Yorum girmek için kafamın daha sakin olmasını beklediğim romanlardan bir tanesi oldu ‘Kanguru Defteri’. İyi ki de böyle bir es vermişim, çünkü okuduğum günden bu yana kafamda gelişip, büyüyor öykü. Eser, zihnimde ‘kendini var etme’ sürecini, çağrışımlarla anca anca tamamlıyor. Bitirdiğim andaki kavrayışımın çok ilerisindeyim şimdi. Buna rağmen ‘Kanguru Defteri’ hakkında bir şeyler söylemek için en çok zorlanacağım eserlerden birisi olacaktır. Çünkü okuduğunuz zaman anlayacağınız üzere; herkesin kafasında inşa edeceği ‘Kanguru Defteri’ farklı olacaktır. Bu hem büyülü hem de ortaklık duygusu açısından zorlayıcı bir şey.
Daha önce Türkçede, Kobo Abe’nin ‘Kumların Kadını’ ve ‘Kutu Adam’ kitaplarını okuma fırsatına sahip olmuştuk. Benim iddialı savlarımdan birisi, ‘Kumların Kadını’ eserinin yalnız Japon edebiyatının değil, dünya edebiyatının en güçlü ve önemli eserlerinden birisi olduğudur. Haliyle Kobo Abe’nin çevrilmemiş eserlerine olan açlığım ve merakım, başka yazarlarınkinden birazcık daha fazlaydı. Açıkçası yeni bir Abe okuma fırsatına erişeceğimde bunun ‘The Face of Another’ ya da ‘The Ruined Map’ eserleri olacağını tahmin ediyordum, ‘Kanguru Defteri’ yakın zamanda çevrilmesine hiç ihtimal vermediğim bir yapıttı. Bu anlamda senenin en büyük sürprizlerinden bir tanesi olduğunu söyleyebilirim.
Kobo Abe’nin ölmeden önce yayımlanan son eseri olma özelliğine sahip olan ‘Kanguru Defteri’ tam da bekleyemeyeceğimiz bir deliliğin sınırlarında dolaşıyor. Özellikle ‘Kutu Adam’ı okuyanlar bilir; imgeler, metaforlar, kavramlar Abe tarafından bir anafor haline getirilmiş ve anlatı o şekilde kurulmuştu. Burada da aynı durumun kat be kat fazlası var. O kadar koyu ki anlatım, sersemletici bir deneyim sunuyor.
Bir ofis çalışanı olan anlatıcımız, iş yerinde rutin olarak uygulanan bir proje geliştirme programına öneri sunmak zorundadır. Seçilmesini ummadığı -kanguru defteri diye- saçma bir şey önerir. Ancak projesi kabul edilir ve geliştirmeye alınır. Bunun akabinde bir sabah uyanan karakterimizin ayaklarının dizden altında küçük küçük turp filizleri çıkmaya başlamıştır. Şok edici ve çok sıra dışı olan bu olayla baş etmenin yolunu bulması gerekmektedir. Olaylar bu bağlamda devam eder gider. Ancak herhangi bir insanın tahminleri doğrultusunda değil, çok daha karışık ve biricik bir zihnin kurguyla ilerler. Abe bizi halüsinatif ve gerçeküstü bir metnin içine çeker. Anlatıcının ayağında büyüyen turp filizleri ile baş etme yöntemleri bir noktada gerçekle paralelliğini kurabileceğimiz ama temelde bastırılan karakterin zihnine konuk edileceğimiz ya da oraya hapsedileceğimiz şekilde işlenmiş. Bütün imgeler, aslında bir realiteye tabii olan anlatıcının yaşadıklarını bize hissettirirken, diğer yandan buna paralel şekilde hastanın algısı içerisindeki dünyayı bize sunuyor. Bu yüzden metine fantastik demek doğru olmaz.
Romanın genelinde gerçeküstü metni yorumlarken, o metnin içindeki sürreal yapıya tezat oluşturabilecek, yani sürrealin absürtlüğü diyebileceğimiz çok daha ince ayrıntıların farkına varıyoruz. Bunlar zaman zaman kahkaha atmamıza sebep olurken, zaman zaman da ‘ne oluyor abi?’ diye bir durup düşünmemize sebep oluyor. Hayatın dayattığı ve bir şekilde müdahale edemediğimiz bütün o şeyleri de hastamız üzerinden deneyimliyoruz. Özellikle hastaneler, yanlış tedavi, insana yakışmayan yaklaşımlar, kötü doktorlar diye devam ettirebileceğimiz onlarc şeyi sıradışı bir hikaye içerisinde ele alsa da, aslında bize tanıdıklıklarıyla bizi direkt içine çekiyor. Ki bunlar sadece hastalık ve hastane özelinde, yoksa çok daha çeşitli şeylerle de karşılaşıyoruz. Günlük hayatın her anında bizi rahatsız eden anları toplayan Abe, onları alicevari bir dünyanın içinde ürkütücü ve eğlenceli bir şekilde ele alıyor. Bunların altmetnini okumak için, film eleştirisi titizliğinde tek tek bölümlerde yaşanan olaylar üzerinden bir okuma yapmak daha mantıklı olabilir belki.
Kobo Abe hep kafkaesk olması ile tanımlanır hatta kendisine ‘Japonya’nın Kafkası’ denir. Bu eserin yazılabilecek en renkli kafkaesk anlatı olduğunu düşünüyorum. Diğer bir taraftan Kobo Abe’nin her eserinden sonra Haruki Murakami’nin Abe’den ne kadar fazla etkilendiğini görüyorum. Murakami’nin yapmaya çalıştığı her şeyin en güzelini Abe’de bulabilmek mümkün duruyor.
Sevdiğimiz özel yayınevlerinden biri olan Monokl ise efsane bir iş çıkarıyor. İlk olarak ‘Kumların Kadını’nı olağanüstü bir tasarım, baskı ve kalite ile bizimle buluşturdu ve sonra üzerinden altı ay geçmeden ‘Kanguru Defteri’ni. Sevgili editörleriyle yakın zamanda konuşma fırsatı buldum ve ondan inanılmaz güzel bir haber aldım. Yeni ‘Kobo Abe’ romanları geliyor. Hatta ‘bütün eserleri’ diyebilecekleri bir iddiayla. Türk yayıncılığının büyük eksiklerinden bir tanesiydi, şimdi kapanacak. İyi ki varlar.
Çeviri koltuğuna baktığımızda yeni bir isimle karşılaşıyoruz: Yrd.Doç.Dr.Aydın Özbek. Kendisi bu alandaki çoğu çevirmenimiz gibi akademide görev yapıyor ve senelerdir dil çalışmaları içerisinde. Çanakkale OnSekiz Mart Üniversitesi kadrosunda bulunan Aydın Özbek’in aynı zamanda dilbilimi alanında 2016 senesinde yayımlanmış ‘Modern Japoncada Geçişlilik ve Çatı Kavramına Giriş’ isimli bir kitabı bulunmakta. Geçen aylarda Tanizaki’nin ‘Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın’ isimli novellası da Çanakkale OnSekiz Mart çıkışlı bir çevirmen olan Sinan Ceylan tarafından çevrilmişti. Çanakkale kadrosunun bu çıkışı, biz okular için ekstra sevindirici oldu. Zira ülkemizde çeviri anlamında da, daha fazla değerin olduğunu fark etme fırsatına sahip olduk. Aydın Özbek, ‘Kanguru Defteri’nde cidden zor bir işin altından kalkmış ve tatmin edici bir sonuçla buluşturmuş bizi, okuduğunuzda anlayacaksınız. Umarım kendisinin elinden daha çok çeviri okuma fırsatına sahip oluruz.
Kobo Abe özgün ve çok yetenekli bir yazar. Japonya'dan çıkmış en önemli birkaç yazardan biri. Elbette okumanızı öneririm.
İyi okumalar!
8/10