“Romanlar ikinci hayatlardır.” ilk cümlesindeki asudelikle kancasına gelmekten pek memnun olduğum 5 üzerinden 10 yıldızlık bir kitap. Tüm edebi biçimlere hâkim tür olan romanın bir okuru olarak “Zihnimden ne çok şey geçiyor valla Orhancım bir bilsen” dediğim anda, “Bilmez miyim, ama sanatın üzerimizdeki asıl özgün etkisini göstermeye işe gençliğimde derinlemesine roman okurken yaptığım şeyleri, içimde uyanan karmaşık resimleri tasvir ederek başlamalıyım.” derkenki rikkatine ve “düşünceli”liğine dikkatinizi çekerim. İlerleyen sayfalarda anlatacaklarıyla kendisinin ne kadar “düşünceli” bir okur ve yazar olduğunu anlamamızı sağlayan yolların taşlarını döşemeyi çok seviyor. Kimse bana “O saf bir okur-yazar” dedirtemez. :) Ders notlarının başlıkları bile onun düşünceliliğinden bir an olsun şüphe etmememiz gerektiğini hatırlatıyor.
Genellikle yazmak üzerine kaleme alınan kitapları okurken yazarın yerine geçer, zafer kazanmışçasına “Aha şimdi yazma serüvenini ele verdin!” derim. Çünkü “saf” okurluk yanılsaması bunu gerektirir. Sonra düşünceli yanım teraziye denge getirmek isteyerek “Ağır ol hanım! Yazar ne yaptığını bilen kişidir, metodolojisini anlatması ne zamandan beri kendini ele vermek oldu?” der, derim yani. Neyse, beni boş verin, Orhan Pamuk’un, Friedrich Schiller’e ait “Saf ve Duygusal Şiir Üzerine” makalesinden esinlenerek bu saf ve düşünceli ayrımını herkesin zihnine kazımak isteyen şu tarifine bakın, “Bazı yazarlar, romanlarını yazarken, kullandıkları teknikleri, kafalarıyla yaptıkları işlemleri ve hesaplamaları, roman sanatının kendilerine sunduğu vitesleri, el frenlerini ve düğmeleri kullandıklarını, hatta bunların yenilerini icat ettiklerini fark etmezler de, çok doğal bir şey yapıyormuş gibi sanki kendiliğinden yazarlar. Roman yazmanın (ve okumanın) yapay bir yanı olmasını hiç mesele etmeyen bu tür duyarlığa, bu tür roman okuruna ve yazarına “saf” diyelim. Bunun tam tersi bir duyarlığa, yani roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçekliğe ulaşamamasına takılan ve roman yazılırken kullanılan yöntemlere ve okurken kafamızın işlemlerine özel bir şekilde dikkat eden okurlara ve yazarlara da "düşünceli" diyelim. Romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir.”
Notlar tipik yazarlık metinlerinin aksine hem okuyan hem de yazan kişilerin ilişki kuracağı yakınlıkta ve gerçeklikte. Üstelik bir romanın okur üzerinde yarattığı etkileri ve okurun romanı anlamlandırma şeklini, rüştünü ispatlamış birinden okumanın konforunu da yaşatıyor. Pek çok edebi soruya da yanıt ararken zikrettiği romanlardan da iyi bir okuma rehberi çıkarıyor.
Pamuk’un kurmaca-gerçeklik ilişkisini ele aldığı “Orhan Bey Siz Bunları Gerçekten Yaşadınız mı?” başlıklı yazısı zihnimde sorular ve cevaplara pinpon oynattı. Bu bölümün notları hâlihazırda var olan birkaç sorumu derinleştirmem için de alan açtı. Son yıllarda oto-kurmaca türünün neden bu kadar çok ilgi gördüğünü merak ediyorum. Annie Ernaux bu türle "kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden” dolayı Pamuk’tan 16 yıl sonra ödüllendirildi. Yeni nesil yazarlar da bu biçemi kullanmayı seçiyor ve okur olarak bizler de pek seviyoruz.
Pamuk’a göre, “Ayrıntıların netliği, açıklığı, güzelliği, tasvirin biz okurlarda uyandırdığı "Evet, tam böyledir, işte bu, duygusu ve metnin biz okurların hayalinde bu sahneyi canlandırtabilme gücünü sevmemiz, bir yazara hayranlık duymamızı sağlar. Bu hayranlıkla, sevdiğimiz yazarın her şeyi sanki kendi yaşamış gibi anlatabileceğini, hiç yaşamadığı bir şeyi yaşadığına bizi ikna edeceğini de hissederiz. Bu yanılsamaya yazarın "gücü" diyelim. Hem bu gücün ne kadar harika bir şey olduğunu hem de romancının varlığını bütünüyle unutarak roman okumanın imkânsız ve zevksiz olduğunu bir kere daha hatırlatayım. Hiçbir romanda yazarı sürekli unutmak mümkün değildir, çünkü anlatının duyumsal ayrıntılarını hep kendi hayat tecrübemizle kıyaslar ve o bilgiyle kafamızda resimleriz.” Normalde bir yazar kurmaca kalkanının arkasına sığınarak gerçeklik ile hayal arasında özgürce dolaşabilecekken oto-kurmaca türünde yazan yazar neden ne tam bir kurmaca ne de tam bir mahremi kamuya açma yolunu seçmiyor? Neden bu ikircikli hali sahipleniyor? (Baştan söyleyeyim, sorularıma periferisi çizilmiş cevaplarım yok, kimsenin olduğuna da emin değilim. Ancak kitaptan güç alarak zihin egzersizi yapmak eğlenceli oluyor. Çünkü “düşünceli” okur olmak bunu gerektirir.) Yoksa Pamuk’un da sandığının aksine oto-kurmacanın yarattığı bulanık alan yazarı daha mı özgür kılıyor? Çünkü okur salt bir kurmaca da -öyle bir şey var mı- okusa oto-kurmaca da okusa neyin gerçek neyin hayal olduğundan zaten bihaberdir. Buna rağmen, okur olarak gerçeklik iması bulunduğunu bilmenin dayanılmaz çekiciliğine mi kapılıyoruz da bu gerçeğin “shoplanmış” versiyonu olan biçeme tav oluyoruz? O halde Pamuk’un “Bir romanın gerçek değeri, bizde hayatın tam böyle bir şey olduğu duygusunu uyandırmasıyla ölçülmelidir.” sözüne dayanarak, bir eserin oto-kurmaca olduğunu bilmenin o eserin gerçeğe yakınsadığı gibi “safça” bir inanış yarattığını söylemek yanlış olmaz. Diğer bir deyişle, eserin gerçek olduğuna ikna olmamız biçemin adını (oto-kurmaca) bilmemizle yakından ilişkili gibi duruyor. Hatta biraz daha ileri gidersem, bunu bilmenin metne karşı bir sahicilik algısı yarattığı editörler tarafından da pekâlâ bilindiği için mi son yıllarda yayınlanan pek çok romanda “otobiyografik unsurlar taşıyan”- asla ve zinhar tam olarak otobiyografi olmayan- ifadesinin kalın puntolarla vurgulandığını görüyoruz? Kitapta da buna dair dikkat çekici bir örnek var, “Bir yazarın deneyimlerine son derece sadık kalarak birinci tekil şahısla kendi hayat hikayesini yazdığını hayal edelim. Ve uyanık bir yayıncının -böyle çok editör vardır- bu kitabı "roman" diye yayımladığını varsayalım. Bu kitaba özyaşamöyküsü değil de "roman" denir denmez, biz onu yazarının niyet ettiğinden çok daha başka bir mantıkla okumaya başlarız. Bir merkez aramaya başlarız. Ayrıntıların hakikiliğini, neresinin yaşanmış, neresinin hayal edilmiş olduğunu sorarız kendimize.” Sanırım bu “sahiciliği” öne çıkarmak ticari bir kaygıya da cevap vererek okur-yazar-yayınevi/editör üçgeninde “belirsiz bir alan” tesisine sebep oluyor. “Roman ile ilgilenen herkes, en saf yazarından en düşünceli okuruna kadar, roman yazan-okuyan herkes, aklının bir yanıyla romanları bu baş döndürücü belirsizlik duygusu için okuduğunu bilir. Roman sanatını canlı tutan şey, yazar ile okur arasında ortak bir kurmaca anlayışı olması değil, olmamasıdır.” Pamuk da burada belirsizliğe atıf yapıyor. Bugün oto-kurmacanın yükselişi “belirsizlik ihtiyacı"nı karşılamasıyla açıklanabilir mi? Yani kurmaca gerçeklikle ezelden beri bir savaş halindeyken bugün oto-kurmacanın gözde biçem olması aslında belirsizliği şiddetlendirerek bu savaşı körüklemiyor mu? Bilmiyorum. Bu muharebe alanının evrileceği yeri "saf" bir okur olarak merak ediyorum. Keşke Pamuk bu tip güncel durumlara ilişkin de yazılar yazsa ve okusak. Bu isteklerimi ben en iyisi gideyim de günlüğüme yazayım.
Son olarak, hem ilk hem son ders notlarında sıkça değindiği “merkez” konusuna vurgu var ki kanımca bu kısımlar hem yazara hem okura şahane bir bakış açısı kazandırır.
“Romanın gizli merkezini ararız. Roman okurken kafamızın saflıkla (bilmeden) ya da düşünüp niyet ederek en çok yaptığı işlem işte budur. Romanları diğer edebi anlatılardan ayıran şey, gizli bir merkezleri olmasıdır. Daha dikkatle söyleyeyim: Romanların onları okurken varlığına inandığımız ve aradığımız gizli bir merkezleri vardır. Romanın merkezi neden yapılmıştır, malzemesi nedir? Romanı yapan her şeyden diye cevap verebilirim buna. Ama bu merkez, romanın kelime kelime izlediğimiz yüzeyinden uzakta, gerilerde bir yerde, görünmez, kolay bulunmaz, neredeyse hareketli ve ele geçmeyen bir şeydir. Belirtileri her yerde olan bu merkez sayesinde, bir romanın bütün ayrıntıları, büyük manzaranın yüzeyinde karşılaştığımız her şey birbirine bağlanır.
Romanların merkezleri olduğunu bildiğimiz için, onları okurken tıpkı ormanda ilerlerken her yaprağa, her kırık dala bir işaret gibi şüpheyle bakan avcı gibi davranırız. Karşımıza çıkan her yeni kelimenin, eşyanın, kişinin, kahramanın, konuşmanın, tasvirin, ayrıntının, romanın dil ve üslup özelliklerinin ve hikayesinin kıvrımlarının, bir başka şeyi daha ima ve işaret ettiğini hissederek ilerleriz. Romanın bir merkezi olduğunu bilmek, önemsiz sandığımız ayrıntının önemli olabileceğini, romanın yüzeyindeki şeylerin anlamının başka olabileceğini hissettirir bize. Romanlar suçluluk duygusuna, paranoya ve endişeye açık anlatılardır. Roman okurken hissettiğimiz derinlik duygusu ya da üç boyutlu bir alemde olduğumuz yanılsaması da bu gizli merkezin varlığından kaynaklanır.”