Artık düşüşünüzü yavaşlatabilmeme imkan yok. İncelemenin sonuna geldiniz ve burası sizin çarpış noktanız. Ölüm anınızda da böyle olacak. Nasıl geldiğini anlamayacaksınız bile. Ölüm, insanın hayatındaki en etkili çarpış noktasıdır. Hele ki yaşanmışlıklarımızın çarpım tablomuzdaki sayılar olduğunu düşününce bu ölüm daha bir değer kazanır. Çünkü Camus'nün de dediği gibi "İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar." O zaman biz öldüğümüzde insanların bize inanmalarını bekleyene kadar düşmeye devam edelim.
Buraya kadar her şey yolunda.
Bir silkelenmeli, kendimize gelmeli, şimdiki anın canlı farkındalığını kaçırmamalı, dünyanın acılarını hafıza adlı bahçemizde saklamaya devam etmeli -bahçıvan kim?-, yerin en dibine doğru düşerken bile benlik bilincimizi sağlamaktan vazgeçmemeli, ne olursa olsun bireysel, toplumsal ve küresel olarak düşüyor olsak bile unutmayalı...
BAM!
Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.
October 15, 2011
Saygın bir avukat ve burjuva ortamına söylenen bir küfür, Amsterdam’da bir barda otururken hatırlanmaya çalışılan bir geçmiş, belirsizliklere dönüşen kesinlikler, başarı gibi lanse edilen başarısızlıklar…
Taşın altına koymamız gereken ellerimiz ve kendimizi okuduğumuz bir roman; 1957 Nobel Edebiyat sahibi Albert Camus’nün Düşüş’ü.
Parisli, işinde başarılı, elit yaşamları adalet önünde savunan, çapkın kişiliği de azımsanmayacak bir kişi o. Elitliği, soyluluğu, başarıyı, çaresizliği sorgulamayan bir düşen, aynı bizler gibi. Ahlak anlayışını sivri bir dille alaya alan bir kitap.
Kitap, “Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? Korkarım ki bu kuruluşun kaderini elinde tutan saygıdeğer gorille anlaşmayı bilmiyorsunuz.” diye başlar ve “Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!” diye biter.
Ya doğruluğuna kesinlikle inandığımız duygu ve düşüncelerimiz, kendimizi tatmin etmemizdeki ikiyüzlülüğümüzse?
“Aynı zamanda hem kadınları, hem adaleti sevmeyi başarıyordum ki çok kolay bir iş değildir bu.” diyen bir avukatın yabancıya anlattığı hikâyede kendimizden bir yansımayı görmemek imkansız gibi. Üstelik bunu özgün bir edebi anlatıyla yaparken.
Can Yayınları’ndan çıkan bu 108 sayfalık kitabı Fransızca aslından çeviren ise Hüseyin Demirhan.
20. yüzyılın kuşkusuz en etkileyici yazarların biri olan Albert Camus şöyle diyor romanında; “Bazen, yalan söyleye, doğru söyleyenden daha aydınlatıcıdır. Gerçek, tıpkı ışık gibi insanın gözünü köreltir.”
Ve şöyle der Jean-Paul Sartre kitap için; “Belki de Camus’nün en güzel ve en az anlaşılan romanı.”
İyi okumalar.
Taşın altına koymamız gereken ellerimiz ve kendimizi okuduğumuz bir roman; 1957 Nobel Edebiyat sahibi Albert Camus’nün Düşüş’ü.
Parisli, işinde başarılı, elit yaşamları adalet önünde savunan, çapkın kişiliği de azımsanmayacak bir kişi o. Elitliği, soyluluğu, başarıyı, çaresizliği sorgulamayan bir düşen, aynı bizler gibi. Ahlak anlayışını sivri bir dille alaya alan bir kitap.
Kitap, “Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? Korkarım ki bu kuruluşun kaderini elinde tutan saygıdeğer gorille anlaşmayı bilmiyorsunuz.” diye başlar ve “Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!” diye biter.
Ya doğruluğuna kesinlikle inandığımız duygu ve düşüncelerimiz, kendimizi tatmin etmemizdeki ikiyüzlülüğümüzse?
“Aynı zamanda hem kadınları, hem adaleti sevmeyi başarıyordum ki çok kolay bir iş değildir bu.” diyen bir avukatın yabancıya anlattığı hikâyede kendimizden bir yansımayı görmemek imkansız gibi. Üstelik bunu özgün bir edebi anlatıyla yaparken.
Can Yayınları’ndan çıkan bu 108 sayfalık kitabı Fransızca aslından çeviren ise Hüseyin Demirhan.
20. yüzyılın kuşkusuz en etkileyici yazarların biri olan Albert Camus şöyle diyor romanında; “Bazen, yalan söyleye, doğru söyleyenden daha aydınlatıcıdır. Gerçek, tıpkı ışık gibi insanın gözünü köreltir.”
Ve şöyle der Jean-Paul Sartre kitap için; “Belki de Camus’nün en güzel ve en az anlaşılan romanı.”
İyi okumalar.
May 18, 2019
"Bakın, size anlattığım bütün şeylerden sonra, içim neyle doldu dersiniz? Kendimden tiksinmeyle mi? Ne münasebet, en başta başkalarından tiksiniyordum ben. Gerçi kendi kusurlarımı biliyor ve bunlardan yeriniyordum. Yine de, hayli övgüye değer bir inatla bunları unutmaya devam ediyordum. Başkalarının davası ise, tersine, yüreğimde boyuna sürüyordu. Kuşkusuz bu sizi şoke ediyor, değil mi? Belki de bunun mantıklı olmadığını düşünüyorsunuz? Ama sorun mantıklı kalmak değil. Sorun aradan sıyrılmak, özellikle de, evet özellikle de yargıdan kurtulmaktır." (s.56)
"...çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı, hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayasızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur." (s.60)
"...'mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.' Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz." (s.100)
Düşündürücü, sorgulatıcı ve (şahsım adına) pek keyifli, sohbet tadında bir okuma oldu. Kitabın tamamını alıntılayarak buraya ekleyecek kadar beğendim aslında ama bu kadarla yetineceğim.
5/5
"...çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı, hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayasızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur." (s.60)
"...'mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.' Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz." (s.100)
Düşündürücü, sorgulatıcı ve (şahsım adına) pek keyifli, sohbet tadında bir okuma oldu. Kitabın tamamını alıntılayarak buraya ekleyecek kadar beğendim aslında ama bu kadarla yetineceğim.
5/5
August 13, 2016
Bence Yabancı'dan daha kaliteli bir kitap bu. Tüm sayfalarda işaretlenecek ifadeler bulmak mümkün. Dikkatimi özellikle çeken bir nokta ise eğer gözümden kaçmadıysa onca iddialı lafın ilerleyen sayfalarda birbiriyle hiç çelişmemesi.
Zor, iddialı ve tutarlı bir felsefi yolculuktu benim için Düşüş.
Zor, iddialı ve tutarlı bir felsefi yolculuktu benim için Düşüş.
November 23, 2016
Ne anlamak istiyorsak onu anladığımız bir roman.Cümleler bulmaca gibi,bir labirentte kaybolur gibi oluyorsunuz.Bir sonraki cümle anlamı netleştireceğine daha da karmaşıklaştırıyor bazı yerlerde.
Romanları birer ayna gibi kullanırız çoğu zaman,kendimize baktığımız.Konu hiç önemli değildir de,görmek istediğimizi görür,anlamak istediğimizi,işimize geleni anlarız,ya da anlar gibi yaparız.
Benim yorumum size hiçbir şey ifade etmemeli.Çünkü siz eminim,benim gördüğümden çok farklı şeyler göreceksiniz.Anlatılanlar objektif gibi görünse de siz sübjektif zannedeceksiniz,ya da tam tersi.Sübjektifliğin objektifliği bu resmen.Çok mu saçma? Okursanız anlarsınız,veya anlamazsınız.Anlamak için belki de bilmemkaç fırın ekmek yemeniz gerekir,üç kütüphane dolusu daha kitap okumanız,biraz daha yaşlanmanız,biraz daha acı çekmeniz,biraz daha boşluğa düşmeniz gerekebilir.
Önceden de söylediğim gibi,belki de anladığınızı zannedip,okuyup geçersiniz.
Nietzschevari ifade tarzı yoruyor açıkçası bazı bölümlerde,ama yorgunluğa deyiyor doğrusu...
Romanları birer ayna gibi kullanırız çoğu zaman,kendimize baktığımız.Konu hiç önemli değildir de,görmek istediğimizi görür,anlamak istediğimizi,işimize geleni anlarız,ya da anlar gibi yaparız.
Benim yorumum size hiçbir şey ifade etmemeli.Çünkü siz eminim,benim gördüğümden çok farklı şeyler göreceksiniz.Anlatılanlar objektif gibi görünse de siz sübjektif zannedeceksiniz,ya da tam tersi.Sübjektifliğin objektifliği bu resmen.Çok mu saçma? Okursanız anlarsınız,veya anlamazsınız.Anlamak için belki de bilmemkaç fırın ekmek yemeniz gerekir,üç kütüphane dolusu daha kitap okumanız,biraz daha yaşlanmanız,biraz daha acı çekmeniz,biraz daha boşluğa düşmeniz gerekebilir.
Önceden de söylediğim gibi,belki de anladığınızı zannedip,okuyup geçersiniz.
Nietzschevari ifade tarzı yoruyor açıkçası bazı bölümlerde,ama yorgunluğa deyiyor doğrusu...
May 9, 2022
Bir özeleştiri ve bireysel değişime davet şaheseri.
***
"Düşüş, Albert Camus'un muhtemelen en güzel ve en az anlaşılan romanıdır."
Jean-Paul Sartre
***
"Bazı durumlarda devam etmek, yalnızca devam edebilmek insanüstü bir şeydir."
"Çok şükür jenever var, bu karanlıklardaki tek ışık. Onun sağladığı altınsı, bakırsı ışığı hissedebiliyor musunuz?"
"Amsterdam'ın iç içe geçen kanalları Dante'nin cehennem dairelerine benzer.
...Buraya dışarıdan geldiğinizde, söz konusu dairelerden geçtikçe yaşam ve dolayısıyla ona ilişkin suçlar daha yoğun, daha karanlık bir hal alır."
"Doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum ve özsaygı bizi ayakta tutan ya da ilerleten güçlü güdülerdir; tersine, insanları bunlardan yoksun bırakırsanız onları kuduz köpeklere çevirirsiniz."
"Cennet, araya aracı koymadan yaşamak değil midir?
"Üstte yaşamak, kalabalık tarafından görülüp selamlanmanın tek biçimi...
... Şurası da başka bir gerçek ki her bakımdan üstte ve rahattım ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim; her haz bir başka hazzı aratıyordu bana. ...Her daim dolu fakat hiçbir zaman doymamış vaziyette..."
"Eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman, her yerde mahkûm olsa, namuslu insanlar kendilerini daima masum sanırdı, ve bana göre özellikle de bundan kaçınmak gerekir. Yoksa her şey gülünç olup çıkar."
"Beden keyifsiz oldu mu yürek de ölgünleşir."
"Buyurmak soluk almaktır; toplumun en alt tabakasına mensup birinin bile eşi, çocuğu ya da köpeği vardır, önemli olan, yanıt hakkı tanınmayan birine buyruk vermektir."
"... her zeki insan gangster olmayı ve salt şiddet aracılığıyla toplum üzerinde egemenlik kurmayı hayal eder; bu, polisiye romanlarda anlatıldığı kadar kolay olmadığı için genellikle politikaya bel bağlanır."
"Kadınların Napoléon Bonaparte'la ortak bir yönleri vardır: Herkesin başarısızlığa uğradığı yerde, onlar başaracaklarını sanır."
"İntihar ettiğimde, dostlarımdan hiçbirinin kendini suçlamayacağını fark ettiğimde gerçekte dostum olmadığını anladım."
"İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak öldüğünüzde inanırlar.
Hayatta olduğunuz sürece varlığınız kuşkuludur."
"Eşimizi cezalandırmak için ölümümüzü düşünürüz bazen, aslında bu ona özgürlüğünü verir."
"Kimse için mazeret kabul edilmemeli, başlangıçtaki ilkem bu benim. İyi niyeti, hoş görülebilecek hatayı, yanlış adımı, hafifletici nedenleri kabul etmiyorum. Bende kutsama, af yok. Yalnızca hesabı toplar ve sonra, "Şu kadar tutuyor. Siz bir sapıksınız, şehvet düşkünüsünüz, yalancısınız, oğlancısınız, sanatçısınız vb." derim ben. İşte böyle. Bu kadar katı. Gerek felsefede gerek politikada, insanın masumiyetini reddeden her türlü teoriden ve ona suçlu gözüyle bakan her türlü pratikten yanayım."
"Kendimi ne kadar suçlarsam, sizi sizi o kadar yargılama hakkına sahibim. Daha da iyisi, kendinizi yargılamanız için sizi kışkırtırım, bu da beni inanılmaz ferahlatır. Ah azizim, bizler tuhaf sefil yaratıklarız; hayatlarımıza biraz dönüp bakacak olsak, bizi şaşırtıp dehşete düşürecek ne çok fırsat buluruz. Deneyin. İtirafınızı derin bir dostluk duygusuyla dinleyeceğimden emin olabilirsiniz."
"Asıl mesele, zaman zaman rezilliğimizi haykıra haykıra itiraf etsek de her şeyi kendimize mubah görebilmektir. Ben her şeyi yeniden kendime mubah görüyorum, hem de bu kez arkamdan gülüşen yok. Yaşamımı değiştirmedim, kendimi sevmeye ve başkalarını kullanmaya devam ediyorum. Ancak hatalarımı itiraf etmem, daha hafiflemiş olarak yeniden başlamamı ve önce doğamın, sonra tatlı bir pişmanlığın keyfini sürerek iki kat zevk almamı sağlıyor."
***
"Düşüş, Albert Camus'un muhtemelen en güzel ve en az anlaşılan romanıdır."
Jean-Paul Sartre
***
"Bazı durumlarda devam etmek, yalnızca devam edebilmek insanüstü bir şeydir."
"Çok şükür jenever var, bu karanlıklardaki tek ışık. Onun sağladığı altınsı, bakırsı ışığı hissedebiliyor musunuz?"
"Amsterdam'ın iç içe geçen kanalları Dante'nin cehennem dairelerine benzer.
...Buraya dışarıdan geldiğinizde, söz konusu dairelerden geçtikçe yaşam ve dolayısıyla ona ilişkin suçlar daha yoğun, daha karanlık bir hal alır."
"Doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum ve özsaygı bizi ayakta tutan ya da ilerleten güçlü güdülerdir; tersine, insanları bunlardan yoksun bırakırsanız onları kuduz köpeklere çevirirsiniz."
"Cennet, araya aracı koymadan yaşamak değil midir?
"Üstte yaşamak, kalabalık tarafından görülüp selamlanmanın tek biçimi...
... Şurası da başka bir gerçek ki her bakımdan üstte ve rahattım ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim; her haz bir başka hazzı aratıyordu bana. ...Her daim dolu fakat hiçbir zaman doymamış vaziyette..."
"Eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman, her yerde mahkûm olsa, namuslu insanlar kendilerini daima masum sanırdı, ve bana göre özellikle de bundan kaçınmak gerekir. Yoksa her şey gülünç olup çıkar."
"Beden keyifsiz oldu mu yürek de ölgünleşir."
"Buyurmak soluk almaktır; toplumun en alt tabakasına mensup birinin bile eşi, çocuğu ya da köpeği vardır, önemli olan, yanıt hakkı tanınmayan birine buyruk vermektir."
"... her zeki insan gangster olmayı ve salt şiddet aracılığıyla toplum üzerinde egemenlik kurmayı hayal eder; bu, polisiye romanlarda anlatıldığı kadar kolay olmadığı için genellikle politikaya bel bağlanır."
"Kadınların Napoléon Bonaparte'la ortak bir yönleri vardır: Herkesin başarısızlığa uğradığı yerde, onlar başaracaklarını sanır."
"İntihar ettiğimde, dostlarımdan hiçbirinin kendini suçlamayacağını fark ettiğimde gerçekte dostum olmadığını anladım."
"İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak öldüğünüzde inanırlar.
Hayatta olduğunuz sürece varlığınız kuşkuludur."
"Eşimizi cezalandırmak için ölümümüzü düşünürüz bazen, aslında bu ona özgürlüğünü verir."
"Kimse için mazeret kabul edilmemeli, başlangıçtaki ilkem bu benim. İyi niyeti, hoş görülebilecek hatayı, yanlış adımı, hafifletici nedenleri kabul etmiyorum. Bende kutsama, af yok. Yalnızca hesabı toplar ve sonra, "Şu kadar tutuyor. Siz bir sapıksınız, şehvet düşkünüsünüz, yalancısınız, oğlancısınız, sanatçısınız vb." derim ben. İşte böyle. Bu kadar katı. Gerek felsefede gerek politikada, insanın masumiyetini reddeden her türlü teoriden ve ona suçlu gözüyle bakan her türlü pratikten yanayım."
"Kendimi ne kadar suçlarsam, sizi sizi o kadar yargılama hakkına sahibim. Daha da iyisi, kendinizi yargılamanız için sizi kışkırtırım, bu da beni inanılmaz ferahlatır. Ah azizim, bizler tuhaf sefil yaratıklarız; hayatlarımıza biraz dönüp bakacak olsak, bizi şaşırtıp dehşete düşürecek ne çok fırsat buluruz. Deneyin. İtirafınızı derin bir dostluk duygusuyla dinleyeceğimden emin olabilirsiniz."
"Asıl mesele, zaman zaman rezilliğimizi haykıra haykıra itiraf etsek de her şeyi kendimize mubah görebilmektir. Ben her şeyi yeniden kendime mubah görüyorum, hem de bu kez arkamdan gülüşen yok. Yaşamımı değiştirmedim, kendimi sevmeye ve başkalarını kullanmaya devam ediyorum. Ancak hatalarımı itiraf etmem, daha hafiflemiş olarak yeniden başlamamı ve önce doğamın, sonra tatlı bir pişmanlığın keyfini sürerek iki kat zevk almamı sağlıyor."
October 15, 2015
"Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar..."
Hey dostum, Jean Baptiste merhaba, ben az önce senin barda tanıştığın adamla yaptığın konuşmaya kulak misafiri oldum. Sana katılıyorum bayım, peki ben kim miyim? Ben sıradan bir okurum.
Şimdi sen dedin ya "İnsan böyledir, bayım,iki yüzü vardır onun:Kendini sevmeden bir başkasını sevemez." Haklıydın hem de çok hakkı.
Sen bir gün, kırmızı ışıkta beklerken önündeki motor arıza yapmış ve yeşil ışık yanmasına rağmen motor ilerleyememişti! Sen motorcuyla kibarca yardım amaçlı konuşmuş , ama karşılığında halkın önünde, motorcudan bir yumruk yemiştin. Hiç bir tepkide bulunamadın! Sen iyi bir insandın çünkü! Tartışmayı beceremezdin!
Hatta oradaki kalabalık senin "kötü , kavgacı bir insan" olduğunu düşünmüştü! Sonra ... sonra, sen iyi olmaktan vazgeçtin... Senin için bir düşüş başladı. Halbuki sen görme kusurlu insanları bile karşıdan karşıya geçiren, herkese her fırsatta yardım eden bir vatandaştın dostum...
Hepimizi anlattın sen aslında, hepimiz bir düşüş içindeyiz. Ruhumuzu yükseltmeye çalışırken, "kötü insanlar, etiketçi insanlar, niyet ölçen insanlar, ille de bizi bir tarafa yerleştirmek isteyen insanlar" bizi aşağı çekiyorlar...
Alıntılar:
"İnsan böyledir,aziz bayım,iki yüzü vardır onun:Kendini sevmeden sevemez.
Gözleyin komşularınızı,şansınıza bir ölüm olursa binanızda.Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken,örneğin kapıcı ölür.Hemen uyanırlar,koşturmaya başlarlar,bilgi alırlar,acınırlar.Taptaze bir ölü,gösteri başlar sonunda.Onların trajediye gereksinimleri vardır... ...Yine de tüm bina sakinleri fenol kokan odaya uğradılar.Kiracılar bu iş için hizmetçilerini de göndermiyorlar,fırsattan yararlanmak için kendileri geliyorlardı..."
Hey dostum, Jean Baptiste merhaba, ben az önce senin barda tanıştığın adamla yaptığın konuşmaya kulak misafiri oldum. Sana katılıyorum bayım, peki ben kim miyim? Ben sıradan bir okurum.
Şimdi sen dedin ya "İnsan böyledir, bayım,iki yüzü vardır onun:Kendini sevmeden bir başkasını sevemez." Haklıydın hem de çok hakkı.
Sen bir gün, kırmızı ışıkta beklerken önündeki motor arıza yapmış ve yeşil ışık yanmasına rağmen motor ilerleyememişti! Sen motorcuyla kibarca yardım amaçlı konuşmuş , ama karşılığında halkın önünde, motorcudan bir yumruk yemiştin. Hiç bir tepkide bulunamadın! Sen iyi bir insandın çünkü! Tartışmayı beceremezdin!
Hatta oradaki kalabalık senin "kötü , kavgacı bir insan" olduğunu düşünmüştü! Sonra ... sonra, sen iyi olmaktan vazgeçtin... Senin için bir düşüş başladı. Halbuki sen görme kusurlu insanları bile karşıdan karşıya geçiren, herkese her fırsatta yardım eden bir vatandaştın dostum...
Hepimizi anlattın sen aslında, hepimiz bir düşüş içindeyiz. Ruhumuzu yükseltmeye çalışırken, "kötü insanlar, etiketçi insanlar, niyet ölçen insanlar, ille de bizi bir tarafa yerleştirmek isteyen insanlar" bizi aşağı çekiyorlar...
Alıntılar:
"İnsan böyledir,aziz bayım,iki yüzü vardır onun:Kendini sevmeden sevemez.
Gözleyin komşularınızı,şansınıza bir ölüm olursa binanızda.Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken,örneğin kapıcı ölür.Hemen uyanırlar,koşturmaya başlarlar,bilgi alırlar,acınırlar.Taptaze bir ölü,gösteri başlar sonunda.Onların trajediye gereksinimleri vardır... ...Yine de tüm bina sakinleri fenol kokan odaya uğradılar.Kiracılar bu iş için hizmetçilerini de göndermiyorlar,fırsattan yararlanmak için kendileri geliyorlardı..."
March 1, 2017
"Veba" ve "Yabancı" gibi roman kurgusu olmayan ama onlar gibi toplumu yargılayan ve eleştiren bir yapıt. Roman değil anlatı. Hali vakti yerinde, istediklerini elde etmiş kendisi sorgulayan bir burjuvanın ağzından yoğun bir sorular yumağıyla hem kendisine hem topluma derin eleştiriler yöneltiliyor. Özeleştiri yapılıyor, suçluluklar ve zayıflıklar anlatılıyor. Amsterdam'ın bir barında başlayan ve 5 gün boyunca kah kanal kıyısında, kah denizde bir gemide veya evde kim olduğu hiç bilinmeyecek ikinci kişiye anlatılanlardan ibaret bu kitap. Keyifle okunuyor, ancak kafanızın sakin olduğu bir dönemde okursanız çok keyif alırsınız.
April 11, 2018
Dikkatim uyanınca düşmanlarım olduğunu keşfetmekte güçlük çekmedim. Önce mesleğimde sonrada toplum yaşamımda. Kimileri için kendilerine hizmet etmiştim, kimileri içinse hizmet etmeliydim. Kısacası bütün bunlar düzenin içindeydi ve ben bunu fazla üzüntü çekmeden keşfettim. Buna karşılık şöyle böyle tanıdığım ya da hiç tanımadığım insanlar arasında düşmanlarım olduğunu kabul etmek bana daha zor ve acı geldi. Size birkaç kanıtı verdiğim saflığımla beni tanımayanların beni düşüp kalktıkları taktirde beni sevmekten geri duramayacaklarını düşünmüştüm hep ama değilmiş. Özellikle beni çok uzaktan tanıyan benim de kendilerini hiç tanımadığım kimseler arasında düşmanlık besleyenlere rastladım. Kuşkusuz dolu dolu ve kendimi mutluluğa sere serpe bırakıvererek yaşadığımı seziyorlardı. Affedilmez bir şeydi bu. Başarı havası belli biçimde taşındığı zaman bir eşeği kudurtur. Öte yandan zamanım adam akıllı doluydu ve zamansızlıktan bir sürü teklifi reddediyordum. Sonra da aynı nedenden bu reddedişlerimi unutuyordum. Ama bu teklifler bana yaşamları dolu olmayan ve aynı nedenden benim reddedişlerimi anımsayan kimseler tarafından yapılmıştı. İşte böylece yalnızca bir örnek olacak olursak kadınlar eninde sonunda pahalıya mal oluyorlardı bana.
Eski avukat Jean-Baptiste Clamence'in iç dünyasına yolculuk ettiğim kitapta insanın derinliklerini, kendine bile itiraf edemediklerini görme şansım oldu.
Çok değerli bir eser!
Eski avukat Jean-Baptiste Clamence'in iç dünyasına yolculuk ettiğim kitapta insanın derinliklerini, kendine bile itiraf edemediklerini görme şansım oldu.
Çok değerli bir eser!
March 17, 2020
İtiraf ediyorum, Düşüş, içine girmekte veya daha doğrusu kendimi kaptırmakta biraz zorlandığım, pek takdir edemediğim bir kitap oldu. Başkarakterin antipatikliği (iyilik timsali olarak başlayıp “düşüş”e geçen Clamance’ın fütursuz tavrı) belki bunda rol oynadı.
Arada ışıldayan aforizma tadında birçok cümle var tabii. Buyrun bir örnek: “”Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.”
Camus’nün Yabancı’sını üniversite yıllarımda ilgiyle okumuştum. İkinci itirafımı da yapayım o halde. Yıllar sonra bir başka Camus kitabına el atmamın sebebi, NBC’nin o müthiş Ahlat Ağacı filminin bir sahnesinde Düşüş’ün (Varlık yayınları baskısı) görünmesidir. Koronavirüs’ün dünyayı kasıp kavurduğu bu günler de belki Veba’ya el atmaya vesile olur, kim bilir?
Arada ışıldayan aforizma tadında birçok cümle var tabii. Buyrun bir örnek: “”Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.”
Camus’nün Yabancı’sını üniversite yıllarımda ilgiyle okumuştum. İkinci itirafımı da yapayım o halde. Yıllar sonra bir başka Camus kitabına el atmamın sebebi, NBC’nin o müthiş Ahlat Ağacı filminin bir sahnesinde Düşüş’ün (Varlık yayınları baskısı) görünmesidir. Koronavirüs’ün dünyayı kasıp kavurduğu bu günler de belki Veba’ya el atmaya vesile olur, kim bilir?
September 2, 2021
maalesef diye olumsuz basliyorum yorumuma, anlatici karakterimiz clamence’in antipatikligi, kafasi karisikligi ve monolog seklindeki anlatim tarzi yuzunden kendini ilk okumayla cok sevdirecek gibi bir kitap oldugunu soyleyemiyorum dusus’un. tek okumayla derdi tam olarak anlasilacak bir kitap degil cunku.
tam bir labirent, ustelik labirentteki koridorlar birbirine baglanmiyor da tam tersine daha da cetrefillesiyor. her koridor yeni ve daha karisik bir parcasina goturuyor sizi labirentin. bu koridordan daha once gecmis miydim, onceki koridora tekrar bakayim, bikac satir yukaridan tekrar okuyayim diye diye, cektikce ucu gelen ipler misali bir turlu cikamadiginiz labirentte iyice huzursuz ediyor.
okuyup kafanizi karistiran bir cumlenin sonrasina aciklama minvalinde daha iddiasiz birkac cumle gelecegi yerde yine kafa karistiran baska bir dehlize atiyor bizi camus. ve iste boyle boyle kaybolmanin ve dusus’un bir parcasi haline getiriyor okuru belki de.
ben icinden cikamadim dusus*um devam etmekte! birkac yil sonra hakkini teslim edemedigim kisimlar icin tekrar okusam daha iyi olur sanirim.
simdilik okumaya yabanci* ile baslamis olmamin isabetli oldugunu, herhalde dusus’le baslamis olsaydim camus’ye karsi bir parca daha mesafeli duracagimi rahatlikla soyleyebilirim.
“bana oyle gelmistir ki hemserilerimizin iki tutkusu var: fikirler ve zina. rasgele, sanki. onlari suclamaktan da kacinalim hani; yalniz onlar degil, tum avrupa bu durumda. gelecekteki tarihcilerin bizim icin ne diyeceklerini dusunuyorum bazen. gunumuz insani konusunda bir tumce soylemek yetecektir onlara: zina ediyordu ve gazete okuyordu. bu guclu tanimdan sonra konu biter, diyebilirim.”
“hic kimsenin masum oldugunu kesinlikler soyleyemeyiz, oysa herkesin suclu oldugunu kesinlikle onaylayabiliriz.”
“size buyuk bir sir soyleyecegim, azizim. son yargi’yi beklemeyin. her gun icindeyiz onun.”
“bu dunyada savas yapilabilir, ask taklit edilebilir, hemcinsine iskence yapilabilir, gazetelerde boy gosterilebilir ya da yalnizca orgu orerken komsu cekistirilebilir. ama bazi hallerde, devam etmek, yalnizca devam etmek insanustu bir seydir.”
“eskiden evim yari okunmus kitaplarla doluydu. bir karacigerin yarisini yiyip yarisini atan insanlar kadar igrenc bir sey bu.”
“insanin kendini tanri baba hissetmesi ve kotu yasam ve ahlak belgeleri dagitmasi ne buyuk sarhosluk!”
“‘ah, bayim,’ diyordu adam, ‘mesele kotu insan olmak degil, ama isigi yitiriyor insan.’ evet isigi, sabahlari, kendini bagislayan kisinin o kutsal masumlugunu yitirdik biz.”
tam bir labirent, ustelik labirentteki koridorlar birbirine baglanmiyor da tam tersine daha da cetrefillesiyor. her koridor yeni ve daha karisik bir parcasina goturuyor sizi labirentin. bu koridordan daha once gecmis miydim, onceki koridora tekrar bakayim, bikac satir yukaridan tekrar okuyayim diye diye, cektikce ucu gelen ipler misali bir turlu cikamadiginiz labirentte iyice huzursuz ediyor.
okuyup kafanizi karistiran bir cumlenin sonrasina aciklama minvalinde daha iddiasiz birkac cumle gelecegi yerde yine kafa karistiran baska bir dehlize atiyor bizi camus. ve iste boyle boyle kaybolmanin ve dusus’un bir parcasi haline getiriyor okuru belki de.
ben icinden cikamadim dusus*um devam etmekte! birkac yil sonra hakkini teslim edemedigim kisimlar icin tekrar okusam daha iyi olur sanirim.
simdilik okumaya yabanci* ile baslamis olmamin isabetli oldugunu, herhalde dusus’le baslamis olsaydim camus’ye karsi bir parca daha mesafeli duracagimi rahatlikla soyleyebilirim.
“bana oyle gelmistir ki hemserilerimizin iki tutkusu var: fikirler ve zina. rasgele, sanki. onlari suclamaktan da kacinalim hani; yalniz onlar degil, tum avrupa bu durumda. gelecekteki tarihcilerin bizim icin ne diyeceklerini dusunuyorum bazen. gunumuz insani konusunda bir tumce soylemek yetecektir onlara: zina ediyordu ve gazete okuyordu. bu guclu tanimdan sonra konu biter, diyebilirim.”
“hic kimsenin masum oldugunu kesinlikler soyleyemeyiz, oysa herkesin suclu oldugunu kesinlikle onaylayabiliriz.”
“size buyuk bir sir soyleyecegim, azizim. son yargi’yi beklemeyin. her gun icindeyiz onun.”
“bu dunyada savas yapilabilir, ask taklit edilebilir, hemcinsine iskence yapilabilir, gazetelerde boy gosterilebilir ya da yalnizca orgu orerken komsu cekistirilebilir. ama bazi hallerde, devam etmek, yalnizca devam etmek insanustu bir seydir.”
“eskiden evim yari okunmus kitaplarla doluydu. bir karacigerin yarisini yiyip yarisini atan insanlar kadar igrenc bir sey bu.”
“insanin kendini tanri baba hissetmesi ve kotu yasam ve ahlak belgeleri dagitmasi ne buyuk sarhosluk!”
“‘ah, bayim,’ diyordu adam, ‘mesele kotu insan olmak degil, ama isigi yitiriyor insan.’ evet isigi, sabahlari, kendini bagislayan kisinin o kutsal masumlugunu yitirdik biz.”
October 30, 2017
İki yıl önce, arkadaşımın okuduğu kitabı -Yabancı’yı- acayip beğenip bana önermesi sonucu Albert Camus’la tanıştım. Oldukça sevdiğimi ve beni bir süre etkisi altına aldığını hatırlıyorum. Geçenlerde Kindle’ımdaki romanlara göz atarken Düşüş’ü gözüme kestirip bir çırpıda bitirdim. Bir çırpıda dememe bakmayın, bir oturuşta demek istedim. Dili oldukça ağır bir kitaptı, o yüzden bazı cümleleri tekrar tekrar, özümseye özümseye okudum. Yabancı’dan daha çok sevdim açıkçası.
Kitabımızın baş kahramanı eskiden oldukça ünlü bir avukat olan Jean-Baptiste Clamence. Bir gün barda, kim olduğunu asla öğrenemediğimiz bir kişiyle, geçmişi hakkında sohbet ediyor. O anlattıkça geçmişiyle yüzleşiyor, biz okudukça toplumla ve kendimizle yüzleşiyoruz. Onun anlattıkları ufak da olsa hepimizden izler taşıyor. Onu eleştirdikçe kendimizi eleştiriyoruz aslında. Okurken, Clamence’in gözünden kendimizi görüyor, değerlendiriyor, bencilliğimizi ve çaresizliklerimizi fark ettikçe de yaptıklarımızı ve yapılanları yargılıyoruz.
Yaşamın ikiyüzlülükleri, insanların saçma sapan hırsları, bencilliğin, yapılan kötülüklerin, çaresizliğin çok sağlam bir şekilde eleştirildiği bir kitap. Ders alınabilecek oldukça fazla cümle var.
Toplumsal hayatın eleştirisinin başarılı bir şekilde yapıldığı bu felsefik kitabı tabii ki öneriyorum, ancak herkesin seveceğini düşünmüyorum. Başta bahsettiğim gibi dili ağır akıcı bir roman değil. Sıkıcı gelebilir. Ama diyorsanız ki ben karanlık atmosferleri, aforizma okumayı seviyorum. O zaman, işte bu kitap size hitap ediyor demektir.
Keyifli okumalar.
Kitabımızın baş kahramanı eskiden oldukça ünlü bir avukat olan Jean-Baptiste Clamence. Bir gün barda, kim olduğunu asla öğrenemediğimiz bir kişiyle, geçmişi hakkında sohbet ediyor. O anlattıkça geçmişiyle yüzleşiyor, biz okudukça toplumla ve kendimizle yüzleşiyoruz. Onun anlattıkları ufak da olsa hepimizden izler taşıyor. Onu eleştirdikçe kendimizi eleştiriyoruz aslında. Okurken, Clamence’in gözünden kendimizi görüyor, değerlendiriyor, bencilliğimizi ve çaresizliklerimizi fark ettikçe de yaptıklarımızı ve yapılanları yargılıyoruz.
Yaşamın ikiyüzlülükleri, insanların saçma sapan hırsları, bencilliğin, yapılan kötülüklerin, çaresizliğin çok sağlam bir şekilde eleştirildiği bir kitap. Ders alınabilecek oldukça fazla cümle var.
Toplumsal hayatın eleştirisinin başarılı bir şekilde yapıldığı bu felsefik kitabı tabii ki öneriyorum, ancak herkesin seveceğini düşünmüyorum. Başta bahsettiğim gibi dili ağır akıcı bir roman değil. Sıkıcı gelebilir. Ama diyorsanız ki ben karanlık atmosferleri, aforizma okumayı seviyorum. O zaman, işte bu kitap size hitap ediyor demektir.
Keyifli okumalar.
May 10, 2020
Clamance kimle konuşuyor? Bardaki bir yabancıyla mı, kendisiyle mi, vicdanıyla mı yoksa bizle mi?
Okuması kolay olmayan, labirent gibi bir kitap bu. Bir düşüşün hikayesi.
Kitapla ilgili en güzel yorumu
ilknur aka i.k.o yapmış, bence onun incelemesini okumanızda fayda var.
Okuması kolay olmayan, labirent gibi bir kitap bu. Bir düşüşün hikayesi.
Kitapla ilgili en güzel yorumu
ilknur aka i.k.o yapmış, bence onun incelemesini okumanızda fayda var.
May 17, 2016
Herhangi bir düşünceyi öne çıkarmadan, çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatımla, özgün bir kurguyla, çağdaş dünyayı ve insanlarını, derinlemesine öyle bir ustalıkla sorgulayıp, yargılar ki, çirkinliklerini düşkünlüklerini öylesine apaçık sergiler ki; aynı dünyada yaşayan her birimize ayna tutan bir yapıt.
Romanın kahramanı eski avukat Jean Baptiste Clamence'in öyküsü aracılığıyla, kendini tehlikeye atmadan yaşayanların öyküsünü anlatır...
Romanın kahramanı eski avukat Jean Baptiste Clamence'in öyküsü aracılığıyla, kendini tehlikeye atmadan yaşayanların öyküsünü anlatır...
February 10, 2019
Ne yazık ki yorumum romandan çok Can Yayınevinden çıkan son derece özensiz bulduğum çevirisiyle ilgili olacak. Anlatım bozukluğuyla örülmüş onlarca cümlenin arasından sabrımı iyice taşırıp, bitirmeme son iki sayfa kala romanı bir kenara atmama sebep olan cümleyi bahsettiğim özensiz çeviriye küçük bir örnek olarak vereyim:
"Damrak üstünde ilk tramvay, nemli havada zilini çıngırdatıyor ve Avrupa'nın bir ucunda yaşamın uyandığını duyuruyor, o Avrupa ki orada, aynı anda, benim uyruklarım olan elli milyonlarca insan, ağızlarında bir acılıkla zorlana zorlana yataktan çıkıp keyifsiz bir işe doğru yollanıyor" (s. 100).
Cümleyi okuduğunuz zaman Amsterdam'da bir semt olduğunu öğrendiğim Damrak'ın tramvaylara özgü bir ray sistemi olduğunu düşünebilir ve okumaya devam edebilirsiniz. Ancak cümlenin ikinci yarısında anlatım bozukluğu göz ardı edilemeyecek hale gelir ve kitabı anlamakta o ana kadar yaşadığınız zorluğun Camus'den değil çevirmenin özensiz çevirisinden kaynaklandığını belki yüzüncü kez fark edersiniz. Romanın başından sonuna o kadar çok yukarıda verdiğim örneğe benzer anlatım bozukluğu var ki kitabı okurken çevirmenin Türkçe'ye mi yoksa Camus'ye mi daha çok haksızlık ettiğine karar vermek güç.
"Damrak üstünde ilk tramvay, nemli havada zilini çıngırdatıyor ve Avrupa'nın bir ucunda yaşamın uyandığını duyuruyor, o Avrupa ki orada, aynı anda, benim uyruklarım olan elli milyonlarca insan, ağızlarında bir acılıkla zorlana zorlana yataktan çıkıp keyifsiz bir işe doğru yollanıyor" (s. 100).
Cümleyi okuduğunuz zaman Amsterdam'da bir semt olduğunu öğrendiğim Damrak'ın tramvaylara özgü bir ray sistemi olduğunu düşünebilir ve okumaya devam edebilirsiniz. Ancak cümlenin ikinci yarısında anlatım bozukluğu göz ardı edilemeyecek hale gelir ve kitabı anlamakta o ana kadar yaşadığınız zorluğun Camus'den değil çevirmenin özensiz çevirisinden kaynaklandığını belki yüzüncü kez fark edersiniz. Romanın başından sonuna o kadar çok yukarıda verdiğim örneğe benzer anlatım bozukluğu var ki kitabı okurken çevirmenin Türkçe'ye mi yoksa Camus'ye mi daha çok haksızlık ettiğine karar vermek güç.
April 13, 2015
"Son Yargı'dan korkmayın" diyor Albert Camus "La Chute / The Fall / Düşüş" adlı kitabında, "hiçbir şey bu dünyadaki insanların yargısı yani yargısız infazı kadar kötü olamaz; iyi niyet bile suç olarak görülür onlar için." İnsanoğlunun karakteristik yapısını felsefi bir dille eleştiren "Düşüş", Camus'un başyapıtı "Stranger / Yabancı"daki "Absürdizm" akımını devam ettiren bir yapıt. Parisli saygın bir avukat olan Clamence'in ağzından anlattığı romanda Camus, insanların yönetme ihtiyacına olan zaaflarına, dürüstlük ve suçluluk kavramlarına dikkat çekerek okuyucuyu düşündürmeyi başarıyor. Tekrar tekrar okunması gereken oldukça başarılı bir eser.
29.11.2015
İstanbul, Türkiye
Alp Turgut
http://www.filmdoktoru.com/kitap-labo...
29.11.2015
İstanbul, Türkiye
Alp Turgut
http://www.filmdoktoru.com/kitap-labo...
September 12, 2021
"İnsan vicdanının sorularını akıllı bir ağırbaşlılıkla aydınlattığı, önemli ebedi üretimleri için" 1957 yılında #nobel edebiyat ödülü ne layık görülmüş. Dürüst olmak gerekirse beni pek aydınlatmadı, oldukça karışıktım, kitaptan sonra çorba oldum.
Jean-Baptiste Clamence, Paris Seine nehrinden geçerken bir olaya tanık oluyor ve sonrasında hayatı değişiyor. Zirvede biriyken yavaş yavaş düşmeye, düştükçe sorgulamaya başlıyor ve kendi muhasebelerini yaşarken feci savruluyor, okuru da yanına alarak.
Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, eser aslında bir itirafname, insanın durumunun vahimetini sırtlanıp alaycı bir şekilde aynayı kendimize çeviriyor.
Sizin aynalar ne durumda dostlarım?
Bende sıkıntı yok, biraz Camus’nun absürdizmini düşünür, sonrasında mis gibi uyurum yine bu gece...
Önemli:
1)Kitabı kafanız çok dingin olduğunda ve sakin bir ortamda okuyunuz. 100 sayfa olmasına aldanmayınız, zor bir deneyim sizi bekliyor.
Jean-Baptiste Clamence, Paris Seine nehrinden geçerken bir olaya tanık oluyor ve sonrasında hayatı değişiyor. Zirvede biriyken yavaş yavaş düşmeye, düştükçe sorgulamaya başlıyor ve kendi muhasebelerini yaşarken feci savruluyor, okuru da yanına alarak.
Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, eser aslında bir itirafname, insanın durumunun vahimetini sırtlanıp alaycı bir şekilde aynayı kendimize çeviriyor.
Sizin aynalar ne durumda dostlarım?
Bende sıkıntı yok, biraz Camus’nun absürdizmini düşünür, sonrasında mis gibi uyurum yine bu gece...
Önemli:
1)Kitabı kafanız çok dingin olduğunda ve sakin bir ortamda okuyunuz. 100 sayfa olmasına aldanmayınız, zor bir deneyim sizi bekliyor.
September 13, 2025
"Bazı durumlarda devam etmek, yalnızca devam edilmek insanüstü bir şeydir."
February 13, 2016
Albert Camus gerçekten çok sevdiğim bir yazar.Gün içerisinde herkesin yaşadığı duygulara başka bir bakış açısı kazandırıp daha derin bir yerde kişilik analizi yaparak çok hoş ve okunası bir kitap yazmış.Ve daha neler neler ...
August 10, 2015
ahhh...
keşke, her edebi kitabın eleştirilerini okuma fırsatım ya da kaynağım olsa... tahsin yücel olağanüstü bir insan. tabi o çok daha farklı bir boyutta işlemiş benim gördüklerimden ziyade. bir kitap matematiğe dökülür mü? evet.
benim okuduğum e-kitap 82 sayfa. her konudan konuya geçişte, en az 3 kere okuduğuma emin olabilirsin o bölümcükleri, ortalama 250 sayfa okudum sanırım.
okuduğumu doktor civanıma söylemek yok.
altını çizmediğim cümle de yok neredeyse. huşum kaçtı, moralim bozuldu, sinirlendim, hak verdim; buna rağmen değişmeyeceğim sanıyorum. her ne kadar bu kitaptan önce de değişmek için çabalasam da.
"...yaşamayanlar, yani bilgeler..."
- yeknesak ve uzun, oldukça uzun bir konuşmada, özellikle konudan konuya ama bağlantılarla geçerken cümleleri kısa tutmak; sadece anlatıcıya yer verip, diyalogdaki 'öteki'ni yalnız gizli özne olarak orada tutmak.
- iş heyecana vardığında, yani tiradsal söyleme geçtiğinde -protagonist için- cümleleri daha uzun tutmak.
- ileride anlatacağı şeyi anlamanız için, yani bunun nedenini, size onu başta vermek≅konudan konuya bağıntılı geçmek; örn: Öfkelendiğim zamanlar, en iyi çözümün ilgilendiğim kişi için ölüm olacağını düşünüyordum. Bu ölüm bir yandan bağımızı sürekli kılardı, öte yandan onun baskısını kaldırırdı, ama, başka türlü tasarlanamayacak bir özgürlüğe kavuşmak için ne herkesin ölümünü dilemek, ne de en sonunda dünyayı insansız bırakmak olmazdı.
ve çok sonradan şu geçiyor kitapta: Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur. Özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz, saygıyı boş zamanlarımızda kokteylle sevimli bir metres arasına koyabiliriz. Bizi bir şeye yükümlü kılarlarsa, belleğe yükümlü kılar onlar, bizimse belleğimiz zayıftır. Dostlarımızda sevdiğimiz, taze ölüdür, acılı ölü, heyecanımız, eninde sonunda kendimiz!
bunu direk 1. kısımda anlatamaz mıydı, evet, ama o zaman aynı etkiyi yaratmaktan ziyade, biz Clamence'i tanıyamazdık. onun tiradını ise hiç.
ve kahrolası yargı hakkındaki tüm o fikirlerine rağmen aslında kitabın; toplum, insan, din, aşk, tutku, kölelik, özgürlük, ilişkiler, dostluklar, duygular, masumlar ve kötüler, vesaire üzerinde yaptığı sert ve haklı yargılamalar... camus şimdi yaşasaydı ne yazardı diye düşünüyorum, hatta öyle ki, öyle kötüyüz ki, yazmayacak kadar yargılardı bizi.
"Bana hep öyle gelmiştir ki, hemşerilerimizin iki tutkusu var: fikirler ve zina. Rasgele, sanki. Onları suçlamaktan da kaçınalım hani; yalnız onlar değil, tüm Avrupa bu durumda. Gelecekteki tarihçilerin bizim için ne diyeceklerini düşünüyorum bazen. Günümüz insanı konusunda bir tümce söylemek yetecektir onlara: Zina ediyordu ve gazete okuyordu. Bu güçlü tanımdan sonra konu biter, diyebilirim."
Aşırı tanıdık değil mi? ‘Düzüşüyor ve twit okuyordu.’
mevzu Clamence değil, camus seni yazmış, bizi yazmış, ötekini, ötekileştirileni... alıp yerden yere vurmuş hepimizi, hatta belki kendini. Zaten kitapta, ben’den bize, bariz bir geçiş var.
"Alın size, azizim, bir insan icadı. Bu küçük şaheser için Tanrı’ya ihtiyaçları olmadı insanların."
kitabın geri planında, yani tahsin yücel'i okuduğumda düşüş'şü sadece olaylarla değil, anlatımla da nasıl başardığını fark ediyorsunuz. kendini milada bölen clamence'in önce ve sonra'sında anlatısında kullandığı dil bile değişmiş, camus'un kelime ve sözcük yapısı seçimleri yani. bize düşüş'ü ve miladı sadece olaylarla ve olgula, fenomenlerle değil, 'bak, yazıyorum, cümlemi, öznemi, yüklemimi görüyor musun? bak, savurduğum her savı, nasıl denkliklerle belirginleştirip sınır haline getiriyorum onları, sen inkar edeme diye.' diyor sanki.
Yani bir yerde soruyor bir nevi; "nasıl bu hale geldi?" özneyi söylemiyor, clemance? sen? biz? toplum? hiç kimse? bulunuz...
"Aşağı yukarı mı? Harika yanıt! Aynı zamanda akıllıca; hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız."
şu da var, kitabın sürreal yanı. kendi de diyor, yalan ve gerçek üzerine söyleminde. sadece o değil, tüm olayların sürreal bir yanı var diye kabul etsem, kimse beni yargılamaz.
"Yalanlar gerçek yolunda buluşmaz mı sonunda? Ve benim hikâyelerimin hepsi, gerçek olsun, yalan olsun, aynı amaca yönelmez mi, aynı anlamı taşımaz mı? O zaman, onların gerçek ya da yalan olmalarının ne önemi var, eğer onlar, her iki halde de, vaktiyle ne idiğimi, şimdi ne olduğumu anlatıyorlarsa? Bazen bir şeyin içyüzü, yalan söyleyende doğru söyleyenden daha iyi belli eder kendini. Doğru, ışık gibi kör eder. Yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır."
Ve ben, son sınıf bir şehir planlama öğrencisi olarak:
“Mülkiyet, baylar, bir cinayettir!”
______________o___________o_____________
bu da böyle saçma.
xoxo
iko
keşke, her edebi kitabın eleştirilerini okuma fırsatım ya da kaynağım olsa... tahsin yücel olağanüstü bir insan. tabi o çok daha farklı bir boyutta işlemiş benim gördüklerimden ziyade. bir kitap matematiğe dökülür mü? evet.
benim okuduğum e-kitap 82 sayfa. her konudan konuya geçişte, en az 3 kere okuduğuma emin olabilirsin o bölümcükleri, ortalama 250 sayfa okudum sanırım.
altını çizmediğim cümle de yok neredeyse. huşum kaçtı, moralim bozuldu, sinirlendim, hak verdim; buna rağmen değişmeyeceğim sanıyorum. her ne kadar bu kitaptan önce de değişmek için çabalasam da.
"...yaşamayanlar, yani bilgeler..."
- yeknesak ve uzun, oldukça uzun bir konuşmada, özellikle konudan konuya ama bağlantılarla geçerken cümleleri kısa tutmak; sadece anlatıcıya yer verip, diyalogdaki 'öteki'ni yalnız gizli özne olarak orada tutmak.
- iş heyecana vardığında, yani tiradsal söyleme geçtiğinde -protagonist için- cümleleri daha uzun tutmak.
- ileride anlatacağı şeyi anlamanız için, yani bunun nedenini, size onu başta vermek≅konudan konuya bağıntılı geçmek; örn: Öfkelendiğim zamanlar, en iyi çözümün ilgilendiğim kişi için ölüm olacağını düşünüyordum. Bu ölüm bir yandan bağımızı sürekli kılardı, öte yandan onun baskısını kaldırırdı, ama, başka türlü tasarlanamayacak bir özgürlüğe kavuşmak için ne herkesin ölümünü dilemek, ne de en sonunda dünyayı insansız bırakmak olmazdı.
ve çok sonradan şu geçiyor kitapta: Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur. Özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz, saygıyı boş zamanlarımızda kokteylle sevimli bir metres arasına koyabiliriz. Bizi bir şeye yükümlü kılarlarsa, belleğe yükümlü kılar onlar, bizimse belleğimiz zayıftır. Dostlarımızda sevdiğimiz, taze ölüdür, acılı ölü, heyecanımız, eninde sonunda kendimiz!
bunu direk 1. kısımda anlatamaz mıydı, evet, ama o zaman aynı etkiyi yaratmaktan ziyade, biz Clamence'i tanıyamazdık. onun tiradını ise hiç.
ve kahrolası yargı hakkındaki tüm o fikirlerine rağmen aslında kitabın; toplum, insan, din, aşk, tutku, kölelik, özgürlük, ilişkiler, dostluklar, duygular, masumlar ve kötüler, vesaire üzerinde yaptığı sert ve haklı yargılamalar... camus şimdi yaşasaydı ne yazardı diye düşünüyorum, hatta öyle ki, öyle kötüyüz ki, yazmayacak kadar yargılardı bizi.
"Bana hep öyle gelmiştir ki, hemşerilerimizin iki tutkusu var: fikirler ve zina. Rasgele, sanki. Onları suçlamaktan da kaçınalım hani; yalnız onlar değil, tüm Avrupa bu durumda. Gelecekteki tarihçilerin bizim için ne diyeceklerini düşünüyorum bazen. Günümüz insanı konusunda bir tümce söylemek yetecektir onlara: Zina ediyordu ve gazete okuyordu. Bu güçlü tanımdan sonra konu biter, diyebilirim."
Aşırı tanıdık değil mi? ‘Düzüşüyor ve twit okuyordu.’
mevzu Clamence değil, camus seni yazmış, bizi yazmış, ötekini, ötekileştirileni... alıp yerden yere vurmuş hepimizi, hatta belki kendini. Zaten kitapta, ben’den bize, bariz bir geçiş var.
"Alın size, azizim, bir insan icadı. Bu küçük şaheser için Tanrı’ya ihtiyaçları olmadı insanların."
kitabın geri planında, yani tahsin yücel'i okuduğumda düşüş'şü sadece olaylarla değil, anlatımla da nasıl başardığını fark ediyorsunuz. kendini milada bölen clamence'in önce ve sonra'sında anlatısında kullandığı dil bile değişmiş, camus'un kelime ve sözcük yapısı seçimleri yani. bize düşüş'ü ve miladı sadece olaylarla ve olgula, fenomenlerle değil, 'bak, yazıyorum, cümlemi, öznemi, yüklemimi görüyor musun? bak, savurduğum her savı, nasıl denkliklerle belirginleştirip sınır haline getiriyorum onları, sen inkar edeme diye.' diyor sanki.
Yani bir yerde soruyor bir nevi; "nasıl bu hale geldi?" özneyi söylemiyor, clemance? sen? biz? toplum? hiç kimse? bulunuz...
"Aşağı yukarı mı? Harika yanıt! Aynı zamanda akıllıca; hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız."
şu da var, kitabın sürreal yanı. kendi de diyor, yalan ve gerçek üzerine söyleminde. sadece o değil, tüm olayların sürreal bir yanı var diye kabul etsem, kimse beni yargılamaz.
"Yalanlar gerçek yolunda buluşmaz mı sonunda? Ve benim hikâyelerimin hepsi, gerçek olsun, yalan olsun, aynı amaca yönelmez mi, aynı anlamı taşımaz mı? O zaman, onların gerçek ya da yalan olmalarının ne önemi var, eğer onlar, her iki halde de, vaktiyle ne idiğimi, şimdi ne olduğumu anlatıyorlarsa? Bazen bir şeyin içyüzü, yalan söyleyende doğru söyleyenden daha iyi belli eder kendini. Doğru, ışık gibi kör eder. Yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır."
Ve ben, son sınıf bir şehir planlama öğrencisi olarak:
“Mülkiyet, baylar, bir cinayettir!”
______________o___________o_____________
bir de şöyle bir saçmalık yapmıştım, kitabı ilk aldım-tahsin yücel'in kitabını- bir fikrim yok ne olduğuna dair, kapaktaki denklemi çözdüm. okuyunca farkettim ki aslında denklem falan yok ortada. şşşşşş...
yine de güzel bir şey çıktı :D
gök+su=yer olmayan; "gök ve suyun toplamı, yer olmayandır."
bu da böyle saçma.
xoxo
iko
June 13, 2017
'Alçakgönüllülüğün parlamama, küçülmenin yenmeme, erdemin ezmeme yardım ettiğini anladım.'
Biraz yorsada okunması gereken kitaplardan.
Biraz yorsada okunması gereken kitaplardan.
Read
October 27, 2024ama yuregimizi ferah tutalim! artik cok gec, her zaman da gec olacak
January 31, 2018
"Fazla iyisiniz. Bu yüzden bardağımı sizinkinin yanına koyacağım."
"Bana hep öyle gelmiştir ki, hemşerilerimizin iki tutkusu var: Fikirler ve zina."
"Günümüz insanı konusunda bir tümce söylemek yetecektir onlara: Zina ediyordu ve gazete okuyordu."
"Meslekler, mezheplerden daha az ilgilendiriyordu beni."
"Geceler boyunca yürüyorum, düş kuruyorum ya da habire konuşuyorum kendi kendime."
"Bu meslek insan kardeşlerime karşı olan her türlü kırgınlığımı gideriyor, kendilerine hiçbir şey borçlu olmadan onları kendime borçlu bırakıyordum."
"Şurası gerçek ki; her şeyde rahattım ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim."
"Dostlarımızın bizi çok yüceltmesinden Tanrı korusun bizi, aziz bayım. Görevi bizi sevmek olanlara, yani yakınlarımıza, müttefiklerimize (ne deyim!) gelince, başka bir derttir bu."
"Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. Böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. Bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. Bir olayın olması gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ve ölümün bile. O halde yaşasın ölü gömme törenleri!"
"O günlerde sağlığımda da bozukluklar oldu. Belirli bir şey, bir çöküntü falan değil, bir çeşit, keyfimi yeniden bulamama sıkıntısı."
"Yaşam benim için gittikçe daha da zorlaşıyordu; beden keyifsiz oldu mu yürek de ölgünleşir."
"Böylece yaşamın yüzeyinde ilerliyordum, sözcükler içinde, hiçbir zaman gerçek içinde değil. Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!"
"İlginç, değil mi? Ama durum böyle işte aziz hemşerim. Kimileri -Sev beni!- diye bağırır, ötekiler -Sevme beni!- diye. Ama en kötü ve en mutsuz olan bir bölümü de -Sevme beni, yine de bana sadık kal!- diye."
"Hiç kimse zevklerinde iki yüzlü olmaz; bunu bir yerde mi okudum, yoksa ben mi düşündüm aziz hemşerim?"
"Bütün sevgilerimi, istediğimde kullanmak üzere çevremde tutuyordum. Bu durumda tüm varlıklarını ya da bunlardan mümkün olan en çoğunun tüm yeryüzünde bana yönelmiş olmaları koşuluyla, sonsuzca boş, ne zaman olursa olsun çağrıma yanıt vermeye hazır, kendilerini ışığımla nimetlendirmeye tenezzül edeceğim güne kadar kısırlığa mahkum biçimde ancak yaşayabilirdim kendi rızamla."
"İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onların kuşkuculuğunu hak edersiniz."
"Mutluluğunuz ve başarılarınız, ancak bunları cömertçe paylaşmaya razı olduğunuz taktirde affedilir. Ama mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir."
"Zenginlik, aziz dostum, henüz aklanma değildir, ama her zaman hoş karşılanması gereken ertelemedir."
"Ben özgürüm, sizin davranışlarınızdan uzağım, ama yine de kimim ben? Gurur yönünden bir güneş; yurttaş, bir şehvet tekesi, öfkeli bir firavun, bir tembellik kralı. Kimseyi öldürmedim mi? Henüz değil, kuşkusuz."
"Aynı nedenlerden ötürü yeniyetme gençler ilk metresleriyle metafizik kaygıyı yitirir ve bürokratikleşmiş birer fuhuş olan bazı evlilikler aynı zamanda cüretkarlığın ve buluşun tekdüze cenaze arabaları haline gelir."
"Ah! Azizim, yalnız, tanrısız ve efendisiz kimse için günlerin yükü korkunçtur. O halde insanın kendine bir efendi seçmesi gerekir. Tanrı, artık moda olmadığına göre."
"Bana hep öyle gelmiştir ki, hemşerilerimizin iki tutkusu var: Fikirler ve zina."
"Günümüz insanı konusunda bir tümce söylemek yetecektir onlara: Zina ediyordu ve gazete okuyordu."
"Meslekler, mezheplerden daha az ilgilendiriyordu beni."
"Geceler boyunca yürüyorum, düş kuruyorum ya da habire konuşuyorum kendi kendime."
"Bu meslek insan kardeşlerime karşı olan her türlü kırgınlığımı gideriyor, kendilerine hiçbir şey borçlu olmadan onları kendime borçlu bırakıyordum."
"Şurası gerçek ki; her şeyde rahattım ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim."
"Dostlarımızın bizi çok yüceltmesinden Tanrı korusun bizi, aziz bayım. Görevi bizi sevmek olanlara, yani yakınlarımıza, müttefiklerimize (ne deyim!) gelince, başka bir derttir bu."
"Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. Böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. Bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. Bir olayın olması gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ve ölümün bile. O halde yaşasın ölü gömme törenleri!"
"O günlerde sağlığımda da bozukluklar oldu. Belirli bir şey, bir çöküntü falan değil, bir çeşit, keyfimi yeniden bulamama sıkıntısı."
"Yaşam benim için gittikçe daha da zorlaşıyordu; beden keyifsiz oldu mu yürek de ölgünleşir."
"Böylece yaşamın yüzeyinde ilerliyordum, sözcükler içinde, hiçbir zaman gerçek içinde değil. Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar!"
"İlginç, değil mi? Ama durum böyle işte aziz hemşerim. Kimileri -Sev beni!- diye bağırır, ötekiler -Sevme beni!- diye. Ama en kötü ve en mutsuz olan bir bölümü de -Sevme beni, yine de bana sadık kal!- diye."
"Hiç kimse zevklerinde iki yüzlü olmaz; bunu bir yerde mi okudum, yoksa ben mi düşündüm aziz hemşerim?"
"Bütün sevgilerimi, istediğimde kullanmak üzere çevremde tutuyordum. Bu durumda tüm varlıklarını ya da bunlardan mümkün olan en çoğunun tüm yeryüzünde bana yönelmiş olmaları koşuluyla, sonsuzca boş, ne zaman olursa olsun çağrıma yanıt vermeye hazır, kendilerini ışığımla nimetlendirmeye tenezzül edeceğim güne kadar kısırlığa mahkum biçimde ancak yaşayabilirdim kendi rızamla."
"İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onların kuşkuculuğunu hak edersiniz."
"Mutluluğunuz ve başarılarınız, ancak bunları cömertçe paylaşmaya razı olduğunuz taktirde affedilir. Ama mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir."
"Zenginlik, aziz dostum, henüz aklanma değildir, ama her zaman hoş karşılanması gereken ertelemedir."
"Ben özgürüm, sizin davranışlarınızdan uzağım, ama yine de kimim ben? Gurur yönünden bir güneş; yurttaş, bir şehvet tekesi, öfkeli bir firavun, bir tembellik kralı. Kimseyi öldürmedim mi? Henüz değil, kuşkusuz."
"Aynı nedenlerden ötürü yeniyetme gençler ilk metresleriyle metafizik kaygıyı yitirir ve bürokratikleşmiş birer fuhuş olan bazı evlilikler aynı zamanda cüretkarlığın ve buluşun tekdüze cenaze arabaları haline gelir."
"Ah! Azizim, yalnız, tanrısız ve efendisiz kimse için günlerin yükü korkunçtur. O halde insanın kendine bir efendi seçmesi gerekir. Tanrı, artık moda olmadığına göre."
August 28, 2022
içindeki felsefi aktarımlar muazzam. tam bir hikaye olmuyor olması puanımı kıran tek durum oldu.
November 6, 2017
'Ortaçağda boğuntu hücresi adı verilen zindan hücresini bilmezsiniz. Genellikle insan ömrü unutuluyordu orada. Bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu benzerlerinden. Bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. Engelli bir durum almak, köşegen biçiminde yaşamak gerekiyordu oradaİ uyku bir düşüş, uyanıklık çömelmeydi. Azizim sözcükleri ölçerek söylüyorum, bu basit buluşta deha vardı. Her Allah'ın günü bedeni uyuşturan o hareketsiz baskı altında mahkum, suçlu olduğunu ve masumluğun keyifle gezinmek olduğunu öğreniyordu.'
February 21, 2019
Buralarda yokken birkaç kitap okudum :p
June 8, 2020
camus'nun en sevdiğim metni olma özelliğini sürdürüyor. türkçede yeni bir çeviriyi ve edisyonu da hak ediyor kesinlikle.
January 19, 2021
Camus’nun kendi yaşamından otobiyografik unsurlar barındıran bu romanda ayrıcalı bir yaşama sahip olan yargıcın, kendi öz sorgulamalarıyla kendini yükselttiği o yerden düşüşünün öyküsünü okuyoruz. Varoluşçu bir roman, hiçlik, hayatın anlamsızlığı ve absürd hayatı anlatıyor Camus kendi öz düşüncelerinde olduğu gibi. Hayat saçmaydı.
Düşüşün kırılma noktası şafakla başlıyor. Ondan önce kendini daha yüksek konumlarken, gün doğumunda çıplaklaşıyor. Kendini farkediyor, tarafsızca görüyor.
“İnsan yaşamını sevmediği zaman, onu değiştirmek gerektiğini bildiği zaman, elinde başka seçeneği yoktur. Bir başkası olmak için ne yapmalı? Artık hiç kimse olmamak. Herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl?” S97
“Özgürlüğü eskiden dilimden düşürmezdim. Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır.” S89
1956 yazdığı düşüş’ten 1 yıl sonda Nobel ödülü alır Camus. 3 yıl sonra da ölür.
Düşüşün kırılma noktası şafakla başlıyor. Ondan önce kendini daha yüksek konumlarken, gün doğumunda çıplaklaşıyor. Kendini farkediyor, tarafsızca görüyor.
“İnsan yaşamını sevmediği zaman, onu değiştirmek gerektiğini bildiği zaman, elinde başka seçeneği yoktur. Bir başkası olmak için ne yapmalı? Artık hiç kimse olmamak. Herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl?” S97
“Özgürlüğü eskiden dilimden düşürmezdim. Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır.” S89
1956 yazdığı düşüş’ten 1 yıl sonda Nobel ödülü alır Camus. 3 yıl sonra da ölür.
January 6, 2015
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."
'Düşüş', Muhteşem bir monolog...
Jean-Baptiste Clamence, Parisli eski bir avukat ve Hollanda'da cezaevi yargıçlığı yapıyor. Albert Camus, bu kitapta kahramanın okuyucuyla sohbet ediyormuşçasına itirafları üzerinden çağdaş dünyayı, hayatı ve insanları sorguluyor. Kitapta altı çizmediğim sayfa yok gibiydi. Kitabın inceliğine aldanılmamalı sakin bir ortamda dikkatle okunmalı derim.
'Düşüş', Muhteşem bir monolog...
Jean-Baptiste Clamence, Parisli eski bir avukat ve Hollanda'da cezaevi yargıçlığı yapıyor. Albert Camus, bu kitapta kahramanın okuyucuyla sohbet ediyormuşçasına itirafları üzerinden çağdaş dünyayı, hayatı ve insanları sorguluyor. Kitapta altı çizmediğim sayfa yok gibiydi. Kitabın inceliğine aldanılmamalı sakin bir ortamda dikkatle okunmalı derim.
February 18, 2023
7 yıl önceki toyluğum bu kitabın içeriğini ve ahenkli dilini anlamaya yetmezken şimdi o halime kitabı yarım bıraktığı için teşekkür ediyorum. Yoksa bu zevki alamazdım. Bazı kitaplarda ilerde hakkıyla okuyabilmek için yarım bırakılmalı.
Displaying 1 - 30 of 234 reviews































