Bu yazı Spotify’da “No Pasaran! Canciones de Guerra Contra el Fascismo” eşliğinde yazılmıştır.
Mükemmel, muhteşem, muazzam…
Salamina Askerleri’ni dün bitirdim ama belki de o beni bitirmiştir. Etkisinden bir süre çıkabileceğimi düşünmüyorum bu da demek ki birilerinin kafasını bir süre bu kitapla şişirmeye devam edeceğim. Bir roman hayatımızı değiştirmiyor belki ama bu romanı okumadan ölseydim çok üzülürdüm sanırım.
Etki dedik, şunu eklemekte fayda var; İspanya devriminin yükselişi ve çöküşü ile politik, duygusal bir bağınız veya Roberto Bolano kitaplarına, yaşamına ve onunla ilgili herhangi bir şeye saplantılı bir ilginiz varsa bu etkiyi çok daha güçlü hissedeceğinize eminim. Ama bir sınırlama da getirmek istemem elbette kitap başlı başına bir şaheser, bir de yanına saydıklarımı katabilecek okur içinse daha da ötesi. Ne anlatsam eksik kalacaksa da bir yerden başlayalım, kitaba ve ispanya devrimine dair bol spoiler içerecek sohbetimize.
“ Tanrılar insanlara hayat veren şeyi sakladılar.”
Kitap, Hesedios’un İşler ve Günleri ile açılıyor. Bu aynı zamanda Pandora’nın Kutusu’nun da hikaye edildiği eserdir. Cercas açılışı buradan yaparak birazdan açacağı ve bizi de içine atacağı şeylere gönderme yapmaktadır adeta. Zira 1936- 39 İspanya devrimi ve yenilgisi bütün kötülüklerin saçılacağı 2. Dünya savaşının ön provası, kimi tarihçilere göre de savaşın esas başlangıcıdır. Ama merak etmeyin, kutu kapandığında içinde kalan umudu da göreceğiz bu kitapta.
Üç bölüme ayrılmış kitap Ormandaki Dostlar bölümü ile açılır. Buna geçmeden önce kitabın adına dair birkaç kelam edelim. Kitap boyunca izini süreceğimiz Sanchez Mazas, ormandaki dostlarına ileride bu günleri anlatacağı bir kitap yazacağını söyler, adı Salamina Askerleri olacaktır. O kitap hiç yazılamaz Mazas tarafından ama Cercas kitabına bu adı uygun görür, bu anekdotu duyduktan sonra. Oysa Salamina, savaşın cephelerinden biri değildir. M.Ö 380 yılında Pers ordusu ile Yunan şehir devletleri Salamis Adası koylarında karşı karşıya gelir. Pers ordusu sayıca üstün olsa da savaşı Yunan şehir devletleri kazanır. Böylelikle barbar doğu tehlikesi alt edilip batı medeniyeti serpilmeye devam eder. Sanchez Mazas, bu olaya gönderme yaparak kendilerinin bu sefer doğudan gelen Bolşevik, anarşist tehlikeyi savuşturan güçler olarak konumlandırır ki kitap boyunca karşımıza Falanj’ın lideri de primera’nın “ son anda ortaya çıkıp uygarlığı kurtaran her zaman bir manga asker olmuştur” sözü ile birlikte düşünüldüğünde Mazas’ın kendine biçtiği misyon ve yazacağı kitaba koyacağı isim daha iyi anlaşılır. Biz yine başa dönelim, bu misyona geliriz bilare.
Kitap, kurgu olarak roman içinde roman diyebileceğimiz bir yöntemi, tarih ile kurguyu, gerçek karakterlerle, gerçekliğin ne zaman kurguya dönüştüğünü anlamadığımız bir şekilde gelişiyor. Burada Bolano’ya kulak verip iyi hikaye okurun gerçekliğine inandığı hikayedir diyerek kafaları daha fazla bulandırmayalım. Beni inandırdı, ötesinde gözüm yok.
Babası ölmüş, karısı terk etmiş ve yazarlık kariyeri noktalanmış depresyondaki anlatıcımızın zaruretten gazeteciliğe döndüğü günler, Rafael Sanchez Mazas’ın Collel Tapınağında kurşuna dizilişini duyduğu günlere denk düşer. Kitabın bu ilk bölümü, yazarın bu olayı her yönü ile araştırıp nihayetinde bir roman ( bir roman olmayacaktı dese de) yazmaya karar vermesi ile sonlanır. Öncesinde hiç ilgi duymadığı İç savaş günleri ve yaşananlar, kurşuna dizme olayı ayrıntılandıkça, dönemin tanıklarıyla görüştükçe bir saplantı haline gelir ve adına Salamina Askerleri diyeceği ikinci bölüm yani asıl kitap ortaya çıkar. Asıl kitap diyorum zira öncesi kitap yazmaya hazırlık süreci gibidir ve yazarın bu süreci de sırıtmadan anlatıya dahil etmesi başlı başına büyük bir beceri işidir.
İkinci ve belki de okurdan döneme dair en çok bilgi talep eden bu bölümde Sanchez Mazas ile tanışıklığımız derinleşir. “Savaşı kazanıp edebiyat tarihini kaybeden” Mazas dönemin popüler yazarlarından biridir. Daha çok roman türünde eseler verse de kendini şair olarak tanıtan ( Bolano misali) Mazas dönemin elit burjuva ailelerinden birinin çocuğudur. Bu bölümde onu çocukluğundan itibaren takip ederiz. Erken yaşlarda eserler vermeye başlar, gazetecilik yapar ve Mussolini İtalya’sında 7 yıl yaşar ki faşist, ülkesine döndüğünde Falanjizmde simgelenecek düşünceleri bu dönemde şekillenir. Kendisini İspanya’nın ilk faşisti olarak takdim eder, onun için faşizm kahramanlar, şövalyeler ve şairler çağının yeniden doğusu gibidir. Bu ve ilk bölümde yer yer yazar ne yapmakta, neyi amaçlamaktadır diye düşünmüyor değiliz, sevgilisi Conchi’nin dediği gibi “ bir komünisti anlatsana, mesela Garcia Lorca’yı!” Madem Bolano’da geçecek bu kitapta, yemişim Sanchez Mazas’ı. Neyse, İtalya önemli, zira Mazas, Falanjist retoriğin kurucusu ve Falanj Espana’nın 4 numaralı üyesi İtalya’yı batı medeniyetinin ve kültürünün merkezi olarak görmekte ( antik yunan'ın yasal varisi) ve vahşi, doğulu Bolşevikliğin Avrupa’ya sızmasını önlemek istemektedir. Salamina Askerleri adı burada anlam kazanmaktadır ama pek bilinmez ironik olan şu ki; İspanya’ya anarşist, anarko- komünist düşünce ve örgütlenmeler de 1800’lerin sonunda Bakunin’ci İtalyanlar tarafından hem de İspanyolca bilmedikleri halde taşınmıştır ( ah o 1. Entarnasyolenden kovulmayaydık iyiydi )
Ve geldik kitabı iyi kitaptan muhteşem, muazzam, mükemmel kitap yapan Stockton’da Buluşma bölümüne. Beni fena çarptı, çok da övmek istemiyorum beklentiyi artırmamak için ama kitap denen şeyi biraz da bu çarpıntı anları için okumuyor muyuz zaten? İlk bölümde yazarın yazma sürecini, ikinci bölümde yazdığını ve bu son bölümde yazdıklarını ters yüz edişini, perspektif değişikliğini görüyoruz. Yazarımız bitirdiği eserden mutlu değil, depresyonun eli kulağında ( sana o faşolara dokunma demedi mi Conchi) ve birden ufukta kurtarıcı olarak Bolano beliriyor. Cercas’a haksızlık etmek istemem, sonuçta onun eserini okuyoruz ama bana sanki her satırda onunla birlikte Bolano konuşuyormuş gibi geldi, Bolano okuru ne dediğimi anlayacaktır. Mazas kurşuna dizilmekten kurtulduğunda cumhuriyetçi bir askerle göz göze gelir ve asker “ burada kimse yok der.” Bu bölümde, onunla karşılaşırız ve söylence tamamlanır. Yazarımız, Bolano’nun o “boşboğazlığı “ ( en sevdiği, anlatsın dursun) sonucu Miralles’le tanışır ve onunla sohbetinin sonunda “ burada Mazas’a yer yok” der. Miralles, iç savaşta cumhuriyetçi saflarda savaşmış, Mazas’ın kurşuna dizildiği yerde bulunmuş, 2. Dünya savaşında başka bayraklar altında hep ileriye giderek ve o “ilerledikçe özgürlük var olmuş” olan adsız kahramanlardan biridir ve bilmeniz lazım “ yazarlar asla iflah olmaz. Hep bir kahraman ararlar.”
Sonuna geldiğimizde görüyoruz ki bu kitap, Sanhez Mazas adında kendi elit konumu ve burjuva refahı sarsılmasın diye ya da Zizek’in tarifini neredeyse birebir kullanan Cercas’ın dediği gibi “ hiçbir şey değişmesin diye değişim yalanına sarılan” erdem ve ülküden uzak bir adamın değil, Miralles’in, ölen arkadaşlarının, adları bir sokağa bile verilmeyen, yataklarına, sabah güneşinde gelip sevgilileriyle aralarına çocukları girmeyenlerin, Avrupa’da kaybolan Şilililer ve onların Latin Amerika’da yiten dostlarının romanıdır. Salamis’de onlardır, İtalyan rönesansı da ve lanet olsun adamım kimse de sağolasın bile demedi Miralles’lere.
Bu beklenmedik sonla, okuru ters köşeye yatıran Cercas, başladığı yerin çok ötesine geçerek kendine de “ ihanet” etmiş ve bu sayede bizi yani beni hiç unutmayacağı bir mutluluk ve hüzünle baş başa bırakmıştır.
Unutmadan, Gökhan Aksay’a da bu güzel çevirisi için teşekkür eder ve ama dikkatini çekerim. Kitapta Buenaventura Durriti ile ilgili dipnotu hatalı, Durruti devrimin sonlarına doğru 1938’de değil Kasım 1936’da Madrid’de hayatını kaybetmiştir ki dipnotun kendisi de baştan sona onun, benimle örtüşmesine rağmen öznel düşünceleridir ve romanda olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Son olarak; bu kitabı okumadan 2019 yılına girmeyin diyor ve bir alıntı ile bitiriyorum:
“ Sonra, Sanchez Mazas’ı ve Jose Antonio’yu hatırladım; uygarlığı her zaman, son anda ortaya çıkan bir manga askerin kurtardığını söylerlerken belki haklıydılar. Ama Sanchez Mazas’ın ve Jose Antonio’nun gözden kaçırdıkları bir şeyl vardı; o işlevi görecek bir mangayı kimse örgütleyemezdi; ne kendileri ne de başkaları. Kendilerine o karanlık günlerde bizi, hepimizi kurtaracakları söylenmiş olsa, kasıkları çatlatıncaya kadar gülecek olan, raslantı sonucu ya da şansları kötü gittiği için orada bulunan dört Mağribinin, bir zencinin ve Katalan bir tornacının, onların becerebileceği bir şeydi uygarlığı kurtarmak. Belki tam da bu nedenle, o an uygarlığın kaderinin kendisine bağlı olduğunu düşünmediği için, sonunda alacağı karşılığın, kendi ülkesi olmayan bir ülkenin hüzünlü bir şehrinde, bir düşkünlerevinin – onun savaşa katıldığını bile bilmeyen, güler yüzlü, ince yapılı bir rahibenin dışında kendisini kimsenin aramayacağı- gözlerden uzak odası olacağını bilmeden uygarlığı ve bizi kurtarmıştı Miralles.”