Sevgi Soysal, 1974 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde, çok boyutlu bir toplumsal kesiti sanki hiç zorlanmadan edebiyata aktarmış gibidir. Gözlemlediği alabildiğine gerçek insan portrelerini, birbirinden kopukmuş gibi duran hayatlarından alıp, zekice bir kurguyla buluşturur. Bu çerçevenin içine de, Ali, Doğan ve Olcay'dan oluşan bir üçgen kurar; o dönemin sorularını, abi-kardeş, arkadaş ve sevgililik ilişkileri üzerinden yansıtır. Ve ortaya, insanın "sol" tarafını sağlam kılan bir roman çıkar.
Sevgi Soysal was born in Istanbul in 1936. She grew up in Ankara with her father, an architect-bureaucrat originally from Salonica, and her German mother. She studied archaeology in Ankara, continuing her education in that field as well as theater at Göttingen University.
Soysal’s first volume of short stories, Tutkulu Perçem (Passionate Bangs), was published in 1962, the same year that Soysal began working for the Turkish national television and radio (TRT). She went on to write Tante Rosa, a novel of interconnected stories based upon the life and personality of her aunt, Rosel. Her novel addressing male-female relationships and the issue of marriage, Yürümek (Walking), was banned upon charges of obscenity. In 1974 Soysal won the prestigious Orhan Kemal Award for Best Novel for Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (Noontime in Yenişehir), which she had written while in prison. Her novel Şafak (Dawn), in which she criticized the coup of 12 March by way of the story of a woman exiled in Adana, was published in 1975. Her memoirs of prison life, originally published in the newspaper Politika, were published in a single volume as Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (Yıldırım Area Women’s Ward) in 1976. In another book of short stories, Barış Adlı Çocuk (A Child Named Peace), Soysal describes with great literary aplomb the social and political changes during that time, often based upon keen observations of her personal experiences.
Soysal was diagnosed with cancer, which resulted in her death on 22 November 1976. She left behind an incomplete novel, Hoşgeldin Ölüm (Welcome, Death!).
A masterful critic of social injustice, gender inequality, and militarism, Sevgi Soysal’s writings are essential to understanding Turkey since the 1960’s. The fact that Soysal’s complete works continue to attract a devoted readership is proof of the power of her writing, as well as her lasting influence upon both the Turkish public and the intelligentsia.
Soysal’s early stories and essays are of an existentialist bent, as they emphasize the anxiety of the individual vis-à-vis society. In her later works, Soysal’s focus shifts to that of the relationship between the individual and society and to various social issues. Soysal stands out as an author who refused to meet the constricting social demands of her time, most especially those concerning gender. Soysal never flinched when it came to challenging the conformism that she observed in society, including that within the oppositional leftist movement, though she herself took a keen interest in contemporary leftist ideology. In her works, whether memoirs of prison life in Ankara, or the novel-in-stories, Tante Rosa, or any of her other works, Soysal addresses the loopholes, the hitches and glitches in the dominating system with sharp intelligence and scathing irony. Female protagonists who are not afraid to reckon with themselves, or to question their own actions and how those actions are dictated by society, always hold a prominent place in Soysal’s work. These are characters who do not hesitate to embark upon adventures, to live their lives rather than remaining pent up or static, even though they often know that their lust for life will inevitably lead them into certain pitfalls. Whether within the context of prison or the leftist movement, as a newspaper columnist or as a “housewife,” Sevgi Soysal never failed to criticize, with her ironic wit, both herself and the social pressures that constrict the individual, and to reveal the inner workings of daily oppression.
Turkish journalist Yıldırım Türker says that for him, Sevgi Soysal is “a tulle of shrewd attitude, rebellious joy, and intelligence glistening with the sheen of compassion, through which I viewed the world in my early youth.”
علامات لكل بداية علامات لكل نهاية هكذا عاشت شجرة الحور رمزا لاستقرار حي يمر أهله عليها دون أن يتعارف أكثرهم ثم أخذت لحظة السقوط تمتد لتشغل ظهيرة لا تكاد تنتهي إشارة لتحولات ثقافية ومتغيّرات اجتماعية تعصف بالمكان من أجمل روايات العام في قائمة القراءة إن لم تكن الأجمل تقارنها بمالك الحزين لإبراهيم أصلان التي تجري أحداثها يوم رحيل عم مجاهد فكأنه شجرة عاشت على النيل ترتوي منه وتمنح الفول لأهل المنطقة الذين يستظلون بأمثاله والبطولة للمكان للحي الذي يضم الأحياء ويبدد غربتهم وإن ظلت توسوس لهم ويجمع بينهم وإن تجاهلوا بعضهم بعضا ويصنع ثقافتهم على ضفاف الزمن سقوط شجرة الحور كم أنت ملهم أيها الزمان فلحظة منك مفتاح أكوان شاسعة تتجاور في فضاء يتوق لعين تستغرقه في حدقة الإبداع تلقي سفجي سويسال الضوء على حدث متكرر في متوالية دراما العالم فإذا به يقع في مجال مترابط تسبح فيه طبائع ومصائر ومواقف متشابكة في فيزياء السقوط، كتفاحة نيوتن التي تكتب قانون الجاذبية في ذهنه المتوهج، لقد نضجت التفاحة بما فيه الكفاية لتنطلق وحدها خارج شجرة عائلتها، هنا وصلت الشجرة نفسها إلى نهاية العمر لتسقط فوق رأس ضحية مسكينة كشخصيات تشيخوف المرعوبين من المتسلطين الفارغين، كان السقوط مؤشرا لعالم ينتهي عسى أن تتفهم الروح الكلية احتياج الأرض الثقافية لغرس فكر جديد ولكن المجتمع يعيد استنساخ أشكاله بنسق يسمح له بتجاوز الأزمة واستمرار نشاطه التقليدي محافظا على تماسك ظاهري يستثمره عديمو المواهب ولو كانت تلك الشخصية المصابة بالعطب الروحي اسمها موهبة هانم ضاعت فرصة السبعينيات في الخروج من لعنة التخلف التي لفظتها الأرض وهي ترمي بالجذور المريضة للشجرة العتيقة وسط الزحام الذي لا يعول عليه فكل مهموم بمساره في سياق الغفلة التي تنبهنا سويسال وهي تضع الحدث في شاشة السرد عدسة القص التي تتأمل بها سويسال عالما متخيلا في شارع الذاكرة يمتد لمدينة حقيقية في سياق جغرافي تاريخي تدركه جيدا لم تكن تصور كتلا في لوحة اقتنصت مشهدا متحركا بقدر ما توغلت في كل كائن يمكن أن يستوعبه الطريق لتفرغ محتويات شخصياتها ناقلة كل ما يفترض أنه في وعيها المغلف بالزيف أو العاري باليقظة إلى النص الذي يطرح في ذهن القارئ زهورا كثيرة تنشد الحرية والصدق والجمال
1970'lerin Ankarasında yolları birbirleriyle kesişen insanların yaşamlarından kesitler yer alıyor bu kitapta. Soysal bu kesitleri bir sosyolog titizliğiyle irdeleyerek dönemin toplumsal, ekonomik ve siyasi sorunlarına ve bu sorunları ortaya çıkaran sisteme mercek tutuyor. Kitaptaki bazı karakterleri biraz fazla idealize edilmiş bulsam da genel olarak analizleri ve tasvirleri beğendim. Metaforlarla dolu okunası bir kitap.
Tante Rosa ile başladım Sevgi Soysal'ı okumaya. Ardından İletişim'in belirlediği sıra ile devam etmeye karar verdim Soysal'a. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Soysal'ın okuduğum üçüncü eseri ve neden "başyapıt" olarak nitelendirildiğini çok iyi anladım ve ben de kesinlikle bu nitelendirmeyi yapanlara hak veriyorum. Daha ilk sayfadan çok başarılı bir eser okuduğunuzu fark ediyorsunuz.
Soysal, 1970lerin Ankarasında yaşayan çeşitli kesimlerden insanların bir öğle vaktinde yaşadıklarını konu edinmiş. Pek çok karakter üzerinden dönemin insanını ele almış gibi görünse de o insanların hepsine aslında şu anda da rastlamak o kadar mümkün ki... Soysal hepsinin hayatını aslında kısa bölümlerle harika bir şekilde irdelemiş ve yeri geldiğinde de eleştirmiş. Okurken siz de bir kısmıyla kendinizi özdeşleştiriyorsunuz ister istemez. Soysal bir nevi bir ayna tutuyor size. Sizi hem toplumla hem de kendinizle yüzleştiriyor aslında.
Bir de kendimi sık sık keşke o dönemin Ankarasında yaşamış olsaydım derken buldum. Her şey çok daha güzelken...
tam 15 sene önce okumuştum yenişehir’de bir öğle vakti’ni, üstelik sevgi soysal’la tanışma kitabımdı. hayli sevmiştim, şu an, 35 yaşımda okuyunca daha da sevdim. bazı kitaplarla ruhen bağ kurmak veya bu kitapların kıymetini anlamak için yaş gerekiyor gerçekten.
“sevgi soysal yaşamakta ısrar ediyor” oyununu izleyince sevgi soysal krizim tuttu, ama nasıl tutmak. okumazsam ölecekmişim kıvamında bir kriz. e okumadığım kurgusu da kalmadı madem, 15 yıl bir ziyareti tekrarlamak için yeter süre diye düşündüm. iyi ki de öyle düşünmüşüm. hatırladığımdan çok daha güzel bir kitapla karşılaştım: dengeli kurgusu, gerçek karakterleri, birden çok sosyoekonomik çevreyi doğru anlatabilen dünyalılığı, kadın karakterleri çok iyi anlaması, anlatması, empati kurdurabilmesiyle dört başı mamur bir metin.
şimdi sırada, ilk fırsatta, bundan tam üç sene sonra okuyup daha güzel bulduğum yürümek’i okumak var. bakalım gerçekten daha mı güzel, yoksa ben mi daha iyi anlamaya başlamışım?
ilk okuma olsun, tekrar okuma olsun, satırlarıyla, varlığıyla, bir zamanlar bu ülkede yaşamış ve üretmiş olmasıyla beni tarif edemeyeceğim kadar mutlu eden bir yazar sevgi soysal. tüm diğer yazarlar bir tarafa, sevgi soysal bir tarafa. öz ablam olsa bu kadar severdim herhalde. ruhu şad olsun.
Kitap yağ gibi aktı, okurken hiç sıkılmadım. Sevgi Soysal'ı da ilk bu kitapla tanımış oldum. Romanda birbirinden renkli karakterler ustalıkla ele alınmış. Ben özellikle Aysel'i çok sevdim. Sevgi Soysal külliyatını hemen okuyup hatmetmek istiyorum. Sevgi, bu kitabı Adana Cezaevinde kaldığı iki buçuk aylık sürede, günde 8 sayfa yazarak tamamlamış. Bu yazma disiplinini yerine getirirken kitabın edebi yönünden çok, orada kaldığı zamanı "iyi değerlendirmeye" odaklanmış. Kitabı 39 yaşındayken okudum. Sevgi Soysal 40'ında vefat etmiş. Sabahattin Ali de 41'inde gitmişti bu dünyadan. Yaşlanmakta olduğumu ancak bu şekilde anlıyorum.
Bu kitap benim Sevgi Soysal ile tanışma kitabım oldu. Açıkcası yazım tarzını çok sevdim. 1970'ler Ankara'sında, Yenişehir'de artık artık yaşlanıp içten çürüyen bir kavak ağacının devrilme süreci ekseninde pek çok karakter ile dönemin Türkiye'sine dokunuyor. Benim en çok sevdiğim şey birbirinden bağımsız karakterleri, görünmez iplerle birbirine bağlayıp çok geniş bir hikaye anlatmasıydı. Daha doğrusukitabın ilk bölümü böyle ilerliyor. İkinci bölümdeyse odak Ali, Olcay ve Doğan üçlüsüne kayıyor. Benim kitapta biraz sıkıldığım bölüm de burası oldu. Zira ali karakteri - tabii ki de dönem şartları göz önüne alındığında haklı olsa da- o kadar didaktik ve idealize edilmiş bir karakter ki romandaki diğer sıradan insanlar ile uyumlu göremiyor insan. O yüzden de biraz ayrıksı bir tad bırakıyor. Ali'nin bütün bu kalıplaştırılmış haline karşın, Doğan ve Olcay'ın iki kardeş olarak gerilimleri, özellikle de Doğan üzerindeki anne baskısının irdelenişi ve Olcay'ın her iki sınıfa da dahil olmakta sıkıntılarıyla gelen özeleştirileri ikinci bölümün en güzel yanlarıydı benim için. Tante Rosa ve Yürümek kitaplarını da okumayı istiyorum.
Pek çok açıdan dengeli ve tam kıvamında yazılmış bir metin. Karakterler, kurgu, alt metin, dil kullanımı her şey dört dörtlük vaziyette. Konu olarak ekstra ve yeni bir şey sunmuyor (sunması da gerekmiyor zaten) ama onun haricindeki her şey o kadar kusursuza yakın ki konunun bir önemi kalmıyor. Romanın dilindeki dinamizme bayıldım. Dupduru bir Türkçeyle yazılmış harika bir kitap.
karakterlerin psikolojik ve sosyal çözümlemeleri bence başarılıydı, bir kamera hareketiyle o karakterden diğerine geçerken aralarındaki ilişkiler ve onları bağlayan kavağın devrilişinin sembolizasyonu güzeldi.
Kitabın karekterlere bölünmesi çok sevdim. Yazarımız hanımefendi nasıl başarılıysa, tek tek, sayfalarca karekter yazmış. Ne de güzel anlatmış insanların ne kadar bencil ve her şeye kendilerini layık gördüklerini. Dünya onlar için yaratırmış çünkü. Herkes adeta bir parmakla gösterilmeli, tapınılmalı. Her neyse anacım, kitap bir noktadan sonra bir üçgene dönüyor, ben tek tek birbirine değen karekterler kısmını daha çok sevdim açıkçası ama bu kurulan üçgen ve karakterlerin o en insanı yanıyla anlatılması beni ikna etti. Kaderine küs kapıcı karısı, robottan farksız anne, param varsa her şey benim diyen dangalak mobilyacı. Halkı çok iyi gözlemlemiş valla helal olsun. Bir de lütfen daha çok Ankara hakkında kitaplar okuyalım ya, lütfen.
Kitapları anlattığım YouTube kanalıma da beklerim efendim;
Sevgi Sosyal'deki yaşama sevinci, herkesi kucaklama, herkese tanık olma, dokunma isteği ve becerisi beni mest etti. O kadar sevdim ki yorulup elimden düşürüne kadar tüm kitaplarını okumak istiyorum. Sevgi sosyal'ın kitaplarını Elime her alışımda öyle bir heyecan duyuyorum ki, araya başka bir kitap girerse hevesim solar diye çekiniyorum. Ayrıca iyi ki Sevgi Sosyal bir Ankara tanığı olmuş iyi ki Ankara'yı her haliyle sevmiş. Onun o naif kalbinden başkası Ankara bozkırındaki bu renk cümbüşünü böylesine incelikle, dışında kalmadan kolay kolay anlatamazdı.
Sevgi Soysal’dan daha öncesinde hiç okumamıştım ve sürekli olarak karşıma olumlu yorumlarla çıktığından merak ettiğim yazarlar arasındaydı. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti kitabıyla başlamak istedim ve aynı zamanda bu kitabı Bizim Büyük Challange’ımız, Bir Sevgi Soysal kitabı kategorisi için seçmiş oldum. Kitabın merkezinde bir kişi değil yıkılmakta olan bir kavak ağacı yer alıyor. Kavağın devrilme süreci boyunca onun yakınından geçen bazı kimseler üzerinden kitap ilerliyor. Başlangıçta her bölümde başka bir insanın hayatına odaklansa da bir yerden sonra Ali, Olcay ve Doğan’ın hayatını anlatıyor. Barış Bıçakçı’nın, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabı da benzer bir işleyişe sahipti sürekli olarak başka bir kişiye geçiyordu ancak o kitaptan hoşlanmamıştım. Bu sebeple Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin işlenişini sevmeme şaşırdım. Bütünlüklü bir roman yapısına sahip denilmesi zor ama bence okura keyif veren kısmı da bu oluşturmuş. Ben açıkçası ortalama bir beğeniyle okudum kitabı. Her ne kadar karakterden karaktere atlayan yapısı hoşuma gitmiş olsa da anlatım tarzına pek ısınamadım. Bir de yarıdan sonra hep aynı karakterleri anlatması ilk yarıyla sürekli olarak kıyaslama yapmama neden olduğundan kitabı okumaktan aldığım zevk azaldı. Yine de yazarın bir kitabına daha bakacağım. Farklı bir tarzı var ve diğer kitaplarını bu sebeple irdelemek istiyorum.
Tante Rosa'dan sonra okuduğum ikinci Sevgi Soysal eseri... Başlarken bu kadar sürükleyici olacağını beklemiyordum. Kişiler arası bağlantılarla bir çok karaktere hayat veren Soysal öyle iyi gözleyip öyle bir üslupla yazmış ki okurken kişileri ve yaşadıkları çevreyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.
Eserde Ali ve Olcay karakterlerini çok sevdim. Mevhibe Hanımı ise itici bulduğum bir tip oldu. Bu iticiliği hissettiren Sevgi Soysal'ın kalemine sağlık.
Okursanız insan düşüncelerine dair farkındalığınız artacaktır.
"Kitap gibi konuşmasana!" Bu sözü Ali, Doğan'a eder. Fakat okurken vaiz kıvamında konuşan, uzun bildirim içeren monologlar yapan karakter kitap boyunca Ali'dir. Ali ve Mevhibe Hanım üzerinden yeni-eski, sol-sistem dikotomisi kuran yazar romanda burjuvayı anlatırken iç çözümlemeler yapar ama Ali'den bahsederken buna muvaffak olamaz. Acaba yazar burada Ali'nin Doğan'ın filmine yönlendirdiği, gerçeği yansıtamama, bilmediği bir sınıfı/grubu anlatırken tökezleme eleştirisini kendi de yaşamamış mıdır? Bir diğer nokta da şu: Roman, kadın karakterler bağlamında, cinsiyet meselesini bir sorun olarak ele almaya çalışmışsa da buna da muvaffak olamamıştır. Çünkü yazar Ali karakterinin ağzından kendisinin bu mesele ile ilgili görüşlerini açıklamış, bunları devrimden sonra çözülmesi gereken, birincil olmayan (hatta birincil kabul edilmesi yanlış olan) bir konuma itelemiştir. Ali karakterinin romanın ideal kişisi olarak tasvir edilmesi ise, bana kalırsa, sadece geldiği sınıftan değil, cinsyetinden de kaynaklanmaktadır. Yazarın söylemediği; fakat metnin bize aşikar ettiği şey, önderlik vasfının, en azından şartlar olgunlaşıncaya dek, Ali’de olması gerektiğidir. Bu yüzden, romandaki tüm kadın karakterler, Şükran, Hatice Hanım, Mevhibe Hanım, Olcay, Aysel, özel alandan ve domestik mücadeleden, roman boyunca pek de çıkmış sayılmazlar. Romanın biçimiyle ve dramatik kurgusuyla ilgili de epey sıkıntı var: Romanın başında anlatılan Ahmet ve Şükran'ı örneğin bir daha görmüyoruz, karakterler derinlemesine verilemediği için tip denebilecek ölçüde tanıtılıp bırakılabiliyor. Kahramanlar konuşuyor da biz onları tanıyor değiliz. Yazar kahramanlarla ilgili bize özet bilgi verip, şöyle biri, deyip, geçiyor. Romanın ana ekseni olan Ali'yi ancak romanın yarısından sonra görüyoruz, Ali'nin farklı karakterlerle konuşmasında tutarsızlık var, kahraman iyi çizilememiş, vesaire. İlginç olan, Sevgi Soysal'ın bu romanı yazdıktan bir sene sonra Milliyet'e verdiği röportajda, romanı bir kamera edasıyla yazdığını söylemesi. Halbuki bu romandan yazarın ideolojik portresini çıkarmak çok kolay, demek ki yazar ne yaptığının gerçekten farkında değil. Bu okuduğum ilk Soysal romanı. Fırsatım olursa diğer kitaplarına da bakmayı düşünüyorum, akıcı bir Türkçesi var ve döneminin Ankara anlatıları ile okunası bir yazar. Fakat aynı dönemde Tutunamayanlar gibi bir eserin örneğin, verildiğini düşünürsek Sevgi Soysal'ın bu romanının ne yazık ki başarısız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Uzunca kurulmus bir cumle gibi, bir solukta okurken araya bazi seyler girince son bolumlerini haftasonunda tamamladim. Romanin akisi ve dili bir yana, kurgusu cok hosuma gitti. Bu romanin birkac cesidini yazmak hep aklimda idi, bu kitabi okuyunca iyice karar verdim. Zira, gittigim cafelerde ozellikle de yabancisi oldugum sehirlerde gordugum yuzlere birer hikaye uydurmak ve bir karakter canlandirmak en buyuk zevklerimden birisi. Bu minvalde yazdigim birkac kisa hikayeyi sanirim bir kitap haline getirmenin vakti geldi. Londra'da Bir Ogle Vakti :)
Yüksekçe bir yerde hayal ediyorum Sevgi Soysal'ı. 70'lerin başı... Bir öğle vakti... Gözlerini kısmış Ankara'nın Yenişehir'ine bakıyor ve başlıyor birbirinden farklı karakterlerin öykülerini, birinin bittiği yerden diğerini başlatarak anlatmaya. Tezgahtar Ahmet, sevgilisi Şükran, emekli öğretmen Hatice Hanım, mirasyedi Necip Bey, banka memuru Mehtap, 'girişimci' Güngör, hukuk profesörü Salih Bey, eşi 'Cumhuriyet kızı' Mevhibe Hanım, kızları Olcay, oğulları Doğan, Doğan'ın arkadaşı, Olcay'ın sevgilisi, hukuk öğrencisi, solcu ve yoksul Ali, ayakkabı boyacısı Necmi, hayat kadını Aysel ve kapıcı Mevlüt... İnsanın içine doğduğu sınıfın onun karakterini, benliğini nasıl çevrelediğini, davranış kalıplarını nasıl belirlediğini, sınıfsal bağlarından kopamayan insacıkların içinde sıkışıp kaldıkları labirentleri, yaşadıkları bocalamaları, ikiyüzlülüklerini, saydığım bu bambaşka tiplerle, özellikle de Olcay, Doğan ve Ali üçgeninde öyle ustaca işliyor ki Sevgi Soysal.
Ve 'o her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenlerin sezmediği, sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişcesine sallanan kavak'... Fonda hep o ve onun tedirginliği var. Neyin metaforu bu kavak diye sorup duruyorum kendime, yoruyorum kafamı sürekli. Devrilmesiyle, kendisini kökünden kurutan yozluğu, her yanıyla çürümüş sistemi, kendisiyle birlikte ortadan kaldırabilecek midir? Düşüşü, böyle gelmiş böyle de giden devranda bir yarılma, Yenişehir'deki öğle vaktinin her günün temsili yeknesaklığında bir kırılma, insanlarda bir farkındalık yaratabilecek midir? Oysa kavağı neyin, daha doğrusu kimin üstüne yıkıyor Sevgi Soysal? Kafamda tüm naifliğimle kurduğum metafor da kavağın altında kalıyor.
Ne kadar oldu "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"'ni okuyalı? Okuduklarım hakkında - bırakın başkasına, kendime bile doğru düzgün - kelam etmediğim / edemediğim zamanlardı ve hafızamda kalmış kırıntılarla bugün düşündüklerimi karşılaştırdığımda, Tezer Özlü'nün kalemiyle "özgürlüğün, bağımsızlığın, aydınlık düşüncenin, mutluluğun yollarını açıp gösteren" Sevgi Soysal'ı şimdi çok daha net görüyor, Yenişehir'de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir öğlen, devrildi devrilecek çürümüş kavak, çok daha görünür bir iz bırakıyor 'sol memenin altındaki cevahir'de.
Arkadaşlar merhaba buraya KOCAMAN bir Sevgi Soysal övgüsü düzmeye geldim.
Kitabı bu kitabın okunabileceği en kötü şekilde, bilinç akışının "akışına" kapılıp ordan oraya gezerek değil de bölük pörçük, geri dönüp tamamlayarak okumuş olmama rağmen (çünkü Koşullar), her bölümün kendi içinde başlı başına bir kısa öykü olabilecek kadar zengin olması sebebiyle yine de inanılmaz keyif aldım. İçerik ya da karakterlerle ilgili bir şey demeden önce yazının salt zanaat kısmına odaklanmak istiyorum bir saniye: öncelikle bugünün post-modernci, bilinç akışçı yazarları WHO??? Soysal hepsinden neredeyse otuz-kırk yıl önce bugün çok ünlü olan bazı yazarlarımıza on basıyor (Malum Ev sana bakıyoruz). Ve sırf bilinç akışı yapmış olmak için değil, asla cozutmadan, çok maksatlı bir biçimde kullanıyor bu tekniği. Aslında kitabın dil ve anlatımı açısından en sevdiğim şey bu sanırım: ne metni yalınlık adına çırılçıplak bırakmış ne de aşırıya kaçarak metnin kaldırabileceğinden fazlasını yüklemeye kalkmış. Bütün benzetmeleri, betimlemeleri ne kadar orijinalse o kadar doğal, ne kadar doğalsa o kadar yalın. İnsanı yormuyor, ama hemen her cümle şeker gibi eriyor insanın ağzında. Sembollerle ilgili belki bir eleştiri yapılabilir, özellikle kavak sembolünün üzerine çok gidildiğiyle alakalı, ama ben de yazarken eleştirdiğim her şeyi tek bir sembolde toplasam ben de üzerine basardım, bence çok kararındaydı. Ya, çok güzel olmuş. Daha ne diyeyim. (Bu yazıyı insanların okumadan geçeceğini varsaydığım için yanlış anlaşılması ihtimaline karşın söyleyeceğim) İlk defa sahiden "Bu da yazıldıysa biz niye köşemizde bir şeyler karalamaya uğraşıyoruz?" sorgulamasını yaptım içimde. Keşke ben yazsaydım. Çok güzel kitap.
Çok kısa da içerikle alakalı ne düşündüğümü yazacağım. Öncelikle kitabın kurgusal formatı çok keyifli bence, Yenişehir'de bir öğle vakti insanların kafalarının içinde ordan oraya hoplaya zıplaya gezinmek hoş bir duyguydu. Kurgu gereği sırtını karakterlere veren bir metin, bu yüzden her karşılaştığımız karakterin hırsları, güvensizlikleri, takıntıları, yaşamının bu şekilde detaylandırılarak, çarpıcı sahnelerle verilmesi ve geriye dönük anlatımın eninde sonunda hep aynı öğle vaktine gelmesi, ve bize bölümün başında yaşanan minicik bir olayla ilgili çok daha derin bir bakış sağlaması çok çok iyiydi. Sanırım karakterler konusundaki tek eleştirim şu: Karakterleri yaşamlarına bırakmayıp karakterler üzerinden kitap boyunca tartışması sürdürülen bir sistem/toplum eleştirisi yapıldığı için kimi zaman, belki de kaçınılmaz bir biçimde, karakterlerin tipleştiğini düşünmedim değil. Öte yandan tipler de toplumda bulunan insanların bir bütünlemesi olduğu için, belki de doğal karşılanmalı bu durum. Bir diğer eleştirim de, kimi zaman kitaba yayılan yoksulluk anlatısı neredeyse romantize eden bir hale geliyordu bence, bu da beni rahatsız etti.
Neyse, sözün özü, kitap inanılmaz iyiydi. Gerçekten keşke ben yazsaydım ya. Çok iyiydi.
Off o sınıf tasvirleri öldürdü beni. O küçük burjuva yergilerindeki karikatürlük, o "kadının kurtuluşu sosyalizmle mümkündür"cü odun, mağara adamı Ali'de parlatılan işçi sınıfı övgüsü, Çingene romantizmi, o "bacı"lar... Küçük burjuva solundaki kendi sınıfından nefret edip diğer sınıfların çerine çöpüne bile tapınma hâli, o safdillik Olcay'da değil esas zengin çocuğu Sevgi Soysal'da mevcut. Olcay diye kendini anlattıysa normal gerçi.
‘’İşte ben, bu alışkanlıklarından biri olmak istemem. Senin düzenle olan bağlarından biri. Sabahki diş fırçan, ya da kolunun altına sürdüğün deodorant, ya da yumurtalı şampuan olmak istemem. Bunların günlük mutluluğunda, rahatlığında belki sadece ufak bir payları var. İşte ben bu gündelik mutluluğun daha büyük bir payı olmak istemem. Yani daha rahat olman, korkmaman için örneğin, destek olamam sana. Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı?‘’
Birbiriyle yolda mahallede orda burda tesadüfen etkileşime geçmiş birçok insanın yaşamından kesitler vererek hem döneme ışık tutmuş hem de insana dair güzel tespitler yapmış.
İçime en çok dokunan Aysel’in hikayesi oldu.
<< Kim oldukları o kadar da önemli değil, yani adları sanları. Bütün bu haksızlıkların sürüp gitmesinde çıkarı olanları bulmak zor değil. Ama onlarla tek tek uğraşmak pek bir şey değiştirmez.>>
Okuduğum ikinci Sevgi Soysal eseri. Tarzını, üslubunu, bakış açısını çok beğeniyorum. Hemen her eserini okuyacağım yazarlardan biri. Bir insanın 40 yıl bu dünyada kalıp bu kadar dolu dolu bir hayat yaşaması inanılmaz. Ayrıca hayranlık duyuyorum bu yüzden.
Karakterler arası inception gibi hoplaya hoplaya giderken bir ara iki-üç tanesine odaklanan sonra hoplamaya devam ederek biten bir roman bu... Tam bitmiş hissi vermedi bana, yazar sanki her açtığı ortaya şut çekmeden bitirmiş gibi. Yine de sevdim toplumun her köşesinden her tip karaktere yer vermesini ve onların gözünden dünya betimlemesini: http://egecita.com/yenisehirde-bir-og...
Eski Ankara’nın farklı sosyal katmanlara ait insanlarının panoramasını verirken 10 sayfada bir yeni bir karakterin dahil edilmesi ve bu karakterlerin gelişiminin, tam da bu karakter bolluğundan takip edilememesi sorunu kaplıyor tüm romanı. Belgesel özelliği daha ön plana çıkıyor; sevemedim.
Bu okuduğum ilk Sevgi Soysal kitabı. Öncelikle dilini, anlatım şeklini ve düşünme biçimini çok sevdiğimi ve dolayısıyla çok büyük bir keyifle okuduğumu belirtmeliyim.
Bir başlangıcı, olaylar gelişmesi ve iyi- kötü bir sona ulaşan bir hikayesi yok kitabın. Daha doğrusu yazarın böyle bir hikaye anlatma derdi yok. Yenişehir’de tam da bir öğle vakti, deyim yerindeyse birbirine sürtünüp geçen kalabalığın içerisinden seçtiği kimi karakterler üzerinden iyi birer karakter analizi yapıyor ve elbette farklı toplum kesitlerine çok iyi ışık tutuyor. Seçtiği kişiler çok tanıdık, o kişilerin içinden çıktığı toplumsal kesimler çok bildik. Belki de bu yüzden giriş-gelişme -sonuç bağlamında sürükleyici ve heyecan yaratan bir hikaye anlatmasa da akıcılık ve sürükleyicilikte hiç eksik kalmıyor. Kişisel ve toplumsal tespitler ve analizler mükemmel, yazarın dili kullanma biçimi harika! Peki neden 4 yıldız? Sanırım sonunu daha etkileyici bekliyordum 😊
Bir gün içerisinde geçiyor bu kitap. Bir okul günü gibi, çünkü çokça ders veriyor, öğretmenliğe soyunuyor. Altını altını çiziyor, belletmeye çalışıyor. Sıkılıyor insan. Arada nefes aldırıyor, teneffüs gibi. Tam iyi böyle derken yine ders başlıyor, sıkıcı ciddiyete dönüş.
Dersin içeriğinden bağımsız öğretmen öğrenciyle iletişim kurma zahmetine girmeden kafasına göre takılınca azap oluyor o ders saati. Oysa insan teneffüslerde de öğreniyor, hatta yeri geliyor daha çok şey öğreniyor. Bunlar geçti aklımdan bu kitabı okurken.