İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususi boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer dünyadır. Bir yıldız sönünce ondan uzaktakiler bir şey duymaz. Herkes ancak biraz kendi komşusuyla meşgul olur."
Zira daima böyle başkalarına acıdığımızı sanırken bile içimizden mutlak biraz kendimize ağlarız.
Başkaları daima ancak kendi hesaplarına uygun görüşlerine inanarak bizi kendimize göre değil, kendilerine göre muhakeme ederler ve çok kere hakkımızda erdikleri kanaatlerin bizim hakikatlerimizle hiçbir münasebeti kalmaz.
Şunu da hatırlamalı ki vakıa o zamanlarda herkesin gazetelere adeta imanı vardı. Onların dediğine ihbar edilirdi. Gazete yazıyor demek resmen ilan olunur demek gibi bir mühim bir sözdü.
Victor Hugo, yalnız Paris’teki Milli Kütüphane’de bulunan ve yalnız tarihe dair olan eserleri günde on dört saatini okumaya ayırabilen bir adamın okuyabilmesi için dahi sekiz yüz sene lazım geleceğinin hesap edilmiş olduğunu yazıyor.
Vaktiyle nesiller galiba birbirleriyle daha iyi anlaşırdı.
Mevleviler dervişlerine döne döne uçmasınlar diye yeryüzünden bir ses duyurmak için musiki çalarlarmış.
İnsanların çoğu daima konuşurlar, söz fırsatını hiçbir gün kaybetmezler, fakat asıl sözleri söylemek fırsatını hiçbir gün bulamazlar.
insan yaşlandıkça kalbi katılaşıyor,
adamları göre tanıya hak¬larında ilk önce duyduğu muhabbet azalıyor,
alaka da gevşiyor...
Kitapların iyileri ve ruhumuzda takdis ettiğimiz faziletler insanları daha zor beğenmeye bizi mecbur ediyor..
Size kıymet verebileceğiniz bir haberi değil, ancak kendi taşıdığı boşluğu getiren bir insana yani insanların çoğuna rast geldiniz mi siz daha ağzınızı açmadan ben ne söyleyebileceğinizi biliyorum diyerek kaçma arzusu duyuyorsunuz..
Dahası var: Gözlerin yavaş yavaş çoğalan ilmi, maneviyata gittikçe daha çok nüfuz etmeye sebep oluyor. Bir yaştan sonra zehirlenmiş gözlerimiz artık zahiri görmekle kanmıyor, bâtını da görüyor. Hakikatlerin temizlenmiş sathında kalmıyor, içlerine, gizlenen yaralarına da nüfuz ediyor. Mütemadiyen yalanlarını söyleyen şeyler bizi artık aldatmıyor. Söyleyeni dinlerken duyduğumuz sözler bize şeffaf görünüyor. Yalnız işittiğimizin yalan olduğunu değil, aynı zamanda söylenmeyen doğruyu da duyuyoruz. Herkes özünü sakladığını umarken aldanır, acemidir, bunu saklayamaz; fakat karşısındakinin maksatlarını duyarken herkes üstattır, aldanmaz, gözünden hiçbir şey kaçırmaz. Karşımızda söyleyen her şeyi tahrif ederken biz ona içimizden, Sen dilediğini söyle. Ben istediğini biliyorum. Yalanı duyarken doğruyu da anlıyorum!" diyoruz.
En eski en sevgili ölülerimiz dirilseler ve yanımıza gelseler belki onlarla buluşmaya ve uğraşmaya vaktimiz olmayacak..
Zaman her şeyi unutturarak her malumattan yeni cevherler doğurur. Hemen herkesçe malum olan bir şey hemen herkesçe meçhur bir şey olur..
Vaktiyle kadınların güzelliklerine ait hususlarda pek zekî olduklarını, vücutlarının en güzel kısmı da saçları olduğundan, dünya yerinden oynasa kadınların saçlarına dokundurtmayacakları hakkında nazariyeler serdetmiştir. Şimdi kadınların saçlarını kestirdiklerini hayretle görür. Bütün bu kesilmiş saçların yan yana teşkil edecekleri sarı, kumral ve siyah üç nehri hayattan çıkararak ademe doğru akmış gibi hayal eder. Gözleri yaşarır ‘Hiç bunlara kıyılır mıydı?’ diye sorar. Fakat kesik saçlı ve sanki kesik bakışlı kıvrak kızlar ve kadınlar bu sözlerine gülerler.” *
İhtiyarların böyle, mezarlara düşmeden önce düştükleri bir araf hayatı vardır, ölüm onlar daha hayat içindeyken böyle yalnızlık sükut ve inziva ile başlar, onlar da ölüler gibi artık hayat dışında kalmışlardır..
Kim bilir belki de insanların çoğu böylece artık aldanmadıkları, artık ummadıkları artık ümit edemedikleri, artık hayal kuramadıkları için ölürler ve gözler belki açıldığı içindir ki ilelebet kapanmaya mahkum olur.