Uysal bir karanlık yürüyor gözlerime. Güneş tutuluyor Emir. Çocukların sevinç çığlıklarını duyuyorum. Uykuda olmasan, gelip sen de izler miydin? Elimden tutup beni bir gölgeye çekerdin. Ben, bir gölge, ancak bir başka gölgede gizlenirdim. Yıllardır gizlediğim ne varsa, oracıkta anlatırdım sana. Ama kurtulacağım bu koşudan, sana söz, sağ çıkacağım. Her şey gibi bunu da anlatacağım sana. Cam isleyen çocuklardan, dökülmüş dişlerini satmak isteyen bunağa dek...
"Deli bal, kitaptaki hiçbir öykünün adı değil. Öykülerin ortak atmosferinin adı. Deli bal, Karadeniz'de üretilen bir bal. Vahşi kestane çiçeklerinden ve orman gülü gibi başka vahşi bitkilerden beslenen arılardan sağılan bir bal. Çok az yenmesi gerekiyor; ancak çok az yendiğinde faydalı, ölçüyü kaçırdığınızda delirttiği söyleniyor. Kitap hem hacmi hem de içeriğiyle böylesi bir çağrışım yaptı. Okura bir uyarı belki," diyor Pelin Buzluk kitabını anlatırken.
Ona göre öyküde ne söylendiği kadar, ne söylenmediği de önemli: "Öykü söylemediklerinizle, eksik bıraktıklarınızla da yazılıyor. Yazarken eşzamanlı olarak okuru da olduğunuz bir tür. Hangi noktaya ulaşacağını bilemeyebilirsiniz. Bu nedenle sürekli heyecan veriyor."
1984’te doğdu. Öykü ve yazıları 2002’den bu yana çeşitli dergi ve seçkilerde yayımlandı. Deli Bal (2010) adlı ilk öykü kitabı Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında (2012) Selçuk Baran Öykü Ödülü’ne, son öykü kitabı En Eski Yüz (2016) ise Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’na layık görüldü.
YouTube kanalımda Deli Bal kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4
Öncelikle okuduğum en ince ve en garip kitaplardan biriydi. Bunda kitabın adının anlamının ve bunun kitapta hiç geçmemesinin de önemi var tabii ki.
Deli Bal : Karadeniz’de üretilen, çok az yendiğinde faydalı fakat dozu kaçırıldığında delirttiği söylenen bir bal çeşidi. Kitabın arka kapağında yazar tarafından verilen bilgilerden öğreniyoruz ki eser, hacmi ve içeriği kıyaslandığında deli bala benzediğinden bu adı almış. Yani şöyle özetlemek gerekirse roman türü bir boks maçında rakibini puanla ve maçın sonunda yenmek zorundadır, öykü türüyse aynı maçta rakibini nakavt etmek zorundadır.
Toplam 10 öykü var ve konuları alışılmışın dışında. Psikolojik ögelerin ağır basması, kendini arama çabası, insanın kendisiyle empati kurma arayışları çok farklı kurgularla anlatılmış. Kimi öykülerde gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerinin satırlara taşınışına, kimilerinde ise insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesine şahit oluyoruz.
Sonuç olarak kitap 10 seriden oluşan bir film gibi, karanlık ve sisli bir havada yolunu bulmaya çalışırken bazen yolun kendisi olup kendini arayan insanları görebiliyorsun.
Bir eleştirim ise mistisizm yakalanmaya çalışılırken bazı kısımlarda Allah ve Kur'an'dan ayetler hoş olmayan betimlemelerde kullanılmış, yazar bu yönüyle benim için karikatürlerini okumaktan zevk aldığım fakat dini içerikli paylaşımlarını beğenemediğim bir Yiğit Özgür'e dönüşüyor. Ateist bakış açısıyla bakıldığında hayatı sorgulama gibi gözüken söylemler, teist bakış açısıyla bakıldığında saygısızlık halini alabiliyor.
"Deli Bal" "En Eski Yüz"den daha da fazla çarptı. Tekinsiz, karanlık ama bir o kadar da etkileyici öyküler. Gerçekten deli bal yemiş de esrimiş gibi oldum bitirdiğimde. Pelin Buzluk okumaya devam...
Keyifle okuduğum ender öykü kitaplarından biri oldu bu kitap. Öyküleri kurgusu, dil ve anlatımı, sadeliği düşünsellikle harmanlaması bakımından başarılı buldum. Sürek, Göz Hareketleri, 2.9 Saniye, Aynanın Sonu öyküleri işaret koyduğum öykülerden.
Öykülerin hepsi oldukça enteresan öyküler. Birçoğunu okurken sanki rüya görüyormuşum gibi hissettim. Hani bazen açıklayamadığınız rüyalar olur, ilginç gelir size, ne alaka yahu dersiniz; ama içten içe birer anlam yüklemişsinizdir hepsine... İşte bu öykülerin büyük kısmı bana bunu hissettirdi. Alışılmışın dışında olduğunu (hiç değilse benim okumaya alışkın olduğum) söylemem mümkün.
Açıkçası beklentimi aştı. Sebepsiz bir önyargımın olduğunu da üzülerek fark ettim, fark ettiğim için mutluyum yine de. Hikayelerin bir kısmı ortalama olsa da üslup ve konu açısından bir tane bile vasat hikaye yok diyebilirim. Özellikle Seyirciler Yokuşu, Kafes, Gecenin El Yazısı, Aynanın Sonu hikayelerini çok beğendim. Nitelikli Türk yazar ararız bazen ya, biri buradaymış işte.
Yazarın dili ve anlatımı çok sağlam. Cümleler üzerinde uzun uzun çalışılmış gibi ve yapay değil. Kitabın en iyi özelliği bu bence. Öykülerde işlenen konuların çoğu ilginç. 62 Tavşanı, Refüj, Göz Hareketleri, Ayna' nın Sonu konuları itibarı ile çekici öykülerdi. Ama şöyle bir sorun dikkatimi çekti: karakterlerin ruh halleri çok sık tekrar ediliyor. Belli bir sıkıntıya sahip karakterin o sıkıntısını defalarca okuyoruz. Gecenin El Yazısı öyküsü boyunca az çok aynı ruh halindeki bir karakteri izliyoruz. Seyirciler Yokuşu' ndaki yaşlı adam da öyle. Başlangıçta karakterler hissediliyor ama hissedildikleri yerlerde kalıyorlar biraz. 2.9 Saniye' deki adamın yalnız, öfkeli, intihara meyilli olduğu sürekli hatırlatılıyor. Bir noktadan sonra bunlardan sıyrılıp karakterin içine biraz daha girmek istedim. Evren karakteri bu noktada yardımcı oldu ama Evren öyküden çıkar çıkmaz yine aynı sorun baş gösterdi. Kitaptaki ilk öykü olan Sürek, konusu enteresan olmadığı halde bahsettiğim bu soruna sahip olmayan tek öykü. Karakterin bir sırrı var. Bu sır onun hayatını mahvediyor ama biz o hayatı görüyoruz öyküde. Sıkılmış, daralmış karaktere takılıp kalmıyoruz. Öykünün " Söyleyeceklerim var. Dinle:" şeklinde bitmesi de o gizemi ele vermemesi ve öyküyü zirvede bitirmesi açısından çok tatmin edici.
Kalem, deli balın azındaki şifayı yok edecek kadar çok bal yediği için sayfaları çevirdikçe tekinsiz bir elin huzursuzluğunu hissettim üzerimde... İnsanın nereye koyacağını bilemediği bir duygu bu. Okur olmanın imtihanı! Sınama...? .... Bu duyguyu taşımak zor, hem de hiç taşımak istemezken. Kısa kısa cümlelerle kotarılmış hem de... Günlük hayatımın hay huyu kitaptan bir alıntıyla "küçük bir saksı çiçeğinin mutluluğuna" ihtiyaç hisseder; bunu arar ve sever. Bir daha elim gitmez bu jilet kaleme...
Tamamen zaman kaybı bir okumaydı. Çok uzun zamandır bu kadar samimiyetsiz bir eser okumamıştım. Her cümle üzerinde onlarca deneme yapıldıktan sonra nihai karar varılmış gibi. Bu profesyonellik olamaz. Olsa olsa sahtelik olur bence. Her öyküde bir başka yazara öykünen, üstüne bir de artık kullanılmayan sözcük yerleştirme çabası tek kelimeyle iğreti durmuş. Bir daha okur muyum bu yazarı? Sanmıyorum.
Gerçekten Türk edebiyatından hoşlanmıyorum. Bu öyküler son derecede tuhaf ve anlamsız. "2.9 Saniye" tuhafların tuhafıydı, sonu inanılamaz. Bilmiyorum, Türk kitaplar belki benim için değil, hepsi garip veya can sıkıcı. Kahramanlar çoğu zaman bir şeyden şikayetçidir. Hiçbir zaman mutlu insan yok.
Çok özel bir dili var yazarın.Her öyküsünde kendisini yeniliyor ama asla yinelemiyor. "Anlatım" ve "dil" arasındaki ayrım, öykülerinde somutlaşıyor ve anlatımı ne kadar değişirse değişsin, Pelin Buzluk'un dilini seçiyorsunuz. Okurunu şaşırtmaktan keyif alan bir yazar.
Ülkede yaşananların bir cilvesi, Pelin Buzluk ismine ile bir OHAL KHK'sı sebebi ile rastladım. İmzacı akademisyenlere destek bildirisine imza attığı için ihraç edildiği ve öykü kitapları olan bir yazar olduğu söyleniyordu. İçimde çatışan iki sesten birini susturup kitaplarından Deli Bal'ı sipariş ettim. Okumak ise bu seneye kaldı. Kendisine, kitaplarını biri tavsiye etmeden yahut bir yazılarını bir yerde okumadan ilginç bir şekilde rastladığım için öykülerine dair bir beklentim yoktu. Bir beklentim olsaymış, bir çoğunu karşılayacak bir kitap okuyacakmışım, Deli Bal öyle bir kitap.
Öykülerin çoğu bir rüya gibi. Bir rüyanın temposunu hissediyorsunuz, bana "rüya olmasa hatta öykü de olmasa uzayıp gitse bir romana çıksa yol"dedirten öyküler de vardı kitabın içinde. 62 tavşanı gibi konu olarak oldukça tuhaf olan ve atmosferin içine girdiğinizde bu tuhaflığın normal hale geldiği öyküler de oldukça hoşuma gitti. Sadık Hidayet'in anısına yazılan öyküyü de sık sık hatırlayacağım. Bazen kıyılara köşelere serpilen bazen de bir kavşağın orta yerindeki heykel gibi ayan beyan edilen sorgulamalar ve sorular da etkiledi beni.
Pelin Buzluk'un en çok hayran olduğum yönü ise dil kullanma becerisi oldu. Dil kullanma becerisinden kastım ne? Bunu nasıl açıklayacağımı tam olarak bilmiyorum. Art arda akıp giden cümleler var ama hafif değil, bir derenin şırıltısı gibi değil; gümbür gümbür bir şelalenin uğultusu gibi sanki. Bir de küçücük bir anın, kısacık tasvirini "vay bee ne güzel anlatmış" diyerek dönüp tekrar okuduğum yerler oldu, bu durumu da çok sevdim.
Eğer öykü okumaya devam etme isteğim canlanırsa, Pelin Buzluk kesinlikle okumak isteyeceğim isimler arasında olacak.
Yazar, ilk kitabında zekice ve çarpıcı hikayelerden oluşan bir seçki yapmış. Yabancı bir yazarın, mesela Poe’nun hikayelerini okuyormuşum intibaına kapıldım kimi zamanlar, her ne kadar yazar onun ismini hikaye atıflarında geçirmemiş olsa da. Kitapta güzel fikirler vardı, mesela ilk üç hikayenin benzer evren/mekanda kurgulanmış olduğu hissiyatı, hem beni çok heyecanlandırdı, hem de “diğer hikayeler de mi bu şekilde” diye merak uyandırdı. Özetle, herkese olmayabilir ama hikayeler bana hitap etti. Tek yorumum, hikayeler biraz daha uzun işlenmeye müsaitken, tadımlık bırakılmış sanki, dolayısıyla 2-3 günde okumama rağmen geride hikaye detayları değil, hikayenin yarattığı ruh hali kaldı. Daha bunu bitirmeden Pelin Buzluk’un bir diğer kitabı En Eski Yüz’ü, konsept olarak farklı konular işliyor olmasına rağmen aldım.
Öyküler çok başarılı ama sanki daha önce bir yerlerde okunmuş hissi uyandırıyor. Bu da iyi öykücülerin/öykücülerin belli bir matematiği olmasından sanırım. Sanki bütün iyi öykücülerin ve öykülerin biraraya geldiği gizli bir yer var ve aramızdan biri iyi öykülerin tükendiğini haber verince sıradaki iyi kitap ortaya çıkıveriyor. Neyse ki birçok öyküde Cortazar'ı okuduğumda aldığım o nadir, leziz tadı aldım. Özellikle refüj ve aynanın sonu öykülerinde. Cortazar'dan mühim bir farkı ise her öyküyü aynı kişinin yazdığını hissettirmesi. Bazen aynı kitapta başka başka yazarların yazdıklarını okumayı arzularız bunun olamayacağını bilsek de..
Yazarın öyküleme biçimi oldukça dikkat çekici. Birkaç hikaye dışında genel açıdan bakıldığında güzel bir öykü kitabı. Ayrıca bazı hikayelerde biraz felsefi bir yaklaşım da mevcut.
Tertemiz, okumasi cok keyifli bir dille yazılmış çok güzel hayaller. Keşke öykülerde yarattığı dünyayı biraz daha anlatsa dedirtiyor. Bu iyi fikirlerin getirdiği bir doyamama hissi mi, yoksa kurgunun/olayların eksik kaldığı düşüncesi mi bilmiyorum. Yorumlardan birinde 'sevdim mi sevmedim mi bilmiyorum' denmiş, öyküler güzel ama tamamlanmamış sanki diyerek ben de aynı yoruma katılıyorum. Yazarın diğer öykülerini de okuyacağım.
Not. E ben bir oturusta okumuştum bu kitabı, tanıtım bultenini okumak yeni nasip oldu. Sevgili Pelin'nin tanıtımı meğer benim bu elestirime cevapmis :-) çok sevdim sizi Pelin.
Ayfer Tunç'un takip ettiğini söylediği genç yazarlardan birisi Pelin Buzluk, o sebeple not etmiştim ve kitabı bitirdiğimde iyi ki okumuşum dedim. "2.9 Saniye, Refüj ve Aynanın Sonu" öykülerini çok beğendim. Özellikle "Refüj, Aynanın Sonu ve 62 Tavşanı" öyküleri çok iyi kurgulanmış. Öykülerini takip edeceğim bir yazar olacak.
Alışılmışın dışında bir hayal gücü var. Yeteneği edebiyatının bu hayal gücünğü yetkin olarak ifade edebilmesinden geliyor. Öyküleri iyi kurgusu yüzünden hikaye gibi de okunabilir ama o zaman öykünün derinliği tamamen gözden kaçmış olur. Genç öykücüler arasında zannederim en beğendiğim.
En Eski Yüz'deki hikâyelerden daha etkileyici kısa hikâyeler var bu kitapta. Sürek, Seyirciler Yokuşu, Kafes, Gecenin Elyazısı ve Refüj hikâyeleri çarpıcı ve beklenmeyen kurguları ile insanı şaşırtmayı başarıyor.
Güzel hikayeler var. Ama mükemmel diyemeyeceğim. Kimileri çok akıcı bir dille ilerlerken ve son derece heyecanla okunurken, kimilerinde sıkıldığımı hissettim. Yine de güzeldi.
Deniz Yüce Başarır’ın, Elim Kalem de Tutar Kadeh de adlı Podcast serisini dinlerken tanışmıştım Pelin Buzluk ile ve kitabını da şans vermek istedim. İçinde kısa öyküler var ve biraz gerçeküstü ögeleri barındırıyor içinde. Çok sevdiğimi söyleyemeceğim ama bir çırpıda okunup bittiği için şans verilebilir.
Aynanın Sonu enfes bir öykü. Epigrafta Sadık Hidayet yazmasa aklıma geleceğinden eminim. Hem aklıma başka bir yazarın gelmesi hem de böyle özgün ve yalın bir anlatım. Her öykü ayrı güzel ama ben en çok 'Aynanın Sonu' öyküsünü beğendim.
Oyku okumayi seven herkesin kesinlikle tanismasi gereken bir yazar. Alisilmisin disinda bir dus dunyasi ve o duslerin icine sizi ceken bir anlatim. Pelin Buzluk’un diger kitaplarini okumak icin heyecanliyim.
Eylülce'den -iyi ki- tanıdığım Pelin, Varlık Dergisi'nin Nabi Nayır Onur Ödülü'ne layık görüldü. Pelin'in yine Varlık öykü tarafından basılan bu öykü kitabı, 10 adet öyküden oluşmakta. Öykülerini daha evvel pek çok edebiyat dergisinde yayınlanan Pelin'in anlatımı çok güzel. Oldukça farklı ve geniş bir ufka sahip olduğunu her öyküde ortaya çıkarıyor. Özellikle birkaç öyküsünü cidden çok sevdim. Gerçeküstücü doğaya uygun kurguladıkları da var. Bence bu yöne daha çok kaymalı, farkını ancak bu şekilde ortaya çıkarabilir.
Bloguma bu kitap ile ilgili yazdıklarım: 2010 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nün de sahibi Pelin Buzluk'un ilk kitabıdır Deli Bal. Bu kitabı okurken araya zamanlar koymak istedim, onun yazarken ki hissiyatını taşır gibi... Zaman geçti, onuncu öykünün sonundan başladı birinci öykü biliyor musunuz? O kadar güzeldi ki bu serüven... Kitabın kapağındaki Deli Bal almış sürüklemiş gibiydi beni, hani böyle her öykü bitişinde bir kapı aralığından gel bak buraya da der gibi... Öykülerinin hepsi başka başka bir tat verdi. Pek çoğunu çeşitli edebiyat dergilerinde karşılamıştık, uzun süredir yazıyor Pelin. Hepsini bir arada okuma keyfini verdi bize Deli Bal.
Öykü başlamadan evvel yazmış olduğun alıntılara mı kapılıp gideyim yoksa öykü bitiminde tekrar mı dönüp bakayım bilemedim bazen.. Tüm öykülerde ayrı ayrı başka bir üslup yakaladım, hepsini de Pelin bu diye, benimsedim; sonraki öyküde ne ile karşılaşacağımı bilemedim çoğu zaman...
"Deli bal, çok az yenildiğinde sinir bozukluklarına iyi gelen, çok yenildiğinde ise merkezi sinir sisteminde felçlere neden olan bir bal türüymüş. Pelin Buzluk’un Tanrı, varlık, korku, inanç ve tek biçimlilik üzerine kurulu öykülerini içeren Deli Bal kitabı isminin hakkını veriyor. "
demiş Bir Paragraf. Deli Bal’ın tam anlamının bu olduğunu öğrenince ayrı bir parçayla güzelleşti öyküler. Hani kitabın isminde bile bu detayıyla güzelleşebiliyorsa bir kitap, öyküleri de siz tahmin edersiniz sanırım.