Hayatın, hoş ama hiçbir özelliği bulunmayan anlarını uzattıkça uzatmak, belleğimize kazımak için çabalıyorlar.
Hayat; kapısı kapanıp noktalandığında, küçük bir şey haline gelir. Alt tarafı milyonlarca hayattan biridir, başka herkesin hayatı kadar, rastgele bir hayattır.
Kurmaca okumak; apaçık ve önemli bir açıdan, eyleme dökülemeyecek düşüncelere sahip olmaktır.
Özgürce düşünmek, bu ayrım konusunda ısrar etmektir, seküler düşüncenin tanımıdır bu.
Roman okumak; seküler ölçek ile dinsel ölçek arasında, ayrıntı ile örüntü denebilecek şeyler arasında sürekli gidip gelmek demektir. Romanın seküler dürtüsü hayatın büyültülüp yayılmasından yanadır. Hayatın hallerini genişleterek, sahnelere ve ayrıntılara dönüştürür.
Romanda dinsel ölçek, bize, hayatın, ölümle sınırlı ve ölümün hizmetinde olduğunu hatırlatır. Hayatımızı, tanrı tarafından önceden yazılmış bir cümle olarak tanımlar.
Bir romanda, çoğu zaman, şimdiki zaman ile geçmiş zaman, ayrıntı ile örüntü, özgür irade ile gerekircilik, seküler genişleme ile dinsel daraltma arasında bir kavga sürer.
Ayrıntıları, örüntünün çuvalına sığmayan, çıkıntı yapan ve bizi o çıkıntılara dokunmaya çağıran, hayat kırıntılarından farklı şeyler olarak görmüyorum. Ayrıntı, her zaman birinin ayrıntısıdır.
Diğeri ne görmüş olursa olsun, kendisinin gördüğü şeyi görmemiştir, çünkü kendisinin gördüğü kadar canlı ve etkili görmemiştir. Bizler de ayrıntılarımızın toplamıyızdır.
Yazarlar, dünyayı gözlemlediklerinde, şeylerin hayatını ölümden kurtarmanın ta kendisinden başka bir şey yapmazlar. Fark etmek, yok olmaktan kurtarmaktır.
Eğretileme; hayali bir özdeşleşmedir. Kahramanlarla özdeşleşmenin yolunu açan güçtür. Eğretileme bizden, bir şeyi, başka bir şey, hiç olmadığı bir şey olarak düşünmemizi ister.
Sömürgecilik sonrası edebiyat; siyasal keskinliğini keybetmiş, artık dişsiz ağzıyla küresel kapitalizmin çanağından yemek yiyor. Şu anki Dünya edebiyatına, aslında “küresel edebiyat” denmeli. Bu edebiyatın, krallık ailesi var, ödülleri var, festivalleri var, entellektüel destek sistemi var. Editörler, “dünya edebiyatının başarısı” diyorlar, ama bu “başarılı kapitalizmin” bir yan ürünüdür. Orhan Pamuk, Ma Jian ve Haruki Murakami gibi, yerel sorunların ötesine geçip, evrensel olmayı başardıkları düşünülen yazarları ödüllendiren, küreselleşmiş bir estetiğin yan ürünü.
Halinden memnun, festival festival dolanan, birlik değiştiren, ödül avcısı bu canavarları, kim onaylayabilir? Dikensiz gül bahçesi kıvamında bir küreselliğin yerine, dikenli bir uluslararasılığı; rüzgarlı genişlikler yerine başka dile çevrilemez mutlulukları kim tercih etmez?
20 yüzyılın ikinci yarısında başlayan, büyük göç hareketi, bütün kıtaları saracak, tek bir paradigmaya, sömürgecilik sonrasına, uluslararasıcılığa, küreselleşmeye sığdırılamayacak bir şeydir.
Heredota göre, İskitler’i yenmek zormuş, çünkü onların kentleri ya da sürekli yaşadıkları kaleleri yokmuş, evlerini yanlarında taşırlarmış. Evi olmak, savunmasız olmak demektir. Sadece başkalarının saldırılarına değil, bizim kendi ötekileştirme katliamlarımıza açık olmak demektir.
Bir ülke kaybetmek ya da evini kaybetmek, dünyada yaşanan, tarihsel, ağır bir olaydır. Sürgün, acı verici bir evsizliktir, aforoz ile bağlantılıdır.
Eve gitmemek evsizlik ile aynı şey değildir. Belçikalı olarak doğmam için bir neden yoktu, Belçikalı olmayı bırakmak için de bir neden yok. Bir Amerikan vatandaşı olma gereksinimi duymadığım için, vatandaşlık almak arsızlık olur, vatandaşlığın sağlayabileceği yararları, bir ülkeye gereksinim duyanlara bırakmalıyım.
“Seküler yurtsuzluk” ya da “yurt kaçkınlığı; Lucas’ın “fizik ötesi yurtsuzluğunun teolojik saygınlığa sahip olmayan bir yurtsuzluktur. Bir insanı yurduna bağlayan bağların gevşemesi, o insanın, belki sevinerek, belki üzülerek, belki sonsuza kadar, belki de yalnızca geçici bir süre o bağları hissetmemesidir.
Sürgün, genellikle ayrı kalışın mutlaklığının damgasını taşırken, seküler yurtsuzlukta belli bir geçicilik söz konusudur. Seküler yurtsuzluk; hiç bir zaman sonlanmayacak gidiş ve dönüşlerin oluşturduğu bir yapı,her zaman meydana gelebilecek, hep olması gereken bir şeydir. İki yer arasında olmak, iki yerin hiçbirindeyken yurdunda olmamak, kaçınılmaz bir kovulmuşluk durumudur, neredeyse tek bir yerde, yurdunda olmak gibi doğaldır.