Bu kitabı ilk kez lisede okuduğumda kaybolmuştum. Aradan geçen seneler sonrasında yine sonuna doğru kaybolduğumu görmek biraz hayal kırıklığına uğratsa da beni bilmediğim ve anlamadığım kısımları öğrenmeye yöneltti diyebilirim. Kitabın başındaki eylemsizlik, ivme ve sözde kuvvetler üzerinden kurulan anlatımı güçlü ve ikna edici buldum. Sabit hızla hareket ile hareketsizliğin ayırt edilemez olması, buna karşılık ivmenin (hız ya da yön değişimi) mutlaka hissedilmesi, Einstein’ın eşdeğerlik ilkesini sezgisel olarak iyi oturtuyor. Viraj alan araba örneği özellikle yerinde: ortada bana etki eden “gerçek” bir kuvvet olmasa bile, eylemsizliğimi koruma eğilimim nedeniyle sözde kuvvetleri deneyimlemek zorundayım. Yerçekimi hissinin ivmeyle aynı fiziksel yapıdan doğduğu fikri bu noktada gerçekten yerine oturuyor.
Ancak kitap ilerledikçe anlatı, karadelikler, evrenin ilk anları ve zaman yolculuğu gibi daha uç bölgelere kayıyor. Karadeliklerin ya da erken evrenin, fizik yasalarının sınırlarını test edebileceğimiz doğal ortamlar olarak ele alınması matematiksel olarak anlaşılır, fakat fiziksel karşılığı belirsiz. Zaman makineleri bağlamında söylenenler, büyük ölçüde “eğer mümkünse, ancak bu aşırı koşullarda olabilir” düzeyinde kalıyor; burada ikna edici bir mekanizmadan çok, olasılıkların haritası çiziliyor.
Kapalı zaman benzeri eğriler (CTC) bu belirsizliğin en yoğunlaştığı yer. CTC’ler, matematiksel olarak Einstein denklemlerinin izin verdiği çözümler olsa da, nedenselliği bozuyor, başlangıç koşullarını anlamsızlaştırıyor ve özellikle kuantum etkiler hesaba katıldığında ciddi kararlılık sorunları doğuruyor. “Denklem izin veriyor” ile “doğa bunu gerçekten gerçekleştiriyor” arasındaki mesafe burada fazlasıyla açılıyor. Kağıt üzerinde mümkün olan şey, fiziksel olarak güven vermiyor.
de Sitter uzayı da zaman sezgimi benzer biçimde zorladı. Pozitif kozmolojik sabit nedeniyle sürekli genişleyen bu uzay-zamanda olay ufuklarının varlığı, küresel bir “şimdi” kavramını ortadan kaldırıyor. Zaman, akıp giden tek bir çizgi olmaktan çıkıp, uzay-zamanın küresel geometrisine bağlı bir özellik hâline geliyor. Geleceğin bir kısmının yapısal olarak gözlemlenememesi, zaman ve nedensellik fikrini sezgisel olmaktan uzaklaştırıyor.
Bu noktadan sonra kitap, sezgisel ve öğretici bir genel görelilik anlatısından, teorik fiziğin sınırlarını yoklayan bir düşünce haritasına dönüşüyor. İlginç ve kışkırtıcı, ama fiziksel gerçeklik hissi benim için belirgin biçimde zayıflıyor. Buna rağmen kitap benim için önemli bir eşik oldu: zaman, nedensellik ve evrenin yapısı üzerine daha temelli ve felsefi sorular sormama neden oldu ve beni Julian Barbour’un The End of Time’ına, Tim Maudlin’in fizik felsefesi tartışmalarına ve nedensellik üzerine daha doğrudan metinlere yönlendirdi. Bu anlamda kitap, cevap vermekten çok, doğru soruları başka yerlerde aramama vesile oldu.