"Beklenmedik bir anda, bir kitapla yaşadığın şaşırtıcı buluşma. Kütüphanede, rafta, çalışma masasında öylece durmakta, seni beklediğini bilmeden; zaten sen de farkında değilsin yaşanacakların. Karşılaşıyorsunuz. O senden daha cesur, sınırları yok. Sonrası kendiliğinden geliyor. Mutlusunuz. Hepsi bu..."
Öyküler. Kısa öyküler. Çok kısa öyküler.
Yekta Kopan, edebiyatın en değerli parçası kısa öyküyü titizlikle işliyor. İnsanı derinden kavrayan yalın anlatımıyla hayatın tüm karmaşasını içinde taşıyan çekirdek zamanların resmini yapıyor. Cümleler, sözcükler hatta harfler, bu kitapta birer notaya dönüşüyor ve hayatın gizli ahengini sezdiriyor. Kediler Güzel Uyanır usta işi bir kitap.
Yekta Kopan (d. 1968, Ankara), Türk yazar, seslendirme sanatçısı ve televizyon sunucusudur. Sesi Jim Carrey, Michael J. Fox, çizgi film karakteri Sylvester ve Buz Devri (film) animasyon karakteri Sid ile özdeşlemiş bir seslendirmecidir. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adlı öykü kitabı 2002 Sait Faik Hikaye Armağanı'na, Bir de Baktım Yoksun adlı öykü kitabi ise 2010'da hem Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, hem de Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer görülmüş bir öykücüdür. NTV televizyon kanalında her gün yayınlanan “Gece Gündüz” adlı kültür-sanat programının sunuculuğunu yapmaktadır.
Bu ilk tanışmamız Yekta Kopan'la. Belki kitap seçimim yanlıştı bilmiyorum ama insanların anlattığı ve abarttığı kadar şahane bulmadım kalemini. Bazı yazıları öykü denemeyecek kadar kısa ve bunu söylemem yersiz mi olacak bilmiyorum, gerçekten anlamsızdı. Duyguyu tam alamadığımı düşündüğüm için başka kitaplarını okuyup tanımayı deneyeceğim kendisini, öneriniz varsa alabilirim.
Yekta Kopan'ı ve hüzünlü cümlelerini seviyorum. Kısacık ama derin insani sıkıca saran hikayeler. Hüzünlü cümleler, hayata dair vurucu detaylar... Kısaca Yekta Kopan'in ustaca yazdığı bir eser.
Yekta’ya ismiyle hitap edeceğim, sanıyorum bu samimiyet çocukluğumun –çocukluğumuzun- aşık olduğu/örnek aldığı Jesse Dayı’yı seslendirmesinden kaynaklanıyor. Sonuçta evet, kendisine bu sebeple dahi sempati duyuyorum ama bu beş yıldız “Üstelik kavun haddinden fazla sarı.” cümlesi için verildi. Tabii kitabın kalanı da şahaneydi ama sadece o cümle de yeterdi beş yıldızımı almaya. Okuduğum an Behiç Ak’ın çocuk kitapları aklıma geldi ve Yekta’nın çocuk kitabı yazmış olmasının ne kadar isabetli olduğunu anladım. Genel olarak devrik cümlenin hayranı olmasam da bu minik öykülerdeki zaman zaman abartıya kaçabilen devrilmiş cümleler çok da rahatsız etmedi beni. “Tarçın Kokusu” hikayesindeki iki cümle ve “... için!” öyküsü bana Edgar Allan Poe’yu anımsattı. Kim bilir size başka hangi kısımları kimleri anımsatacaktır, benim minimal edebi geçmişim buna yetebildi maalesef. “Düşmüş Bir Harf” bölümünün tamamını enteresan fakat rahatsız edici buldum. Gerçi bir “Matruşka” gerçeği var ki Yektacığım, onu yadsıyamayacağım, güzel olmuş, eline sağlık. Son bölümde ise “Fil Mezarlığı” ağzıma sıçtı, iyi anlamda. Belki de o kadar ağdalı fikirlere kapılmayıp, sade, aşırı romantizmden uzak, -bir derece- sevimli minik bir öykü olduğu için bu kadar sevdim. Hem Yekta’ya, hem okuyuculara, hem kendime yazılmış garip bir incelememsi oldu ama bu da burada dursun böylece, belki yarın bir gün birinin veya benim işime yarar.
"İçimde uzun bir cümle var, oturup yazsam sayfalar dolduracak bir cümle. Uzun zamandır zihnimin, adresini sadece benim bildiğim bir sokağında oturan, komşularıyla didişmekten, mahallenin belalısı olmaktan hoşlanan bir cümle. Eşyasız evinde bir aşağı bir yukarı yürüyor, arada pencereden dışarı bakıyor, önünü görebilmek için elinin tersiyle dağıtıyor sigarasının dumanını, sokağın başında konserve kutusu tekmeleyerek çift kale maç yapan, attığı gole kendi dilinde sevinemeyen çocukları izliyor. İçimde ölü bir yazar var, yazdığı kitapların bir satırını bile okumayan, artık istese de okuyamayacak olan, sağ elinin işaretparmağı sigara sarısından mürekkep moruna dönmüş, tırnakları hala uzayan, apışarası terli, cümleleri kederli bir yazar. Arada bir, gündüz düşlerime geliyor, ne yazdığımı soruyor, anlattıklarımı dinlemeden gidiyor."
"Sonra, yol boyunca karşına çıkan her insana, her kediye, her köpeğe, her ağaca, her kaldırım taşına, her sokak lambasına anlatmaya çalışacaksın öğrendiklerini. Çoğalmak isteyeceksin. Bileceksin ki ancak anlatarak kurtulabilirsin evrenin bitmeyen işkencesinden. Ama dinlemeyecekler seni. Arkalarını dönecekler. Çığlığın vapur düdüklerine karışacak, fısıltın acı bir fren sesi olacak. Kendi kendine konuştuğunda aynalar kararacak, kaçacaklar senden, senin sesinden. Ama devam edeceksin yaşam denen oyunda gölgenle birdirbir oynamaya. Güleceksin."
"Derken bir gün şehrin duvarları yıkanır ve bütün izler silinir. Artık o konser sadece anılardaki bir görüntü bir ses olarak kalır. Kimi zaman sohbetlerde hangi tarihte olduğu bile hatırlanamayan bir ses. Sadece bir-iki takıntılı meraklının ezberindeki bir görüntü. O duvardayım ben de. Birilerinin hayatından bir anlık neşe, olağanüstü bir tat, görülmesi gerekli bir gösteri, eşine az rastlanır bir duygu olarak gelip geçiyorum. Sonra bir gün duvarlar yıkanıyor ve ben anılardaki yerimi bile koruyamıyorum."
"Gırtlağıma kaçmış bir harfle uyandım o sabah. Öksürdüm, tiksirdim, kustum çıkaramadım nefes borumdan. Dursun orada, kısık ateşte öldürsün beni. Sağ ayağımın önüne sol ayağımı koydurmadan, yaşlılığıma bir adım daha attırmadan gebertsin."
"Kendimi okumaya vermem bu yüzdendir belki de. Bir kitap, içindekileri unuttuğunuz zaman küsmez size. İnsanlar öyle midir ya! ("İnsanlar öyle midir ya!" demeyi çok severim. Bayılırım işaretparmağını sallayıp okuma gözlüğünün üstünden bakarak tatlı tatlı ders veren yazarlara.) İnsanlar öyle midir ya; adlarını, karılarının, çocuklarının adlarını, işlerini, son karşılaşmanızda konuştuklarınızı, oturdukları semti, içtikleri sigarayı, tuttukları futbol takımını, kendileriyle ilgili her şeyi hatırlamanızı beklerler sizden. Birini bile unutmanız kötü dost damgası yemenize yeter. İnsanlar damgalar."
"Beyaz sandaletler var küçük kızın ayağında. Sarı, sapsarı bir kavun taşıyor iki eliyle. Dikkatli. Sandaletinin aniden ayağından fırlayacağından, yere düşeceğinden, uzağa savrulan kavunun parçalara ayrılacağından habersiz. Dizi kanayacak. Bir salyangozun ağaçta süzülmesi gibi akacak kan, sandalete damlayacak. Kız en çok ona üzülecek. Neyse ki şu anda mutlu. Üstelik kavun haddinden fazla sarı."
"Bir gece başını yastığa koyduğunda bir değişiklik rahatsız edecek seni; bir de bakacaksın ki gözlüğünü çıkarmayı unutup girmişsin yatağına. İşte o andan sonra gözlüklü bir insan olarak yaşamaya alışmışsın demektir."
"Sen, şehrin kahramanlıklarla dolu tarihini düşünürken, ben o kahramanlıkların harflerin farklı dizilişinden başka bir şey olmadığını fısıldayacağım içi geçmiş bir ağaca. Bak, hala fısıldamaktan söz ediyorum, korkak ruh iflah olmuyor, oysa biliyorum sonsuzluğa sadece haykırışların kalacağını."
"Beklenmedik bir an'da, bir kitapla yaşadığın şaşırtıcı buluşma. Kütüphanede, rafta, çalışma masasında öylece durmakta, seni beklediğini bilmeden; zaten sen de farkında değilsin yaşanacakların. Karşılaşıyorsunuz. O senden daha cesur, sınırları yok. Sonrası kendiliğinden geliyor. Mutlusunuz. Hepsi bu."
Yekta Kopan kitabını, Bulutlar Konuşurken, Düşmüş Bir Harf ve Yarın Sabah Öp Beni diye üç bölüme ayırmış. Arka kapak yazısında dediği gibi kısa hatta çok kısa öyküler var. Kimisi bir paragraf. Zor bir işe kalkışmış.
ilk bölümdeki çoğu öyküyü sevmedim. Salyangoz, ismin gectigi Tarcin Kokusu, Diyet, arka kapaga konan Ask Mi? O Da Ne?, Pazar Gunu, Sehrin Duvarlari, takintimin konu edildigi Tensikat oykulerini begendim. Ama begenmediklerim o kadar kotu geldi ki...kitaba koymasa 4 yildiz gonlum rahat verirdim.
Ikinci baslikta ise, bicim olarak yeni seyler denemis. ya da benim ilk kez gordugum diyelim. Matruska bu acidan en farkli oykuydu, deneme-siir desem daha dogru belki de. Giderek satir ve sozcuk kisilarak sadelestirmisti ve en sona ozet kalmisti: "seni sevmiyorum."
Son bolum ise, Bir De Baktim Yoksun'dan ve Fil Uçuşu blogundan tanıdık gelen, beklentimi karşılayan öyküler bölümüydü. Eşyanın durumundan ziyade, insanın hali ve halveti vardı. Our Bazaar beni en etkileyenlerden oldu. Muasır Medeniyetler Mertebesi'ni ben yazmışım haberim olmadan.
velhasıl, içinde R harfi olan aylarda okumamak lazım bu kitabı.
"Bu yorgun saatlerde değil, gün ışığının tazeliğinde sev beni. Bu gece değil, yarın sabah öp beni."
"Biri beni dinlesin istedim. Biri, otursun karşıma, izah beklemeden bütün hayatımı dinlesin istedim. Hayatıma dair ne varsa birinin zihnine kusayım ve rahatlayım istedim..."
Bu iki alıntı dışında kitapta pek sevdiğim cümleler çıkmadı maalesef. İlk alıntı Ali Lidar'ın bir şiirini anımsattı. Bazı kısa öyküleri zorlama geldi açıkçası. Bazılarını ise ilgiyle okudum ve daha uzun olmasını istedim. Genel olarak kitabı çok sevemedim.
Hiçbir beklentim olmadan, sadece bir anda kafama estiği için başlamıştım. Ama bitirince anladım ki pek benlik değilmiş. Sevdiğim birkaç öykü oldu tabii ki ama geri kalan çoğu öykü için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İleride tekrar okursam daha çok etkilenebileceğimi düşünüyorum, belki okurum, belli olmaz. Ama, en azından şimdilik, beklediğimi bulamadım maalesef.
Yekta Kopan'a hangi kitapla başlasam bilemiyordum. Bir gün raflarda gezinirken denk geldim bu kitabına. İlk görüşte aşktı, anlarsınız ya. Sadece Fil Mezarlığı için bile sevebilirim bu kitabı. Kısa kısa güzel öyküler var içinde, meraklısına..
Yekta Kopan’dan hüzünlü ve derin kısacık öyküler.. Dili her zaman ustalıkla kullandığı ve etkileyici olduğu kesin, fakat öyküler kadar kısa ki 1-2 sayfada bitirip yenisine geçtikçe fazla odaklanamadım. Okurken keyif aldım ama kitap bittiğinde okuduklarıma dair kalıcı bir iz bırakmadı..
Güzeldi, eğlendim, düşündüm, üzüldüm; sevdim de. Ama bi 'bir de baktım yoksun' değildi. Bir de, Yekta Kopan sonlara doğru sıkıyor beni, oysa başlarken ne güzeldi.
İyi ki kısaydı :) Andre Gide okuduktan sonra bu olmadı. Akla ne geldiyse yazılmış gibi. Tasfirler havada uçuşuyor, havada kalıyor... Üzgünüm Yekta Kopan'ı severim ama beğenmedim.
“İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmen ayları.” Diyor yazar bir yerde. Öyle mi gerçekten? Sanki artık kimse utanmıyor bir şeylerden. Sonra başka öyküde diyor ki “Yüzünle ayna arasındaki boşluğa sıkışıyor ruhun.” Yekta Kopan’la yeni karşılaştım. Sevdim onu! Çok sevdim. Tekrar buluşacağız!
Bazı okurların acımasızca eleştirdiği bir kitap olmuş; fakat ben yazarın üslubunun samimiliğini ve sakin bir dille yazmasını son derece önemsiyorum. Daha doğrusu hoşuma gidiyor bu tür kitaplar. O sebeple bir kitabı eleştirmeden önce "Bu neydi şimdi? Kitap mı bu?" şeklinde yorum yapan sözde okurların kitap okuma sevgisini özümseyemediklerini düşünüyorum.
Kısacık öykülerden oluşan bir kitap. Her öyküyü beğenmemizi yazar da bekleyemez zaten. Bu tür öykülerden oluşan kitaplarda yazarın sıcaklığını ve anlattıklarının içtenliğini kavramak benim için yeterli kriterlerdir.
Günümüzdeki yazarların hemen hemen hepsinin ticari veya maddi kaygılar sebebiyle aynı türden eserler verdiğini ve Yekta Kopan gibi şairane bir üslupla yazan yazarlarımızın artık bir hayli azalmış olduğunu da düşünürsek bu kitabın değerli bir kitap olduğunu bile kolaylıkla söyleyebiliriz.
Kaldı ki; bu türden kitaplar tabi ki en çok tavsiye edilen kitaplardan olamazlar. Doğalarına aykırıdır zaten. Çünkü bir başucu kitabıdır bu. Gece uyumadan önce birkaç öykü okunarak bu türden bir kitabın lezzetine varılabilir ancak. O sebeple yerden yere vurulacak bir kitap değil, okunup damakta tat bırakacak bir kitaptır. Bu düşüncedeki okurlara tavsiyedir.
yekta kopan. uzunca zamandır birçok kişinin dilinden düşmeyen bir yazar kendisi. bende geçen gün kütüphaneye gidince alıp bir okuyayim dedim.kitabın içinde ağır bir melankoli olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. her hikayade yazarın ağır hüznü ve melankolisini hissedebiliyordunuz. açıkçası çok fazla baymadığı sürece ben melankolik kitaplar okumayı seviyorum. bu bakımdan belki kitap benim için bir sıfır önde başlamış olabilir ancak ne yazık ki bu kitabı çokça sevmem neden olamadı. ben yazarın kaleminin çokça abartıldığını düşünüyorum.... evet bazı noktalarda kaleminden hoşlandım ancak hikayelerde içeriğin neredeyse birebir olması benim canımı sıktı. kitap hızlı okunuyor mu okunuyor fakat ben bu dönemlerde yani hızlı kitap okuduğum dönemlerde olmasam büyük ihtimalle bu kitabı biraz elimde sürüklerdim. kitabın artı yönleride eksi yönleride vardı her kitapta olduğu gibi bende bunu göze alarak kıa bir yorum yapmak istedim. ama şu kitap '' fil mezarlığı'' hikayesi için bile belki alınıp okunabilir. naçizane tavsiyem çok ağır melonkoli dönemlerinizde bu kitabı okumamanızdır.
Baştan itiraf edeyim, bu kitabın ismi oldu ilk dikkatimi çeken: Kediler Güzel Uyanır. Bir an “bu kediler hangi kediler acaba?” diye düşündüm açıkçası. Benim şimdiye kadar tanıdığım kediler ansızın uyanıp, yattıkları yerden fırlayan, hareketlerini hissetsem de gözümü açmayı reddettiğimde suratımı yalayarak, kafama pati atarak yataktan kalktığım ana kadar uğraşan, mamalarını verdikten sonra da suratıma bile bakmadan, hiç bir şey olmamış gibi uykuya geri dönen kediler... Kafamda bu düşüncelerle başladığım kitapta kedilerden çok ama çok daha fazlasını buldum.
Özellikle blogu vasıtasıyla takip ettiğim Yekta Kopan'ın kitabı kısa kısa öykülerin yaşanmışlıklarıyla tatlı bir esinti gibi geldi. Tek solukta okudum desem yeridir, edebiyatını iyi işlemiş Yekta Kopan. Yaratıcılığı ön plana çıkarabileceği öykülerde beklerdim; o konuda beklentimi karşılayamadım yine de hayatta yaşadığımız bazı anların göremediğimiz yanlarını itinayla işlemiş.
3.5* 23.04.'18 Hikayeler güzeldi ve bazıları gerçekten hoşuma gitti ama öykü derlemeleri pek benim kalemim değil. Yine de Yekta Kopan'ın tarzını beğendim ve mutlaka başka eserlerini de okumak isterim.
Güncelleme: 4* 25.04.'18 Her ne kadar öykü derlemelerini yeteri kadar atldir edemesem de, kalemini ve düşüncelerini yansıtırken seçtiği kelimeleri çok sevdiğimi fark ettim. Sonuç olarak bir güncelleme gerekliydi. Bir yıldızı götüren sadece kitabın türüydü.
Vovvvvv,, uzun zamandır bu kadar güzel hikayeler okumamıştım. Aslında hiç bu kadar kısa ve guzel hikayeler okumamıştım desem daha doğru olur. Yekta Kopan beni geçmişe götürüverdi birçok öyküsünde, insanın kendi dilinde okumasının dayanılmaz güzelliğini hatırlattı. Derin, herkes için başka şeyler ifade edebilecek anlamlı hikayeler. Matruska çok zekice, Hayır! çok anlamlı. Biran önce kaçırmayın derim. Yazık olur.
Çok sade. Fazlasıyla gerçek. Oyle farklı şekillerde yazmış ki öyküleri Yekta Kopan. Hiç bir şey diyemeden tatlı bir tebessümle hemencecik sayfayı çevirip toplam uzunlugu 4 sayfayı gecmeyen yeni bir öyküde kaybolmak istiyorsunuz hemen.
Kitap Yekta Kopan'dan okuduğum ilk kitaptı. Ve kötü bir başlangıç yaptığımı düşünmüyorum. Kesinlikle okunmadan ölünmemesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İçinde bir parça duygu kırıntısı taşıyan her insana hitap edebilecek bir kitap.