Mühendisliğin bir ilm-i havas ya da simya gibi icra edildiği bir dönemde 3 kuşak mühendis, hayatlarını hiyele adıyor, ancak tasarılarını gerçekleştiremiyorlar. Sonucunda, hayal-hakikat gibi kavramlarla birlikte varlıklarını bir tür anlamlandırdıkları bir kavrayış noktasına geliyorlar ya da tam anlamıyla bunu kavrayamıyorlar. Bu haliyle ilm-i hiyeli yani pratik bir alanı, metafizik bir alana dönüştürüyorlar.
“İşte, iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya’yı yıllardır bu görüşlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti … İşin acı yanı, kendisinin de bir makine olduğunu sanmış, ona durmadan yeni parçalar … ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış, fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlığı arttıkça artmıştı.”
“«İktidar makinesi» dediği şey, yani onun öz varlığı, sonu gelmeyen isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş, bu yüzden o, nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti. Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi?”
“Hayret ve hayranlık sözcükleri onların lügatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim, dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler onların gerçeklik duygularına aykırıydı.”