Paperback. 13,50 / 19,50 cm. In Turkish. 93 p. "Insan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yasiyor, saga sola suursuzca kosturup neseyle kisniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklasiyor, salaklastikça unutuyor o mesut diyari, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaslilik arasindaki dönem araf misali kitabesi agir mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazilan bir mezar tasinin gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetiskinler zombilere benziyor..." Dükkânlar, kapali kapilar ve örtük perdelerin ardindaki mezar evlerine varmadan önce alisveris yapma derdindeki kasabalilar. S harfine bir tuhaf ilgi duyanlar, ürperenler, ürperdikçe suya girenler. Agizlarinda okkali sigaralarla hayati süzerken ekmek, memleket ve mesk hayalleri kuran taksiciler. Bir gözünü pembeye verenler, Rambo'nun bazukasindan isteyenler, ille de kenari tirtikli, kiçi hazneli biçagindan isteyenler. Murat Uyurkulak'tan memleket kadar netameli, memleket kadar güzel, memleket kadar sahici öykü Bazuka.
Murat Uyurkulak Türk çevirmen ve yazardır. 1972'de Aydın'da doğdu. İzmir'de yaşamıştır.
Uzun süre Radikal gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Milliyet Sanat, Gate, Radikal Kitap gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Tol isimli romanı Mahir Günşiray'ın yönetmenliğiyle Tiyatro Oyunevi tarafından sahnelendi. Yine Tol romanı 2007'de Almanca'ya çevrildi.
yazarın okuduğum ilk kitabı ve kesinlikle okumaya devam edeceğim (Tol un kapağı nedense beni çok rahatsız ediyor, Har ı da almıştım, onu okurum önce ve böylece ilk defa bir yazarı sondan başa okumuş olacağım)
Felaket yazını kolay değil; bir yandan pek çok imkan barındırırken bir yandan da popülerleşmesiyle birlikte pek çok tuzak da var bu yazında. Uyurkulak da bu tuzağa düşmüş. Tam da felaket yazınında (Nichaniancı anlayışta) olmaması gereken, kör göze parmak anlatı, normatif cümleler, uzun uzun salağa anlatır gibi tiratlar, imge kuramayınca birer alegoriye dönüşen öyküler...Felaket yazını yerine politik doğruculuktan ibaret, hakiki bir okumayı değil tüketimi ancak okuyucusundan bekleyen öyküler.* Bir öykü kitabında "Haydi gayleri de anlatayım, butch lezbiyenlerin de sesi olayım, "soykırımdan" bahsetmeden asla olmaz, dincilikten de dem vurayım, zorla başörtme, dincilerin ahlaksızlığı falan, kemalist rejime de giydireyim, milliyetçiliği de yereyim, erkekliğe de söveyim, militarizme çomak sokayım." şiarıyla yazar işe girişince ortaya ancak Mahsun Kırmızıgül filmleri vari bir iş çıkıyor: Little Little into the middle politik doğruculuk. Uyurkulak Har ve Tol gibi yüz akımız iki romanın yazarı, umuyorum ki bu öyküleri kuzeni filan yazmıştır.
* Kırmızı öyküsü yine de bu kitapta umut vaadeden tek öykü bana kalırsa. Orada bir öykü tanışıklığında bile olsa Hamza'yı gerçekten tanımaya, ona inanmaya ve anlatıcının gayesinin yalnızca ve yalnızca aktarmak olduğuna inanabiliyoruz, bir an için.
"Her tür acının hem başlangıcı hem bitişi aşktan değil midir zaten? Aşk değil midir, nihai ismimizi koyup bizi kendimize hamile bırakan, kendi kendimizi doğurmamızı sağlayan ve ortaya çıkan bebeği önce mucize sonra hilkati garip, veya tam tersi kılan?"
Bazı öyküleri bana pek tat vermese de, özellikle "Kuş Yuvası" ve "Derviş" çok güzel. Ayrıca günümüzde, 'Murat' isminde bir deflasyon mu var ne?
“"İki ekmek," dedi Funda, iki ne güzel bir sayıydı. "Bir lira," dedi Tahir, bir ne güzel bir sayıydı. Beş lira uzattı Funda, lira ne güzel bir paraydı. Kasadaki hazneleri karıştıra karıştıra dört lira bulup uzattı Tahir, kasa ne güzel bir aygıttı. "Teşekkür ederim, " dedi Funda, teşekkür etmek ne güzel bir kelimeydi. "Rica ederim, " dedi Tahir, etmek ne güzel bir fiildi…”
Yaklaşık 3 buçuk sene önce okumuşum Bazuka'yı. Kitaplığa bakınırken gördüm ve tekrar okuma isteği geldi. Uyurkulak'ın ve malum ekibin tarzını bildiğim ve sevdiğimden su gibi aktı gitti yine kitap.
Hikayeler güzel, karakterler genelde alfa, çaktığı selamlar bazen göstere göstere bazen de çok satır arası yani konuyu bilenin anlayacağı minvalden. Bir önceki okumama göre şerh koyabileceğim yer bazı karakterlerdeki cinsiyetçi özellikleri. Ama bunlar da o karakterlerin kötü yanlarının gözardı edilemeyecek unsurları olarak görülebilir.
"Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür ... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır ... Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır ... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz ... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır ... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz ... "
İçerisinde altı çizilecek çok güzel cümleler vat ama öyküler olmamış bence... Murat Uyurkulak'la ilk tanışmam o yüzden kesin bir şey söylemek istemiyorum. Romanlarını okuyup beğeneceğimi umuyorum.
Kırmızı isimli öykü şahane ama genel olarak romanlarındaki (şu ana kadar Tol'u ve Har'ı okudum) vurucu etki yok öykülerde. Belki de büyük beklentiye girerek okudum, onun için biraz havada kalmış gibi oldu sonuç, bilemiyorum.
Birbirinden farklı hikayeleri okurken Tutkular kitaplığında düşündüm, Pembe ve Şarap'ı okurken güldüm. Sıkılmadan okuyabileceğiniz, bir kaç saatte bitesi bir kitap.
Kitabın geneline bakınca ortak bir atmosfer bizi karşılıyor. Kitap akıcı bir dil ile yazılmış toplamda 9 öyküden oluşuyor.
Yazım dili olarak beğenmeme rağmen bu kitaptaki bazı öyküler ile de yıldızım, ne yazık ki Kilimanjaro'nun Karları'nda olduğu gibi, barışmadı. Belki şöyle söylemek daha doğru, bu öyküler beni şaşırtmadı veya sarsmadı. O nedenle de, ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşadım diyebilirim (herhalde beklentim fazla yüksekti).
Yine de, yazım dili itibariyle, merak edenler tarafından alınıp okunabilir.
"Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır... Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz..."
Kısacık öyküler, tadı damağınızda kalıyor. Murat Uyurkulak'ı tanımak için doğru tercih olmadığını söylüyor herkes. Oysa en zayıf görülen kitabı buysa bence doğru seçim de bu. Farklı bir lezzeti var yazarın hikayelerinin ve karakterlerinin. Tutkular Kitaplığı, Kuş Yuvası ve Şarap isimli hikayelerine bayıldım.
Kısa öykü okumayı seven ben bayıldım bu kitaba! Pembe, Kirmizi ve Kuş Yuvası özellikle beni fethetmiştir.. Kitabin arkasinda yazdigi gibi gercekten de büyüdükte salaklasiyoruz ve yetişkinler zombilere benziyor..
Herkesin kendine yakın bulduğu bir hikaye seçebileceği kitap, kolay okunur, yalın bir anlatıma sahip. Ancak mesaj kaygısı, bazı hikayelerin büyüsünü bozmuş gibi hissettirdi.
Sene boyunca öykü okumaya alıştığımdan iştahla atılmıştım bu kitaba da, ama hayır. Kapağa "Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikayeler" yazarak bu kavramlar üzerinden prim yapmaya çalışmış sanki yazar ya da kitabevi. Sevmiyorum tüm bu yalnızlık ve kaybetme edebiyatının abartılıp sömürülmesini.
Ama ilk hikaye olan Tutkular Kitaplığı kalır benimle.
Güzel hikayeler biraz zorlama gelse de güzel hikayeler. Mesaj verme kaygısı biraz rahatsız edici. Bir de kitap kapakları ile ilgili ciddi ciddi düşünmeliler. Bu kadar rahatsız edici kapak olmaz. Tamam kitabın içeriği ile alakası olmayabilir ama kapak önemli. Yazarın diğer kitap kapaklarıda aynı rahatsız edicilikte. İnsanın alıp okuyası değil, ters çeviresi geliyor.
İyi ki ilk önce Har'ı okumuşum. İlk önce Bazuka'yı okumuş olsaydım muhtemelen ikinci bir kitabını almazdım Murat Uyurkulak'ın. Sevdiğim bir yazarı başka bir yönüyle tanımış olduğum için sevdim kitabı.
Murat Uyurkulak'a başlamak için kötü bir seçim, benim için böyle oldu. Romanları hakkında bir fikrim yok; ama bu kitapta öne çıkan öyküsü bile vasatın ötesine geçmiyor. Hayal kırıklığı.
Adetim değildir ama Kırmızı isimli hikayede gözlerim doldu. 3-5 sayfalık olmasına rağmen şaşırtıcı derecede davetkar, kısa kısa hikayelerden oluşan bu kitabı bir solukta okudum.
Genel itibariyle vasat bir kitap. Hatta bazı öyküler bence vasatın da altında. Karmakarışık üslup farklı yazarlarla ortaklaşa yapılan bir çalışma olduğunu gözler önüne seriyor. Ancak ilk öykü o kadar güzel ve o kadar müstesna ki tüm eleştirileri solda sıfır bırakıyor. Yüz yıldızım olsa yüzünü de bu öyküye verirdim; tutkular kitaplığı'na.
Reha Mağden'in Yazgıların Tableti isimli kitabına nazire yapmak için yazılan öyküde en sevdiğim ve hak verdiğim kısım şu oldu;
"Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz..."
bütün kitaplığımı baştan sona okuyacağım diye yola çıktığım serüven, 100 sayfalık kitabı 45 günde bitirmemle devam ediyor. arada fırsat bulamadım desem ironik bir şekilde gerçekçi de olur... deneysel hikayeler olarak yorumladığım, genel olarak sevdiğim bir kitap oldu. pek bir beklentiyle elime almamıştım çıtır çerez okurum diye düşünüyordum ama daha derin bir kitap olduğunu kabul etmek gerekir. "kuş yuvası" ve "gülsüm" hikayelerini çok sevdim. kitabın sonunda adamlardan adını başkasının koyduğu çocuklar şarkısı çaldı kafamda...
Tol ve Har'dan sonra Bazuka, Uyurkulak'tan beklediğim sesi bulamadığım kitap...
"Kırmızı" ve "Kuş Yuvası" öne çıkan öyküler.
"Tutkular Kitaplığı" değeri bilinmeyen okuyucuya vurgusu açısından iyi, geneli vasat.
"Şarap" vasat bir öykü ama aşağıdaki bölüm ile bahsedilmeyi hakediyor.
"Caddenin iki yanındaki dükkanlar, kapalı kapılar ve örtük perdelerin ardındaki mezar evine varmadan önce alışveriş derdindeki kasabalılarla doluydu. Perukçudan sol elinde küçük bir paketle çıkan genç bir kadın gördüler, diğer elinde bir samuray kılıcı vardı. Baklavacıdan çıkan çok şişman bir adam, omzuna bir güvercin konunca ağlayarak yere diz çöktü ve süslü paketi adeta parçalayıp baklavaları art arda ağzına tıkmaya koyuldu. İhtiyar bir köpek gördüler sonra, kasabadaki yegane seks shop'tan çıkan; kulaklarının arasında, başının tam üstünde yani, Bağdat şehrinin miniminnacık bir maketini taşıyordu... Yok, böyle olmadı. Dolunayın önünden bir bulut gelip geçti sadece."
Kitap bitti.. Yarim solukta! Bir de baktim ki alintilari ayiracak vaktim bile olmamis! Bir baska Afili Filintalar keyif bombardimani!
Simdi efendim bu bir hikaye kitabi. Toplamda da incecik bir kitap. Icinde turlu turlu hikayeler var. Tahmin edildigi gibi de: Coooooooooooooook guzeller!!
Benim asil sasirdigim durum ise -aslinda hayran kaldigim demek daha dogru- bir yazar nasil bir cok dalda bu kadar iyi yazabilir??????? Yani underground bir hikaye ne kadar iyi yazilmissa, bir Mevlevi dervisin anlatildigi hikayede eski kelimeler de o kadar iyi kullanilmis. Hani Jim Carrey hep komik karakter olup da sonra Eternal Sunshine'da bizi uzunce "abii oyuncu dedigin boyle olur" demistik, o hesap. Ya da bir muzisyenin hem klasik muzikte harikalar yaratip hem death metalde hem de punkta efsane olmasi gibi.