“If there is something that we call soul, that’s memory - it makes up your identity.”
Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, Eco’nun kendinin ve kendi neslinin kayıp zamanının izine düşüşünün öyküsü. Eco gibi biri, kendi kayıp zamanın peşine düştüğünde de, bulduğu şey doğal olarak kâğıttan bir hafızadır. Bu yüzden de Eco’nun çocukluğunun okuma serüveninin peşine düşüyoruz onunla. Öte yandan da, romanın diğer ana izleği olan hafıza, unutmak ve hatırlamak sorunsallarını okuyoruz. Bir insanın nasıl meydana geldiğini, sanatın ve anne ile babanın ve kişinin içinde yaşadığı dünyanın onu ne kadar etkilediğini, bir insanın nasıl kendisi olduğunu, bunların birbirleriyle olan tuhaf ilişkisini okuyarak arıyoruz.
Faşist İtalya’da, baskı ve sansür her yerdeyken, şehirler karartma altındayken ve üstlerinden bombardıman uçakları geçerken, hafızasını yitiren Yambo (Eco ve onun neslini temsil eden karakterimiz) bir yandan aşırı milliyetçiliğe maruz kalarak, öte yandan Amerikan ürünü çizgi romanlar aleminde ‘şizofren’ bir dünyada nasıl yaşadığını araştırıyor. O da bir faşist miymiş, yoksa faşist döneme gizlice de olsa kafa tutabilenlerden miymi? Sonra okuyoruz ki, bolca okuduğu Amerikan ürünü çizgi romanlar sansür yüzünden İtalyanlaştırılsa da, karakter ve mekân isimleri İtalyanca olsa da, bu çizgi romanların özü hâlâ Amerikan. Yambo da, o Amerikan kahramanlarından etkilenerek faşistlerle mücadele ediyor, hatta çocuk yaşında faşistlerin elinden birilerinin kurtulmasını sağlıyor. Bana kalırsa Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi karamsar bir roman değil, çünkü sansürün her yere girmeye çalıştığı faşist İtalya’da bile insanın kendisine ait bir dünya yaratabileceğini, bireyselliğini inşa edebileceğini görüyoruz.
Eco’nun karakterinin takma ismi olan Yambo, bir çizgi romandan; esas adı Bodoni ise, bir 18. yüzyıl tipografından geliyor. Karakterin ve muhtemelen Eco’nun içinde yaşadığı dünyanın iki farklı boyutunu gösteriyor bu bize, onu bir bedende mümkün hâline getiren yaşamı da romanda bolca görüyoruz.
Dediğim gibi, romanın önemli bir kısmında Eco’nun neslinin okuduğu çizgi romanları, romanları, izledikleri filmleri ve dinledikleri müzikleri görüyoruz. 90’lar Türkiyesinde çocuk olmuş benim gibi biri için çoğu bir şey ifade etmiyor, çok çok azını da annemden duymuşluğum var. Eco da bunun farkında olmalı ki, diğer dillere çevrildiğinde şaşırdığını söylemiş diğer ülkelerdeki yayıncılara bu kitabı çevirmezlerse alınmayacağını belirtmiş. Buna rağmen basılmış ve hatta sevilmiş, benim için de bu yolculuğu okuması keyifliydi, bilhassa da Eco’nun romana eklediği resimlerle ilginç bir hâle geliyor, bu durağan anlatıyı daha dinamik hâle getirmek, bambaşka dünyalarda büyümüş (ve büyüyecek) okurlar için daha gerçek kılmak için yapılmış bir şey olduğunu düşünüyorum, böyle düşününce daha da mantıklı. Resimlerin önemli bir kısmı da Eco tarafından oluşturulmuş. Kitabı yalnızca ciltli sattıkları için Doğan Yayınları’na önce kızsam da, uzun zaman sonra bir nesne olarak kitaba duygusal hisler besledim, elimde tutmaktan, sayfaları dönüp dönüp karıştırmaktan hoşlandım.
‘‘Yabancı okurlar başka bir ülkenin hikâyesini keşfetti,’’ diyor Eco; Macondo’yu da hiçbir zaman göremeyeceğimizi, ama Marquez Yüzyıllık Yalnızlığı yazdığında, bizim Macondo’dan bir şeyler öğrendiğimizi hatırlatıyor.
Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nin diğer bir ilginç yönü ise, edebiyat tarihinde yüzlerce, binlerce benzeri olan bir arayış ve araştırma romanı olmasına rağmen, bunu diğer romanlardaki gibi yapmaması. Yazarlar bu konuyu çok severler, çünkü roman yazmak başlı başına böyle bir şeydir, ama yazarlar da kendilerine biraz olsun mesafe koyabilmek için, bu arayışı başka bir boyuta taşır ve ‘arayış içindeki karakteri’ genelde Mevlana’nın Şems’i aradığı gibi ‘‘...ev ev, kapı kapı, köşeden köşeye, sokak sokak,’’ ararken görürüz. Eco’nun karakteri Yambo ise, tıpkı Eco’nun bu romanı oluşturmaya karar verdiğinde kendi geçmişini araştırmak için yaptığı gibi, kendini sayfalara gömüyor, yüzlerce kitabın arasına dalıyor.
Romanın ikinci yarısından sonra şahit olduğumuz daha hikâyeci bölüm ise, romanı benim için özel hâle getiren kısım oldu. Eco’nun sabırla oluşturduğu şiirsel ve büyülü ve pek entelektüel dünyasından kopmak her seferinde çok zor geliyor.
Eco bunun bir otobiyografik roman olmadığını, evet, romanın büyük kısmını kapsayan detaylar kendi çocukluğundan aldığını, ama daha çok kendi neslinin hikâyesi olduğunu, Yambo’nun kendisinin yaşamadığı bazı şeyleri yaşadığını söylüyor. Romanda da görebileceğiniz gibi, Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi ismi bir çizgi romandan alınma; Eco bu çizgi romanın adını ilk gördüğünde çok etkilendiğini, romanı yazmaya karar verdiği, hatta romanın adını belirlediği zamanda ise çizgi romanın içeriğini hiç hatırlamadığını vurguluyor.
Bu kitap, belki de anlam olarak Eco romanları içerisinde okuyucuyu en az yoranı, büyük oranda bir çocukluk deneyimine dayandığı için sanırım (tabii yine insana dair çok temel şeyleri sorgulatıyor), yine de birilerine tavsiye derken okuması kolay der miyim, sanırım diyemem. Eco’ya karşı özel bir ilginiz varsa benim gibi, sıkılmadan okursunuz ama.
Son olarak şunu da ekleyeyim, bu roman Masumiyet Müzesi ile çok yakın bir ruha sahip. Kafalarının hep benzer şekilde çalıştığını düşündüğüm iki yazarın, Eco’nun bu romanında da böyle bir izini görmek hoşuma gitti açıkçası. Eco müze yapmamış, ama kitabını Hatıraların Masumiyeti’nde olduğu gibi resimlerle süslemiş. Bunu biraz yaşlılığa bağlıyorum, Eco bu romanı yazdığında 70’ini devirmişti. Hayatın gelip gittiğini hüzünle hatırlamak ve ölüm karşısında çaresiz kalmak, sanırım hiçbirimizin aşamadığı bir şey. Bir yazarın kendi hikâyesini, içinde yaşadığı dünyayı anlatması (Orhan Pamuk’un balkonundan çektiği fotoğrafları hatırlayalım), ölümün gelişini engellemiyor belki, ama ölümün umutsuzluğunu bir nebze olsun azaltıyor.