İlerlemenin Kısa Tarihi'nin yanıt aradığı sorular; Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye Gidiyoruz?. Yanıtları ararken izlediği yol, insanlık tarihinin geçmiş medeniyet deneyimleri. Paskalya Adaları, Sümerler, Mısırlılar, Mayalar, Romalılar, Çinliler, Mısırlılar ve diğerleri. Ne yaptılar da bu medeniyetler son buldu? Çöküşlerin ortak yönleri nelerdi : Kontrolden Çıkmış Tren, Dinazor ve İskambilden kule. Peki ya şimdi, nereye gidiyoruz? Medeniyetimizin bulunduğu noktada bunların tümünden fazlasıyla var.
SAYFA 9
İlerleme miti kimi zaman bize (ama en iyi masalarda oturanlarımıza) iyi hizmet etti, bunu sürdürebilir de. Ne var ki bu kitapta bu mitin aynı zamanda tehlikeli bir hal aldığını savunacağım. İlerlemenin, aklın ötesine geçip felakete götüren bir iç mantığı vardır. Baştan çıkarıcı bir başarılar zinciri bir tuzakla son bulabilir.
SAYFA 12
Dünyayı yıkacak kadar güçlü bir ilerleme gerçekten modern olsa da yararları tuzağa dönüştüren ölçek şeytanı Taş Devri'nden beri bizimle. Bu şeytan bizim içimizde yatıyor ve ne zaman doğaya doğru yürüyüşe geçsek başını çıkartıveriyor, akıllılık ile düşüncesizlik, ihtiyaç ile açgözlülük arasındaki dengeyi bozuveriyor.
Bir yerine iki mamut öldürmeyi öğrenen paleolitik dönem avcıları ilerleme kaydetmişlerdi. 200 mamut birden öldürmeyi öğrenenlerse (bir sürüyü bir yardan aşağı doğru sürenler) fazla ileriye gitmişlerdi. Bir süre bolluk içinde yaşadıktan sonra, açlıktan ölüp gittiler.
SAYFA 35
Bugüne kadar o kadar fazla türün son bulmasına yol açtık ki, dünya üzerindeki egemenliğimiz fosil kayıtlarında bir asteroidin Dünya’ya çarpması sonucuymuş gibi görünecek.
SAYFA 35
Kendilerine rakip insan gruplarını tekrar tekrar ortadan kaldırmış insanların soyundan geliyor olabiliriz pekâlâ, bu eylemlerin zirve noktası 30.000 yıl önce Neandertal kuzenlerimizin şaibeli bir biçimde ortadan kalkmasıydı.
SAYFA 37
Antik devirlerden bugüne varıncaya kadar medeni insanlar kendilerinin yaygın tabirle vahşilerden daha ıyı davrandıklarına, daha iyi olduklarına inanmışlardır. Ama medeniyete iliştirilen ahlaki değerler yanıltıcıdır: Genellikle daha güçsüz başka toplumlara saldırmayı, onlara hâkim olmayı haklı çıkarmakta kullanılmışlardır. İmparatorluklarının görkemli olduğu günlerde Fransızların bir "medenileştirme misyonu” vardı, İngilizler "beyaz adamın yükü”nü taşıyordu, otomatik silahlar bu yükü taşımalarını kolaylaştırıyordu. Bugünlerde Washington "medeni dünya”nın başını çektiğini, onu koruduğunu ileri sürüyor, Amerikan retoriğinde o ülkenin ilk sakinlerinin köklerinden sökülüp imha edilmesiyle başlamış bir gelenek bu.
Üçte ikimiz insanlığın son binde birlik diliminde yaşadı, bunların da beşte ya da altıda biri şimdi yaşıyor.
SAYFA 41
Eski Taş Çağı'nın bitimiyle geçen beş yüz yıl içinde Batı'nın "keşifleri” ve fetihleri arasında bir benzerlik olduğunu söyleyebiliriz. 1492'den bu yana bir tek medeniyet (Avrupa medeniyeti) diğer bütün medeniyetleri ortadan kaldırıp yerinden etmiş, bu süreçte şişkinleşmiş ve kendisini endüstriyel bir güç haline getirmiştir. Üst Paleolitik Çağ'da bir tek insan türü çoğalmış ve tüm dünyaya yayılmış, başka bütün insan çeşitlerini öldürmüş, yerinden etmiş ya da kendi içine katmış, o zamanlar insan eli değmemiş yeni dünyalara girmiştir.
15.000 yıl öncesine gelindiğinde insanoğlu Antarktika dışında bütün kıtalarda yerleşiklik kazanmıştı. Avrupa'nın dünya çapında yayılması gibi tarih öncesi bu keşif ve göç dalgasının çok köklü ekolojik sonuçları oldu, büyük av hayvanları ortadan kaybolmaya başladı. Mamutlar ve tüylü gergedanlar kuzeye çekildiler, sonra da Avrupa'dan ve Asya'dan silinip gittiler. Avustralya'da devasa bir kanguru, başka keseliler, bir Volkswagen kadar büyük bir kaplumbağa kayboldu. Amerika kıtalarında develer, mamut, devasa bizon, devasa tembel hayvan, at silinip gitti.
SAYFA 44
Batı Avrupa'nın arkeolojisi Paleolitik Çağ'ın son bin yılında Cro Magnonların şaşaalı hayat tarzlarının sönmekte olduğunu göstermektedir. Mağara resimlerinde kesintiler olur, sonra bu resimler son bulur. Heykeller ve oymalar azalır. Çakmak taşı bıçaklar giderek küçülür, küçülür. Mamut öldürmek yerine tavşanları nişan almışlardır.
Eski Taş Çağı'nın sonundaki avcılar kesinlikle hantal değillerdi, ama kötülerdi çünkü sağduyulu bir asalağın uyması gereken kuralı çiğnemişlerdi: Ev sahibini öldürme. Türleri peş peşe tükenişe sürüklerlerken ilk ilerleme tuzağına adım atmışlardı.
Onların soylarından gelenlerin bazıları (yakın döneme kadar varlıklarını sürdüren avcı-toplayıcı toplumlar) ağır darbelerin okulunda kendilerini kısıtlamayı öğreneceklerdi. Ama geri kalanlarımız bahisleri yükseltmenin yeni bir yolunu buldu: Geriye dönüp baktığımızda Çiftçilik ya da Neolitik "Devrim” diye bilinen şeyi.
SAYFA 55
1500'lerin başında, 15.000 yılı aşkın bir süredir yalıtılmış olarak varlıklarını sürdüren iki kültürel deney nihayet karşı karşıya gelmişti. İlginçtir, onca zaman sonra, ikisi de birbirlerinin kurumlarını görüp tanıyabilmişti. Cortes Meksika'da karaya çıktığında yollar, kanallar, kentler, saraylar, okullar, mahkemeler, pazarlar, sulama tesisati, krallar, rahipler, tapınaklar, köylüler, zanaatkârlar, ordular, gökbilimciler, tüccarlar, spor, tiyatro, resim, müzik ve kitaplar görmüştü. Yüksek medeniyet ayrıntılarda farklı, ama özde benzer bir biçimde birbirinden bağımsız olarak dünyanın her iki tarafında da gelişmişti. Sınayıcı bir vaka olarak Amerika örneği, bizlerin öngörülebilir yaratıklar olduğunu, her yerde aynı ihtiyaçların, ihtirasların, umutların, çılgınlıkların güdümünde olduğumuzu düşündürüyor.
SAYFA 59
Kadim dünyanın en hayret verici yönü, her şeyin ne kadar da kısa süre önce gerçekleşmiş olmasıdır. Medeniyetin başlangıcından bugüne yalnızca, yetmiş yıllık yetmiş ömür yaşanmıştır. Medeniyetin tamamı, ilk atamızın bir taşı bilemesinden bu yana geçen iki buçuk milyon yılın yalnızca yüzde 0,2'sini kapsar.
SAYFA 62
1722’de Hollandalılar bilinmeyen bir ada buldular, Amsterdam’daki evler kadar yüksek taş heykellerin olduğu bu adada Kaptan Hook, yakıt olabilecek odun, gemiye almaya değecek temiz su bulunmadığından adanın perişan bir halde olduğunu vurgular. “Doğa nimetlerini dağıtırken buraya son derece cimri davranmış” sonucuna varmıştı.
MS5.yy’da Polinezya’ya göçmenler yerleşmişti, büyük katamaranlarında tahılları, hayvanlarıyla gelmişlerdi. 166 km2’de 5-6yy içinde nüfus 10.000’e çıktı. Köyler kurdular, tarım yaptılar. Her klan kendi atası anısına etkileyici taş heykeller dikmeye başladı. Zamanla heykel kültü rekabetçi ve gösterişçi bir hal aldı. Daha fazla kereste, halat, insan gücü gerekiyordu. Ağaçlar büyüyebildiğinden daha hızlı kesiliyordu, MS1400’de ormanlar mahvedilmişti. Son ağacı devirenler, onun son ağaç olduğunu görüyorlardı, başka bir ağaç olmadığını kesinkes biliyorlardı. Yine de o ağacı devirdiler.
Eski kalaslar ve kurtların kemirdiği gemi enkazları yüzünden savaşlar patlak verdi. İnsanlar bütün köpeklerini, yuva yapan kuşlarının hemen hepsini yediler, adanın dayanılmaz sessizliği hayvanların seslerinin kesilmesiyle daha bir derinleşti. Geride toprakları oburca yiyip yutan taş devlerden, moai'den başka bir şey kalmamıştı. Ve bu taş devler hâlâ, insanlar inançlarını korur, onları sayılarını artırarak şereflendirirlerse bereketin geri döneceğini vaat ediyordu.
Sonunda bini aşkın moai vardı, en parlak günlerindeki nüfuslarıyla her on kişiye bir heykel düşüyordu. Ama güzel günler artık geride kalmıştı, sonu gelmez rüzgârların sürüklediği, sellerle denize akıp giden güzel topraklarla birlikte onlar da gitmişlerdi. Ada halkı bir delilik halini alan, bazı antropologların "ideolojik bir patoloji” dediği bir tür ilerlemeyle baştan çıkmışlardı. Avrupalılar on sekizinci yüzyılda adaya ulaştıklarında en kötü günler geride kalmıştı; heykel başına bir ya da iki insanla karşılaşmışlardı, üzüntü verici bir kalıntıydı bu, Kaptan Cook'un sözleriyle "küçük, çelimsiz, sakıngan ve sefil” bir kalıntı.
SAYFA 68
Bana en şaşırtıcı gelen, dünyanın her yerinde, farklı kültürler ve ekolojilerde çalışıyor olsalar bile insanların çok benzer şeyleri birbirlerinden bağımsız olarak gerçekleştirmelerinin ne kadar az zaman aldığı. 3000 yıl öncesine gelindiğinde en az yedi yerde medeniyet doğmuştu: Mezopotamya, Mısır, Akdeniz, Hindistan, Çin, Meksika ve Peru. Bunların yarısı, dünyada aynı şeylerle uğraşan başka biri olabileceğinden şüphelenmeksizin kendilerini sıfırdan başlayarak kurmuşlardır.
SAYFA 70
Çatalhöyükteki kanıtlar MÖ 6000’e gelindiğinde ormansızlaşmanın ve erozyonun yaygınlaştığını gösteriyor. Çıkarılan yangınlar, keçilerin aşırı otlanması, alçı için kireç yakılması ormanlık arazileri mahvetmiş ve yarı çöl haline getirmiş olabilir, MÖ 5500’lerde birçok yerleşim yeri terk edilmişti.
edilmişti. Paskalya Adası'nda olduğu gibi insanlar yuvalarını kirletmişlerdi. Ama Paskalya Adası halkının tersine bu insanların göçüp yeni baştan başlayacakları yerler vardı.
Cennet Bahçesi'nden kendi kendilerini sürüp çıkaran bu insanlar Dicle ve Fırat nehrinin arasındaki büyük düzlüklerin aşağı kısmında ikinci bir cennet buldular: Mezopotamya ya da Irak denilen topraklar, kadim şehirlerin kalıntılan: Babil, Uruk, Kaldelerin Ur'u, İbrahim'in doğum yeri.
MÖ beşinci ve dördüncü bin yıllarda güney Irak balıklarla, bir evden daha uzun sazlarla dolu kanalların ve hurma ağaçlan bakımından zengin kum öbekleriyle dolu bataklık bir deltaydı. Kamış sazlıklarında yaban domuzları, su kuşları yaşarumuslu toprak, sürüldüğünde bire yüz veriyordu, çünkü burası yeni topraktı.
SAYFA 81
Sir Leonard Woolley iki dünya savaşı arasındaki dönemde Sümer'de kazı yaptığında şunları yazmıştı: "Mezopotamya çölünü görmüş olanlara... kadim dünya neredeyse inanılmazmış gibi görünür, geçmiş ile şimdi arasındaki tezat o kadar belirgindir ki... Ur bir imparatorluğun başkentiyse, Sümer bir zamanlar geniş bir tahıl ambarıysa nüfus neden hiçe inmiş, toprak neden meziyetlerini yitirmiştir? Woolley'nin sorusunun tek kelimelik bir cevabı vardır: Tuz. Nehirler kayalardan ve topraktan tuz alır, denize taşırlar. Ama insanlar suyu ekilmiş toprağa yönlendirdiklerinde suyun büyük bölümü buharlaşır ve geride tuz kalır. Sulama, tuzlu yeraltı sularının yüzeye sızmasına yol açarak suların taşmasına da neden olur.
Birkaç yüzyıl süren bereketli hasatların ardından toprak filizlerine sırt çevirmeye başladı. Felaketin ilk işareti buğday hasadında bir gerileme görülmesiydi… Zaman geçtikçe Sümerler buğdayın yerine, tuzu daha fazla tolere edebilen arpa ekmek zorunda kaldılar. MÖ 2500'e gelindiğinde buğday ekinin yalnızca yüzde 15'ini oluşturuyordu, MÖ 2100'e gelindiğinde Ur buğdayı hepten bırakmıştı.
SAYFA 83
MÖ 2000'de vakanüvisler dünyanın "beyaza döndüğü"nü yazıyorlardı. Arpa dahil hiçbir ürün tutmuyordu. Hasat normaide olduğunun üçte birine düşmüştü. Sümerlerin tarihteki güneşli bir yılı sona ermişti. Siyasal iktidar kuzeye Babil ve Asur'a, çok daha sonra İslam döneminde de Bağdat'a kaydı. Kuzey Mezopotamya'da kanalizasyon sistemi güneyde olduğundan daha iyiydi, ama orada bile aynı bozulma döngüsü, bir imparatorluktan diğerine modern zamanlara dek tekrarlanacaktı. Bugün Irak'ta sulanan toprakların yarısı tamamen tuzludur, bu dünyadaki en yüksek orandır, onu nehir kıyısında kurulmuş diğer iki medeniyet merkezi Mısır ve Pakistan izler.
SAYFA 87
Paskalya Adası halkı ve Sümerler çevrelerini o kadar enkaza çevirmişlerdi, o kadar şiddetli bir düşüş yaşamışlardı ki tamamen tükenip gittiler. Ama Roma ve Maya medeniyetleri çöküşlerinden sonra sadeleşmiş "ortaçağ” biçimlerinde yaşamaya devam ettiler, arkalarında doğrudan onların soylarından gelen, bugün yaşadığımız dünyanın parçası olan insanlar bıraktılar. Roma'nın vârisleri Bizans İmparatorluğu ve modern Latin diyalektleri konuşan Avrupa uluslarıdır. Mayalar imparatorluk kurmamışlardı, ulaşmış olabilecekleri bir rönesans da on altıncı yüzyıldaki İspanyol işgaliyle engellenmişti. Ne var ki Maya kültürünün ölümü abartılmıştır. Bugün sekiz milyon insan Maya dillerini konuşur, bu rakam kabaca Maya'nın klasik dönemindeki rakama eşittir; bu insanların birçoğu da ayırt edici biçimde Maya'ya özgü toplumsal örgütlenme, inanç, sanat ve takvimsel astroloji uygulamalarını benimsemişlerdir.
Sümer'in sonraki medeniyetler üzerinde büyük etkileri olmasına rağmen Sümer etnik kimliği silinip gitmiştir. Sümer dili Babilli âlimlerin saygı duyduğu, yaşayan hiçbir akrabası olmayan ölü bir dil olarak hayatına devam etmiştir. Oysa bunun tersine anadili Maya dili olanlar Colomb öncesi metinlerin çözülmesinde rol oynamışlar, Maya takvimi rahipleri, yani "gün sayanlar” takvimin bazı kısımlarını kadim devirlerden bu yana canlı tutmuşlardır.
SAYFA 108
Burada karşımıza bir muamma çıkar: Medeniyetler kendi kendilerini bu kadar sık mahvediyorlarsa, bir bütün olarak medeniyet deneyi bu kadar iyi gerçekleştiriliyor? Roma uzun vadede kendi kendisini besleyemediyse, Roma devrinde dünya üzerindeki her insana karşılık bugün otuz insan bulunması nasıl mümkün olmuştur?
Bu soruları kısmen, doğanın kendi kendisini yenilemesi ve insanların göç etmesiyle cevaplayabiliriz. Kadim medeniyetler yereldi, belli ekolojiler üzerinden geçiniyorlardı. Biri düşerken, başka bir yerde bir diğeri yükseliyordu. Gezegenimizin geniş kısımlarında yerleşim hâlâ azdır. Dünyanın tarihi uzaydan hızlı bir film olarak çekilebilseydi, medeniyetlerin orman yangınları gibi, önce bir bölgede sonra bir diğerinde patlak verdiğini görürdük.