"Halid Ziya'ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikâye yazmaya hevesli insanlardır." - Ahmet Hamdi Tanpınar
"Tereddütsüz söyleyeceğim ki yazdıklarımın hiçbirisini yazmamış olmak ihtimalini o kadar büyük bir hüzün duymayarak düşünebiliyorum. Fakat Mai ve Siyah için böyle değil! Onu yazmış olmak isterdim. Ve pek iyi etmişim ki yazmışım. Onun için, eksiklikten arınmıştır, baştan ayağa meziyettir demiyorum. Fakat onda hemen bütün ben varım, benim bir daha geri gelmeyecek olan emellerle, hülyalarla ve onların yanı başında hüsranlarla, elemlerle dolu olan gençliğim var. Hatta yalnız benim değil… Bütün gençler var... Memleketimin bedbaht gençliği var. Sizler varsınız..." - Halid Ziya Uşaklıgil
Kitap olarak ilk defa 1898'de basılan Mai ve Siyah'ın bu baskısı hazırlanırken Halid Ziya'nın romandaki düzenlemelerini de içeren 1938 baskısı esas alındı. Bu iki baskı karşılaştırılıp yıllardır süregelen hatalar tek tek saptandı. Açıklamalı notlarla ve ilk baskıdan görsellerle zenginleştirilen roman, yazarın üslubuna müdahale edilmeden günümüz Türkçesine uyarlandı. İlk defa okuyucuyla buluşmasının üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçse de bu başyapıt, hâlâ tefrikasına başlanıldığı günkü kadar yeni. O günden bugüne, ülkenin bütün kuşaklarınca okundu, tartışıldı, tekrar tekrar yorumlandı. Daha önemlisi, hep sevildi. Çünkü Mai ve Siyah, bizim romanımız.
Altmış yıllık yazı hayatında şiir dışında pek çok eser kaleme alan Halid Ziya modern Türk edebiyatına romanları ve hikâyeleriyle damgasını vurmuş bir yazardır. Türk romanının büyük ustası olarak kabul edilir.
Edebiyata Fransızcadan ve İngilizceden bâzı küçük hikâyeler çevirmekle girmişti. Çeşitli konularda yazı ve makalelerin ardından nesir niteliğinde şiirler yazmış, bu ürünlerine “mensur şiirler” adını vermişti. Bu hazırlıklardan sonra ilk roman denemelerini yaptı.
1886-1908 yılları arasında sekiz roman kaleme alan yazar, bu türdeki ilk eserlerini Fransız realistleri ve natüralistlerinden etkilenerek yazdı. Acemilik dönemi ürünü olan ilk romanlarından sonra Ferdi ve Şürekâsı ile olgunluk dönemine girdi ve ardından Servet-i Fünûn'un edebî beyannâmesi olan Mâi ve Siyah’ı kaleme aldı.[3] Romanlarında olaya dayanan anlatım yerine kahramanların iç dünyasını sanatkârane üslûpla tahlile dayanan yeni bir anlayış benimsenmiştir.[3] Eserlerinde toplumsal mesaj verme endişesi taşımaz. Romanı, insanın iç dünyasına ait bir tür olarak görmüştür.[4]
Hikâye türünün de Türk edebiyatındaki ilk gerçek temsilcisi olarak kabul edilir.[5] Hikâyeleri, romanlarına oranla daha doğal ve yerlidir.
Roman ve hikâyeleri dışındaki en önemli eserleri anılarıdır. Türk edebiyatında anı türünde en çok eser vermiş yazarlardandır
kimse kusura bakmasın ne düşündüğümü hiç imlaya ve noktalamaya dikkat etmeden yazıcam.
öncelikle ahmet cemil edebiyat tarihi boyunca gördüğüm en pısırık, en güçsüz karakterdi. kitap boyunca yaptığı tek şey türlü haksızlığa, talihsizliğe uğrayıp bunlara ödlekçe boyun eğmek oldu. intihar etmeye bile götü yemediği gibi, bari ailesini dağıtan hayatını mahveden vehbi'yi öldürsün, ikbal'in intikamını alsın, annesiyle kaçsın diye düşündüm ama kitabın sonuna doğru bu karakterden fazla aksiyon beklemiş olduğumu acı bir şekilde öğrenmiş oldum. değil öldürmek, adamın ağzını kanatacak kadar yumruk içinde bırakamadı bile. bi tokat attı geçti. tokat ne ya, bugs bunny misin sen amına koyim? resmen son 50 sayfayı "neyse ya bitti galiba bi bok olmaz burdan sonra artık" diyerek buhrandan buhrana gire gire okudum.
ahmet cemil'in lamia ile yaşadığı şey de aşk değildi bu arada, sadece iki kelamdan fazlasını etmediği bi kızın her hareketinden über bi mana çıkarıp kafasında kutsallaştırdı her şeyi. kız bi yürüyo, bi bakıyo "hmm kesin beni seviyo hmm" diye çıkarımlar yapıyo kendince. sonra kız başkasına gidince tribe giriyo.
bu kitap sayesinde 1900 osmanlısında kadına verilen değerin bir köpekten farkı olmadığını da anlamış oldum. zavallı ikbal gözlerinin önünde eriyip giderken ana oğul sadece birbirlerine manalı manalı bakmakla ve karşılıklı göz doluşmaları yaşamakla yetindiler. kardeşi aldatılıyor, dayak yiyor, hakir görülüyor bizim salak ahmet cemil'in yapabildiği en büyük şey kardeşine yalandan hal hatır sormak ve manalı manalı bakmak. zaten kızkardeşini o adama verirken en son olarak onun görüşüne başvurması ve kızın sadece başını önüne eğerek razı olması da aşırı sinir bozucuydu. bir kadının evlilik teklifine sesli bi şekilde evet istiyorum demesinin bile edepsizlik kabul edildiği bi dünyada ikbal'in vehbi'nin tekmesiyle ölmesi zaten çok şaşırtıcı bir şey olamazdı.
ahmet cemil'in kızkardeşiyle konuşmayı uzun tutabilmek için önüne bozuk yakalı gömlekler, yırtık pantolonlar dökmesini ağzım açık kalarak okudum. demek ki o zamanlar bir abiyle bir kızkardeşin muhabbetininin uzunluğunu belirleyen kıstas her ikisinin isteği değil de kızkardeşin dikmek zorunda olduğu yamaların ne kadar süre alacağıydı.
ana karakterin düzlüğü, sıkıcılığı, ödlekliği katlanılamaz bir boyuttaydı. realizm buysa ben hayal dünyasında yaşayıp her şey maiden siyaha dönünce de kafama bi tane sıkıp ölmeyi yeğlerim.
“Ahmet Cemil edebiyatımızın ilk kaybedeni, tutunamayan ilk karakteridir. Bugün Halid Ziya Uşaklıgil adı anıldığında akla ilk gelen eserinin -popüler kültür tarafından yağmalanmış- Aşk-ı Memnu olmasını elbette yadırgamıyoruz ama üstadın gerçek başyapıtı hiç şüphesiz Mai ve Siyah’tır.” A. Ömer Türkeş
11.0% "Ahmet Cemil sevdim seni adamım, bir nomero ergensin. hele o baran-ı elmas tamlaman, dilimi ısırdım beğenmekten."
45.0% "Ahmet Cemil, biraz önce 16 yaşındaki -en yakın arkadaşının kızkardeşi- bir kızın çarşafıyla ve peçesiyle, sonracığıma, peçesinin altından görünen perçemleriyle kendinden geçti. Birkaç sayfa sonra da kızın rüzgarda oynaşan beyaz başörtüsüyle -saçlar zapt u rapt altında olunca rüzgarla oynaşmak örtüye kalıyo tabii-. Yani, I am trying very hard not to freak out but it's spooky, man."
67.0% Bir de amca, göya, ülkenin en ince ruhlu şayiri, en rikkatli insanı. Fekat, şu an eniştesiyle birleşip anneciğinin küçücük evini ipotek ettiler. Olacağı söyliym, enişte matbaayı batıracak, İkbal'i terk edecek, Ahmet Cemil de Lamia'dan yüz bulamayınca intihar edecek ama kesin intiharına kendince asil bir sebep bulacak. Yeminlen, şu ülke yüz küsur yıldır bi doğru dürüst erkek roman baş kahramanı çıkaramaz mı arkadaş, ne iş! Hepsi tahammülfersa.
100.0% Son ana kadar intihar etsin diye bekledim ama etmedi Ahmet Cemil.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Türkiye'de nesli adına konuşan ilk eser, Halid Ziya Bey'in anılarında en çok beğendiğim romanım dediği ve Servet-i Fünûn'un edebî beyannâmesi kabul edilen kitap.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanın baş karakteri Ahmet Cemil için, “aşk ve kadın şairi” olarak tanınan, dilin sadeleşmesi gerektiğini savunmuş, Türk Dil Kurumu'nun kurucu dört üyesi arasında yer almış Servet-i Fünûn şairi Celal Sahir Erozan'dan ilham alındığını belirtmiş ki kitap boyunca hissediyorsunuz bu etkiyi.
Kitabın başında da açıklandığı üzere yazarın kendi kuşağının edebiyat alanında sahip olduğu görüşlerini, dönemin matbaa ve basın hayatının eleştirel tasvirini, eskiyi temsil edenlerle yaşanan çatışmaları anlatan yapısıyla tam bir dönem romanı. Suat Derviş'in Çılgın Gibi romanında olduğu gibi burada da romanın başlangıcı ve bitişi muazzam bir fikri takiple birbirine bağlanmış.
Halid Ziya Bey'in anlatım yeteneğini övmeye kelimeler yetmez. Güneşin doğuşu ve batışı başta olmak üzere gökyüzü ve doğa olaylarının tasviri, mezarlık ve cenaze sahnelerinde yapılan betimlemeler ve çözümlemeler, psikolojik tahliller.. hepsi şiirsel, etkileyici ve akıcı bir dille yazılmış.
Bu baskıda bilinmediği düşünülen kelimelerin anlamı cümle içinde kelimenin yanında parantez içinde verilmiş. Bu durumun başlarda okuma akışını biraz bozduğunu itiraf etmem lazım ama ilerledikçe sorun olmaktan çıktı.
Özellikle Servet-i Fünûn dönemi ile ilgili hiçbir fikriniz yoksa okumaktan tam anlamıyla zevk almanız ya da kitap hakkında bütüncül bir fikir oluşturmanız biraz zor olabilir. Fakat sadece anlatılan hikaye ve anlatım tekniği açısından bile sizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir eser.
Bitirirken bu kitap bana, her edebiyat severin şöyle kapsamlı bir Türk edebiyat tarihi kitabı okuması gerektiğini düşündürttü. Ben de yapamadım henüz böyle bir şey, en kısa zamanda bu eksiğimi de kapatmak istiyorum.
Servetifünun'da yazarlar karamsarmış, melankolikmiş, pek severlermiş yalnızlığı. Peki ya Ahmed Cemil? Ahmed Cemil karamsar biri olmaktan ziyade pısırık biri idi. Sürekli bir şeylerden yakınıyor, bir şeyler için hiddetleniyor fakat bunları yalnızca içinde yaşıyor. Kendi kendine bir hallere giriyor. Kendi kendine gelin güvey oluyor.
Aslında 5 yıldız verilecek bir eser. Veremediğim bir yıldız yazarın değil benim cehaletimden diyerek girizgahı bitirip eser hakkındaki incelememe geçeyim:
Ana karakterimiz Ahmet Cemil'in mai düşlerinin siyaha gerçeklerle yüzleşmesi üzerine ilerleyen kurguda karakterlerin hisleri öyle etkileyici bir dille anlatılmış ki okuyucu da gerilimden heyecana, umutsuzluktan, bezginliğe insana dair tüm hisleri yaşıyor. Dili çok kolay olmasa da okumak son derece keyif verici, dönem edebiyatı seven biri değilseniz çapraz okuma yaparak ilerlemenizi öneririm.
Eserde en üzüldüğüm karakter Lamia oldu. O suskun, meyus halleri içimi titretti, son sayfaya geldiğimde bitmedi/bitmemeli duygusuna kapıldım. Devamı yazılsa güzel olurdu bile dedim. Final sonrası Ahmet Cemil'in hayatında olabilecekleri düşündüm ki böyle eserleri çok sevdiğim için ilerleyen zamanlarda tadını çıkararak yeniden okumam gerektiği kanısına vardım.
Bir süre sonra yeniden okuyarak kaçırdığım noktaları yakalamayı umuyorum deyip noktayı koyayım.
Öncelikle dil devrimine içtenlikle kucak açmış, kitaplarını bizzat kendisi yeni yazıya geçirmiş ve sadeleştirmiş, dilin yabancı etkilerle kısırlaştırılmasını eleştirmiş bir yazarın eserlerini güncel dile uyarlamak dururken her sayfanın altına on tane dipnot veren yayınevlerini kınamadan başlamak istemiyorum. Mai ve Siyah, okurunun ölü bir dil içinde mana aramaya mahkum edilemeyeceği kadar önemli bir eser. Bu kıymetli eseri günümüz Türkçesine katan yayınevlerine de binlerce teşekkür... Mai ve Siyah'ı ilk defa -yarı Osmanlıca sayılabilecek baskılardan birinden- lisede okumuştum. Hikaye o dönemde de canımı çok acıtmıştı. Fakat liseli bir çocuğun anlayışıyla okuduğumda, eserin her yönünü idrak edememiştim. Bunu şimdi, beş sene sonra ikinci kere okuduğumda anladım. Dikkat çekmek istediğim noktalardan ilki, Halit Ziya Uşaklıgil'in dönemindeki (belki de her dönemdeki) kadın trajedisini çok iyi içselleştirmiş olması. Feminist perspektiften bakıldığında hikaye çok daha katmanlı hale geliyor. Dönemin kadınlarının umutsuzluğu, güvencesizliği, çaresizliği bir erkek kahramanın gözünden olabildiğince yalın ve gerçekçi olarak anlatılmış. Ne yazık ki yazarın kadınlar üzerinden yaptığı toplumsal eleştiri hala birçok açıdan geçerliliğini koruyor. Es geçilmemesi gereken diğer husus, Ahmed Cemil'i umutlarının yok oluşuna götüren sebeplerin gerçekçiliği... Eleştirileri okurken, başına gelenlerin sıkça ana kahramanın yetersizliğine bağlandığını gördüm. Ahmed Cemil için gerçekten de pasif, korkak, hatta pısırık denebilir. Ama karşı koyma gücünü kesen şey onun pısırıklığı değil; kardeşinin huzuru, evinin ipoteği, borçlarının taksitleri gibi maddi sebeplerdi. Her ne olursa olsun, Ahmed Cemil'in hikayesi, kalbimi her iki okuyuşumda da kırdı. Yapmacıksız, abartısız ve her gün benzerlerini görebileceğimiz; iyi yazılmış bir insan trajedisi.
Mai ve Siyah Türk edebiyatının ilk realist romanı olarak kabul ediliyor. Halit Ziya’nın hassas anlatımını, oluşturduğu zıt durumları ve karakterleri çok sevdim. Ahmet Cemil karakteri melankolik bir kaybeden. Ama özeleştirisi yüksek.
Last night, after almost 7 years, I finished reading Mai ve Siyah by Halit Ziya Uşakligil. I was given a copy of the novel by a work colleague Didem in 2010 when I was living in Istanbul as a sort of gift — she couldn't handle all of the parenthesized Ottoman vocabulary and so had long since given up reading it — and began trying to read it before I could really read a novel in Turkish. I believe I made it about as far as chapter 3 when Ahmet Cemil goes to see his friend in Erenköy, but to be fair I was basically glossing over words and coming up with my own fanciful ideas about what was going on. I did understand something of the first 10 pages and tried to use allusions to Ahmet Cemil's staring at the sky "baran-i elmas!" in my novel gurbetten sonra (nice to know that I hadn't misunderstood that part at least). I put the book on my list of Turkish novels I assigned to myself as required reading for one of my PhD comps exams, and now I was (in a way) paid to read it. Now after carrying this ugly little blue book around to 8 different apartments/houses in multiple cities, and years of training myself to be a competent and critical reader of Turkish, I was finally able to not only read it, but to enjoy it. The book is a special artifact of my interest in Turkish literature. The novel follows its central character Ahmet Cemil, an aspiring poet, as he tries to hustle in Ottoman Istanbul. His father dies while he is young (I believe being an orphan was a requirement of characters in Ottoman novels) and he is still in school and Ahmet has to try to find a way to make ends meet and support his family. His school buddy Hüseyin Nazmi helps convince him to work as a translator for a newspaper and this marks his introduction into the world of printing. He is able to quickly work his way up in the world, although his true passion lies in his own aspirations to write avant-garde poetry influenced by French work. And he is full of the stuff. There are passages which go on for pages and pages about the color of the sky, or how Ahmet's feelings of sadness and melancholy are overwhelming him. It parodies itself. Uşakligil was the foremost writer among the literary movement known as servet-i fünun which was formed through a magazine of the same name. The language is baroque, metaphoric, and in no rush to get anywhere (which explains why Ahmet Mithat criticized it as remote from common speech and why I had such a hard time reading it in 2010). Ahmet Cemil is given the opportunity to become a part-owner and operator of the print house along with his new brother-in-law, it all gets screwed up when he realizes that his sister is being verbally and physically abused. Ahmet is able to finally present his poetry to some literatis, and is well-received, but it is all over shadowed by his own personal misfortunes. Oh, and he is also in (shallow) love with his friend's sister Lamia but she gets betrothed to someone else. I really empathized with the character of Ahmet Cemil in a way that made me think that maybe we can't really sympathize with characters in a visceral way without having actually lived close analogies of the same situations in our own lives. As a fellow aspiring literati who has to do a lot of hustling to make ends meet, and always fells the superego compulsion to devote more time to literature, I know the feeling. The scene in particular where Ahmet tries to tutor a rich kid and doesn't have any books to use and quickly runs out of topics to cover, I know the feeling.
İç burkan, üzen kitaplardan. Edebiyatımızın en özel eserlerinden biri. İnsan Cemil'i silkeleyip "bir şey yap ulan hergele" dememek için kendini zor tutuyor.
Tamamlanmamış hissi yaratıyor bu kitap bende. Vehbi, Cemil, Hüseyin, hatta küçük Nazmi, Şekip falan hepsinin hikayesi bana göre yeni başlıyor. Her neyse. Saygı duyuyoruz elbette.
Halit Ziya'nın ve döneminin bu önemli eserini, gayet anlaşılır ve başarılı bir dil sadeleştirmesiyle okurlara sunan İş Kültür'ü de,
“Bugünden sonra bütün müsveddeler yakıldı. Bir harf bile bırakmadılar. Bütün o güneşin doğuşu tasvirleri, veremli kızlar ağzından söylenme şiirler, solmuş çiçeklere seslenişler, çocuğunun mezarında ağlayan anneler, Fuzulî’ye, Bakî’ye, Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı; tahmisler, tesdisler parçalandı; her şeyden evvel okumak, duygularını eğitmek lazım olacağını anladılar. Yalnız yazmakla, daima işleyen amele gibi sanatın aynı mertebesinde kalacaklarına, eğer hakikaten sanat sahibi olmak isterlerse asıl sanatçılarla görüşüp konuşmak, onların hünerlerini, sırlarını irdelemek lazım geleceğine karar verdiler.” 💙🖤 Birkaç sene önce bir söyleşide, 30’lu yaşlarının başlarında, okurlarca tanınır iki yazarımızın “Artık yeterince okuduk, bundan sonra yazmak için okumaya ihtiyacımız yok.” dediklerine şahit olup şaşmıştım. Bu ölçüsüz özgüven karşısında hâlâ şaşkınım 🙄 💙🖤 Yazma sevgisi, yazma hırsı, yazma mesleği, eser yaratma dürtüsü, okunma arzusu, beğenilme isteği, para-sanat ikilemi, kalem, kitap, defter, kâğıt kokusu, matbaa mürekkebi... Mai ve Siyah ‘yazmak’ üzerine yazılmış realist ‘hakikiyyun’ bir klasik. ‘Yazıyorum’ diyen herkesin öncelikle okuması için...
İki önceki inceleme kısmında Ahmet Midhat için "Neden Hâce-i Evvel dendiğini anlıyorsunuz." minvalinde şeyler yazmışım, şimdi de Halid Ziya için "Neden Batılı anlamda ilk gerçekçi roman yazarı olarak addedildiğini anlıyorsunuz." yazacağım ama çok afaki olacak. Sadece şu, kitabı okumaya başladığınız vakitten bu yana bayağı Ahmet Cemil'in kafasını çözmeye vakfediyorsunuz kendinizi. Belki kitap derinlemesine inceleme ile geldiği için bana, Ahmet Cemil'in harekete geçemezliği karşısında, kitabın analitik incelemeleri bile "Hmm, öyle mi diyorsunuz?" sorusuyla kalabiliyor. Yazarın sesi fakat kendi odağıyla konuşan bu kahramanı açtıkça açabilirmişiz ve hiçbir yorumumuz yeterli olmazmış gibi. (İyi mi kötü mü bilmiyorum.)
Fakat şöyle denmişti: "Kitap için isim alternatifleri 'Ah ve Hiç' yahut 'Zavallı Çocuk' olabilirdi."
Donemsel olarak degerlendirirsek guzel tamam da, okurken fazlaca daraltabiliyor. Ahmet Cemil'in dertlerinin zaten sonu gelmiyor. Kitabin gidisatini az cok tahmin edebiliyorsunuz. Her sey melankolik bir hava icinde. Bayiliyor insan bir sure sonra. Upuzun betimlemeler de kitabi yere firlattiracak cinsten. Kisacasi bu kitap Servet-i Funun zihniyetinin cok belirgin bir ornegi.
Özür dilerim bu kitabın kapağı mai değil siyah olmalıydı. Okumanın yirmi gün sürmesi tamamen asenkron dersler ve makale tarayarak geçen saatlerin suçu.
Çok severek okudum. İş Bankası Kültür yayınları her daim olduğu gibi şahane bir iş çıkarmış yine. Günümüzde anlaşılabilir bir Türkçe ancak bu kadar leziz olabilir. 'acını paylaşıyorum' yerine 'matemine iştirak ediyorum' diye okuyor olmak bende müthiş bir haz bıraktı. Hem günümüz Türkçesi gibi anlaşılır ama hem de tam olarak 'günümüz Türkçesi' değil.
Gerçekten duygu yüklü, melankolik ve derinlikli bir roman. Ahmet Cemil'in iç dünyasına yolculuk yapmak, biraz kendi gençlik hayallerimize de dokunuyor sanki. Yorumlarda Ahmet Cemil'i pısırık buldukları için sevmediklerini yazanları biraz şaşırarak okudum. Ahemt Cemil cesur olmasa da iyi biri. Hayalleriyle yaşayan ama kimseye zarar vermeyen, elindekini korumaya çalışan biri. O dönemin toplumsal yapısı, aile bağları, geçim kaygısı, sınıf farkı gibi etkenleri hesaba katmadan onu yargılamak bence haksızlık.
Semboller eserde çok güzel kullanılmış. Bana en büyük lezzeti bu verdi. Özellikle, geceler, rüyalar, loş ortamlar Ahmet Cemil'in ruh halini anlatırken kullanılan semboller şahane. Mai ve Siyah sembolü müthiş. 'mai bir gece, yıldızlı bir gökyüzü, dalgaların mırıltısı...'diye başlayıp sonra herşeyin siyaha dönüşü. Bu renkler hem romanın ruhunun, hem Ahmet Cemil'in iç dünyasının yani hayalden gerçek dünyaya geçişin sembolü olarak çok güzel kullanılmış.
Ve o caanım İstanbul tasvirleri..bugünden okurken İstanbul nostaljisi. Şişli'ye kır havası almaya gidiyorlar mesela. Ben de hem hüzünlü, hem de büyüleyici bir tat bıraktı bu bölümler. O dönemin İstanbul'u da bir karakter gibi romanda.
Ayrıca kadınların maruz kaldığı haksızlıkları, Halit Ziya'nın zarif anlatımıyla okumak da ayrı bir lezzet kattı benim okumama. Ahmet Cemil'in kadınlara karşı duyduğu vicadani sorumluluk, ikbal için duyduğu suçluluk, Lamia için beslediği düşüncelerdeki saygı, dönemi aşan bir incelik taşıyor.
Bence bir karakterin düşlediği 'ideal' hayatla karşılaştığı 'gerçek' hayat arasındaki uçurumu çok güzel anlatmış Mai ve Siyah.
Yedi ciltlik Hayat Ansiklopedisiyle büyüdüm desem yeridir. Bazı sayfaları dönüp dönüp okurdum: Bronte kardeşler, Halit Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret… Erken ölüm ve vakitsiz hayattan vazgeçiş beni duraklatırdı. Yıllar yıllar sonra yolum Mai ve Siyah ile kesişti. İlk sayfalar baktım akmıyor; oturdum Servet-i Fünun dönemini okudum. O dönemin bilgisiyle Ahmet Cemil’in hikayesi aktı gitti. Gerçekliği örten şefkat, merhamet uzak durduğum iki kelime olsa da külleri sıcak ki Ahmet Cemil’e hem çok kızdım hem de kıyamadım. “- Cemil, niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun?” Anne sözü dinle Cemil:)
Öncelikle kitabın dili çok ağırdı, bir paragraf cümleler, üç dört sayfa betimleme... okurken zorlandım yine de Ahmet Cemil’i tanımak güzel bir deneyimdi. Ahmet Cemil babası öldükten sonra evi geçindirmek için matbaada çevirmenlik yapıyor. Aynı zamanda üzerinde çalıştığı bir eseri var. Bu hülyalarının içinde çevresinde olup bitenler üzerinde çok kafa yormuyor, kardeşinin hayatını geçireceği adamı hiç değerlendirmeden hayatına alıyor ve ikbali dolaylı olarak ölüme sürüklüyor. Daha sonrasında matbaa sahibi olabilmek için babasının büyük emeklerle aldığı evi ipoteğe sokuyor. Evet başarılı olabilmesi için riske girmesi lazım ama Ahmet Cemil’in girdiği bu risk yine kendi hülyalarının içindeyken düşüncesizce yaptığı bir hareketti bence. İkbal mutsuzdu, bunu görüyordu ama üzerinde hiçbir zaman düşünmüyordu ve hayalinin gerçekleşme hayali için kardeşini mutsuz eden, sarhoş, babasına bile merhamet göstermeyen bir adama güveniyor gibi davrandı. En yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kardeşine aşık oluyor ancak yine kendi kafasında bu aşk büyütüyor ve karşılıklı hale getiriyor. Lamianın tebrikler yazması belki bir adımdı ama üzerinden aylar geçip Ahmet Cemil hiçbir şey yapmamış, kızın yüzünü bile görmemişken nişanlanmasına verdiği tepki yersizdi. Hüseyin Nazmi ile Ahmet Cemil arasındaki uçurum eser boyunca gitgide açılıyor ve mesafeleri artıyor. Bence bu gayet normaldi çünkü her şeyini kaybetmiş biri ile hayatında istediği her şeyi elde eden iki kişinin birbirini anlaması ve arkadaşlık edebilmesi bence zor. İkbal ve Sabiha hanım ise beni okurken çok üzdü ve sinirlendirdi. Sinirim onlara değil kadınları eskiden beri hep ikinci sınıf gören beyinlere, zihniyete. İkbalin göz göre ölmesi, ölürken bile rahatsızlığını dile getirememesi, Sabiha hanımın her şeyi güzel görmeye çalışması... O zaman kadın olmak çok çok daha zormuş. Ahmet Cemil ise ailesine karşı bencil davrandı bence. Evlendikten sonra aynı evde yaşadığı kardeşiyle ilişiğini kesti. Niye? Konuşup dertleşsene. Ahmet Cemil çok melankoliksin... Uzun lafın kısası kitaba üç puan verdim çünkü ilk 100 sayfasında acı çektim okurken sonlara doğru açıldı bir de başta da dediğim gibi gereksiz betimleme vardı. güneşin batışını bir tasvir edişi var aman allahım :)) yine de okuyun derim
This entire review has been hidden because of spoilers.
“Ta ötede dönen bir tablonun yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu gezinenlerle, ağaçların arasında küme küme oturan bu halkla onun ilgisi var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın? O bu dünyada herkesten uzak, herkese yabancı değil mi?”
Ahmet Cemil duygusallığı ve hayalciliğiyle hem beni kızdırdı hem kıyamadım ona hiç. Nice Ahmet Cemillerin de bu acıları tecrübe etmiş ve ediyor da olduğunu bilmek daha da üzücü. Küçük yaşta babasını kaybetmesi ve omzuna zamansız yüklenen sorumluluklar derken bir yanda hayalleri bir yanda vazifeleri arasında gidip geldi Ahmet Cemil. Dönemin matbaa ve yayıncılık işlerinin perde arkasını da görüyoruz bu romanda Ahmet Cemil’in dramının arka planında. Mutlaka şimdi de çok zor bu işler ama dönemin yayıncılık şartları su götürmez tabii.
“İnsanlar tuhaftır! Fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.”
Halit Ziya çok üretken bir yazarmış asıl mesleği yazarlık olmamasına rağmen. Üstelik ne yazsa buradan bir Yeşilçam çıkar diye düşünüyor insan. Tanzimat dönemimizin Shakespeare’i adeta. Mai ve Siyah ilk büyük romanı olarak görülüyor ve büyük ses getiriyor o dönem. Benim için bir Aşk-ı Memnu değilse de Aşk-ı Memnu’nun ayak seslerini duyuyoruz bu romanda diyebilirim. İkisi de yakın dönemde yazılmasına rağmen Aşkı Memnu’da dili kullanma ve duyguları tasvirdeki hüneri artmış sanki bence. Dolayısıyla biraz daha az keyif aldıysam da Halit Ziya her şekilde okunur okunmalı.
2021|1 Mai ve Siyah'ta Ahmet Cemil'in yaşamının tepetaklak oluşunu ve olanlara seyirci kalıp hiçbir aksiyonda bulunmamasını, bulunamamasını okuyoruz desem yanlış olmaz sanırım. Sürekli hayal kuran ve hayallerinin gerçekleşeceğine hayatı pahasına inanan bir karakter Ahmet Cemil. Zira ne yaşarsa yaşasın hayallerine tutunuyor, gerçekleşemeyecekleri kesinleşince bile onlara inanmaktan vazgeçmiyor. Bunlara o kadar bağlanmış ki burnunun dibinde olup bitenleri bile fark edemiyor, ne kadar geç kaldığını anlayınca da karalara bağlıyor. Kitap bir yerden sonra tamamen bu döngüde ilerlemeye başlıyor. Gerçekten öyle şeylere sessiz kalıyor ki Ahmet Cemil, okurken çıldırmamak elde değil. Yine de kitabın kendini okutan bir olay örgüsü var. Çoğu olay tahmin edilebilir olmasına rağmen sanki ne olacağını bilmiyormuş gibi, merakla okudum. Mai ve Siyah'a dair en beğendiğim şey kesinlikle yazarın anlatımıydı. Kullanılan betimlemeler ilk başta okumayı yavaşlatsa da alıştıktan sonra keyif verdi. Özellikle gökyüzü tasvirleri ve karakterlerin ruh durumunu anlatırken kullandığı tasvirler şiirsel, dolu dolu bir anlatım oluşturuyor. Kitap tezatlar ve çatışmalar üzerine kurulu. Birbirinden farklı kişiliklere, imkanlara sahip karakterler üzerinden bu tezatlık yansıtılıyor. Bunun dışında Ahmet Cemil yaşamının mutlu zamanlarını mai, perişan zamanlarını siyah olarak ifade ediyor. Sonuç olarak baktığımda özellikle kurgu yönünde eksiklikler olduğunu ama ustaca anlatımıyla baştan sona kendini okutan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Daha önce söylediğim gibi çok sinirlendiğim yerler oldu, zaman zaman kitap beni karamsarlığıyla duygusal anlamda yordu; ancak bittikten sonra içimde iyi bir his bıraktı. Sonu belki dilediğim gibi olmasa da en azından içimi rahatlattı. Benim okuduğuma sevindiğim bir kitap olduğu Mai ve Siyah. Betimlemeler ve karamsar konularla sorunu olmayanlara tavsiye ederim.
+ İkbal şu ana kadar okuduğum kitaplar arasında beni en çok üzen karakterlerden biriydi. !ALTTAKİ ALINTI SPOİLER İÇERİR! ''...O vakit Sabiha Hanım'la Seher yukarıya koştular, İkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında, yerde inliyordu. Sabiha Hanım üzerine atıldı, ''İkbal ne oldun? Bana baksana İkbal! Ne oldun, yavrum?'' dedi. İkbal kalkamıyor, yüzünü kaldırıp annesine bakamıyordu. İniltileri arasında yalnız ''Hiç!'' dediği işitildi. Hiç! Daima hiç!''
« İnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin dayanacağından fazlasını başka duyarlı bir kalple paylaşmak ister. »
« İnsanlar tuhaftır! Kötü bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. Kötü işler yapanlara sorunuz, hepsinde kendi kendilerine yaratılıp özenle pekiştirilmiş sebeplere rastlarsınız. »
Mai ve siyah bir ailenin yok oluşunun, oldukça depresif hikayesi. Ahmet Cemil’in hayalleri ve gerçek yaşamı arasında çatışmayı anlatıyor. Mülkiye mektebinde okurken babasını kaybetmesi üzerine evlerinin sorumluluğu Ahmet Cemil’in üzerine kalıyor. Bir anda hayalini kurduğu, günlerini zevklerine göre yaşadığı bir hayattan 3-5 kuruş kazanmak için kötü romanları çevirdiği, yabancılara türkce dersleri verdigi bir hayata geçiş yapıyor. Ve bu hayatı her geçen gün yaşanan tersliklerle daha da çekilmez hale geliyor. Kitabin depresif havası anlatımıyla hemen sizi içine alıyor, kendinizi Ahmet Cemil için ne yapılabilirdi sorusunu sorarken buluyorsunuz...
Kötü işler sahibi olanlara sorunuz, hepsinde kendi kendilerince icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz
Tüm bu melankoliye ve benim okuduğum versiyonun günümüz türkçesi olmamasına rağmen Mai ve Siyah tespitleri, karakter tanımlamalarıyla, olay akış ve örgüsüyle beni içine çekmeyi başardı. Ayrıca mai ve siyah batılı anlamda Türk Edebiyatının ilk eseri olma özelliğini taşıyor.
Halit Ziya Uşaklıgil'in "Mai ve Siyah" romanı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak hem umudun hem de yoksulluğun çarpıcı bir portresini çiziyor. * Umut ve Karamsarlık Arasındaki Savaş: Baş karakter Ahmet Cemil, zorlu yaşam koşullarına rağmen sanat ve aşka tutunarak hayata dair umudunu canlı tutmaya çalışır. Ancak bu çaba, gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldıkça karamsarlığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Ek olarak, romanın şu yönlerine de değinebiliriz: * Servet-i Fünûn Edebiyatının Etkisi: Roman, Servet-i Fünûn akımının özelliklerini taşıyarak Batılı edebiyat anlayışını Türk romanına kazandırmaya çalışır. * Psikolojik Derinlik: Ahmet Cemil'in iç dünyası ve yaşadığı çelişkiler, romanın psikolojik derinliğini artırır.