Contempt is a brilliant and unsettling work by one of the revolutionary masters of modern European literature. All the qualities for which Alberto Moravia is justly famous ~~ his cool clarity of expression, his exacting attention to psychological complexity and social pretension, his still-striking openness about sex—are evident in this story of a failing marriage. Contempt (which was to inspire Jean-Luc Godard’s no-less-celebrated film) is an unflinching examination of desperation and self-deception in the emotional vacuum of modern consumer society.
Alberto Moravia, born Alberto Pincherle, was one of the leading Italian novelists of the twentieth century whose novels explore matters of modern sexuality, social alienation, and existentialism. He was also a journalist, playwright, essayist and film critic. Moravia was an atheist, his writing was marked by its factual, cold, precise style, often depicting the malaise of the bourgeoisie, underpinned by high social and cultural awareness. Moravia believed that writers must, if they were to represent reality, assume a moral position, a clearly conceived political, social, and philosophical attitude, but also that, ultimately, "A writer survives in spite of his beliefs".
Kitapta tiyatro yazarı olmak isteyen ancak parasal kaygıları yüzünden senaryo yazarlığı yapmak zorunda kalan Molteni ve karısı Emilia'nin sarsılan ilişkisine şahitlik ediyoruz. Moravia'nın okuduğum ilk kitabıydı ve okurken kendimi film izliyormuş gibi hissettim. Daha sonra yazarı araştırdığımda bütün kitaplarının böyle bir etki bıraktığını gördüm, nitekim birkaç kitabı da film yapılmış. Baş karakterin, karısı ile ilişkisini Penelope - Odysseus ilişkisi ve Odysseia destanı ile bütünleştirmesi başarılı olmuş ancak daha sonrasında bunu tamamlayamamış ve sürpriz bir sonla hikayeyi (bence) havada bırakarak bitirmiş.
“Kendimi sakin hissediyordum ama bu duygusuz ve durgun bir sükunetti: Belirsiz bir rahatsızlık huzursuzluk yaratır, çünkü son ana dek bunun doğru olmadığı umulur ama kesin bir rahatsızlık bir süre için kasvetli bir huzur verir. Sakindim ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyordum: İlk aşama yani işin kuşku kısmı sona ermiş gibiydi; en azından bana öyle geliyordu; çok yakında ıstırap, isyan ve pişmanlık faslı başlayacaktı. Bütün bunları biliyordum ama bu aşamada ölümcül bir sükunet dönemi yaşandığının da farkındaydım; bu aynen bir fırtınanın ikinci ve beter kopuşundan önce gelen boğucu ve yapay sıcağı andırıyordu.” “İnsan en tatsız şeyleri hayal edebilir ve hayalinde bunların kesinlikle doğru olduğunu kabul eder. Ama bu varsayımların, daha doğrusu bu gerçeklerin onaylanması sanki hiçbir şey hayal edilmemiş gibi her zaman beklenmedik, üstelik acılı bir biçimde yaşanır.” “Küçümseme, ikimizin karakterinin her türlü önemli ve anlamlı bir sınamadan geçmeniş olan sürekli ilişkisinden doğmuştu; bu değerli bir madenin saflığının anlaşılması için ayar taşına sürtülmesine benzer bir durumdu.”
Çağdaş İtalyan Edebiyatının temel taşı Alberto Moravia'nın Küçümseme romanını kütüphaneden aldığımda kitabın 1963’te Jean-Luc Godard tarafından filme alındığını başrollerinde Brigitte Bardot ve Michel Piccoli'nin oynadığını bilmiyordum. Karısı Emilia’yı mutlu edebilmek için ona bir ev satın alan Monteni, para kazanmak için Homeros’un Odysseia destanını popüler bir filme uyarlama işini üstlenir ama senaryo yazımı ilerledikçe filmin yapımcısı ve genç çift arasında tuhaf bir bağ oluşur. Molteni uğruna tiyatro yazarlığı hedefini bırakıp para kazanmak için senaryo yazdığı Emilia'nın kendisini sevmediği soğuk davrandığını düşünür ki Emilia onu artık sevmediğini hem de onu küçümsediğini söyler. Bu arada Odysseia üzerine Monteni'nin yönetmenin ve yapımcının farklı yorumları vardır. Bu yorumlarda Penolope ile Odiseus arasındaki evlilik ilişkisinin irdelenmesi sözkonusudur ki Monteni bu yorumları kendi kuşkuları saplantıları ile birleştirerek evliliğini ve Emilia'nın onu küçümseme nedenini sorgular. Bu sorgulamalar sırasında rüya ile gerçekliği birbirine karıştırmaya başlar. Emilia'nın onu sevmekten vazgeçme ve küçümseme nedeninin yanlış anlama olduğunu düşünür kendini ifade etmeye çabalar ama trajik bir son onu beklemektedir.
"Her birinin içinden daha küçük bir tanesinin çıktığı Çin kutuları gibi, gerçeklik sanki içinde bir başka rüyanın bulunduğu bir başka gerçekliğin rüyasının saklandığı bir başka gerçekliği mi barındırıyordu ve bu sonsuza dek böyle sürüp gidiyor muydu?" Alberto Moravia, Küçümseme
İtalyan Edebiyatının öenmli yazarlarından Alberto Moravia'nın en önemli eserlerinden biri Küçümseme. Özellikle II.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan değişimi gözler önüne seriyor. Aslında bir aşk ve evlilik hikayesi okuduğumuzu düşünürken kendimizi toplumdaki iletişimsizliğin büyüttüğü bir gerilimin içinde buluruz. Baş karakter Molteni kendine sorduğu ve yanlış yanıtlar verdiği sorularla gitgide derin bir aymazlık içinde debelenir. Gerçekten mağdur olan kimdir Molteni mi, Emilia mı? Okuma serüveninde yer alması gereken bir durak olan Küçümseme, hızla tüketilecek bir metin olarak görülmemeli.
Duyguyu o kadar yavas ve saglam gelistirdi ki sonunda aglatti, roman gibi uzun soluklu bir formda okuyucuyu aglatmak cok zor. Edebi bir deha. Bitmemesi icin cok yavas okudum, tipki diger Moravia kitaplari gibi.
Aynı yazarın uzun zaman önce okuduğum Kıskançlık adlı romanı beni çok etkilemişti ve bu kitabını görünce hiç tereddütsüz aldım. Beni yine sarıp sarmalamayı, içine çekmeyi bildi bu kitap ta. İnsan beyninin labirentlerini ustalıkla dolaşıp, çıkış yolunu bulmaktaki başarısı yazarı farklı kılıyor. Bunu yaparken, en sıradan konuyu bile işlese, sıkıcılıktan uzak, akıcı, merak uyandırıcı ve sarsıcı olabiliyor. Dilimize Küçümseme olarak çevrilen bu kitabın konusu, bir senaryo yazarının, artık kendini sevmediğini düşünen karısı ile olan düğümü çözmeye çalışması. Neden bir kadın bir adamı sevmeyi bırakır sorusunun cevabını aramakla uğraşan kahramanımız, bizi de bu sorunun cevabını bulmak için düşünmeye davet ediyor.
Kıskançlık kitabının sanırım artık baskısı yapılmıyor. Ancak o kitabı da benzer şekilde övebilirim hatta daha sarsıcı bulduğumu söyleyebilirim. İçinde fazlaca cinsel öğe bulunmakla beraber yine insan psikolojisini ortaya çok iyi serebiliyor. Yazarın iç dünyamıza ait keşfettiği öyle noktalar var ki, çoğu zaman farkında olmuyor, kendimize bile itiraf edemiyoruz. Bir kitapta böylesine derinlikli çözümlemelerin, ustaca kurgulanmış bir hikayede bu kadar akıcı şekilde anlatılması, kitapları neden bu kadar sevdiğimi bir kez daha hatırlatıyor bana.
Hikayede en dikkatimi çeken çiftin birbirinden ne kadar uzak oluşuydu. Kahramanımız kendi gözünden evliliğindeki bu kopuşu anlatıyordu evet. Ancak kitap boyunca sürekli vurguladığı gibi bir çaba harcamadığı, gösterdiği çabanın sonunda karısını anlamaya (ki ortada çok da anlaşılacak bir durum yok gibi görünüyor)bir adım dahi yaklaşmadığını görüyoruz. Gerçekten çaba harcıyor muydu? Bu asıl soru.