Yarı-biyografik, yarı-filozofik eser, önce Spinoza'nın dünya görüşüne direkt etki eden çalkantılı hayatını, akabinde en önemli eserleri üzerinden felsefesini ana hatlarıyla irdeliyor.
İlk bölümler Spinoza'nın hayatına, onun karakterini ve düşünce dünyasını şekillendiren sosyo-kültürel ve politik iklime eğiliyor. Yahudi olmasına rağmen museviliğin dogmalarını reddederek genç yaşta zamanın yahudi cemaati tarafından yüzyıllar sürecek bir aforoza uğramış, aklı ve rasyonaliteyi esas alan dünya görüşü sebebiyle katı-gelenekle sürekli ters düşüp gittiği yerlerden dışlanmış, yazdığı eserler politik ve dini otoriteler tarafından sürekli sansüre ve karalamaya maruz kalmış, düşünce özgürlüğüne ket vurdurmamak adına birçok akademisyenlik teklifini reddedip optik camı temizleyerek yaşamış ve genç yaşta, beş parasız hayatını kaybetmiş bir filozof ile karşılaşıyoruz. (ölümünden sonra ise inşa ettiği akılcı ve tutarlı felsefeyle Avrupa'da 17. ve 18. yüzyıl aydınlanmasının fitilini ateşlemiş, mantık süzgecinden geçirdiği eski ahit okumasıyla yahudilik, hristiyanlık gibi statik dinleri dahi derinden etkilemiş ve bir noktaya kadar değiştirebilmiş, felsefesi bugün dahi geçerliliğini koruyan bir filozof ile karşılaşıyoruz.)
İleriki bölümler Spinoza'nın felsefesine eğildikçe, onun hayatındaki çalkantının aksine, akıl temelli, iç huzuru ve sükuneti hedefleyen muazzam bir felsefe inşa ettiğine şahit oluyoruz. Spinoza, 'conatus' kavramını, yani varlığın hayatını devam ettirme dürtüsünü ya da 'arzusunu' düşünce sisteminin temeline koyuyor. Bu noktada her ne olursa olsun erdemi önceleyen Stoacı yaklaşımdan ya da diğer çileci ve katı ahlakçı mistik görüşlerden ayrılıyor. Spinoza, bedenin de en az ruh kadar önemli olduğunu, onun ihtiyaçlarını gidermenin de en az ruhu doyurmak kadar önemli olduğunu savunuyor. Ona göre ruh sağlığının bozulması bedeni nasıl etkilerse, sağlıksız bir beden de o ölçüde ruhu etkiliyor. Böylece varlığı devam ettirirken pozitifliği ve neşeyi öncelemeyi, keder ve acıdan ise olabildiğince kaçınmayı savunuyor Spinoza.
"Spinoza'nın Tanrı'sına, var olan her şeyin ahenginde kendini gösteren Tanrı’ya inanıyorum. Ama insanların kaderi ve davranışlarıyla ilgilenecek olan bir Tanrı'ya, hayır."
Albert Einstein
Eser, Etika ve diğer eserlerinden alıntılarla Spinoza felsefesindeki çok önemli 'tanrı' kavramını da açıklıyor. Tıpkı çok etkisinde kaldığı Descartes gibi sorgulamaya kendinden başlayan Spinoza, onun bahsettiği 'cevher ya da töz' kavramından yola çıkıyor. Varolmak için kendisinden başka hiçbirşeye ihtiyaç duymayan, yani herhangi bir nedeni olmayan bu 'töz'ün tüm varlıkların nedeni olduğunu iddia ediyor. Descartes'tan farklı olarak, onun ruh ve madde'yi iki ayrı töz olarak kabul eden 'düalist' fikrine karşı çıkıp yalnızca tek bir töz'ün olması gerektiğini, yani 'monist' bir felsefeyi benimsiyor. İşte bu tek cevheri bütün tabiat olarak, bütün tabiatı da 'tanrı' olarak kabul ediyor Spinoza. Fakat bu tabiat-tanrı kavramı yalnızca fiziksel doğayı değil, aynı zamanda düşünce, ruh, akıl gibi her türlü soyut kavramı da içine alıyor. Böylece Spinoza Tanrı'dan başka canlı cansız herşeyin bir nedeni olduğunu söyleyerek nedenselliği ve determinizmi temsil ediyor. Dolayısıyla onun 'özgür irade'yi reddettiğini görüyoruz. Çünkü Spinoza'ya göre, hür olarak yapıldığı sanılan her eylem esasında farkedilemeyen onlarca sebepten meydana geliyor.
"İnsanda özgür bir irade olduğundan söz edilemez. İnsanların kendilerini özgür sanmaları, sadece yaptıkları işlerin farkında olmalarından ama bu işleri belirleyen nedenleri bilemeyişlerindendir."
**
Yazar Lenoir'ın, Spinoza'ya ve felsefesine olan hayranlığı nedeniyle kaleme aldığını itiraf ettiği, yine de kitabın sonunda kendi de bir filozof olarak Spinoza'ya birtakım tutarlı eleştiriler getirdiği kitap, doyurucu olmasının ötesinde Spinoza felsefesine de bir giriş niteliği taşıyor.