"Ortaoyuncunun Rönesansı nasıl oluyormuş?" diye girip, geldikiz diye, gözümseye gözümseye, devrisi günde olmasa bile revan-ı dünde çıktığım Ferhan Şensoy kitabı.
Karışık duygularla yaklaşmışımdır rahmetliye her daim. Bir taraftan çocukluk idollerimdendi Ferhan Şensoy, televizyon programları, yazıları ve oyunları önemli bir yer tutmuştu hayatımda. Köşeleri sahip olmanın ayıp olmadığını, hicvi ve şakayı ve konuşmayla adam bıçaklamayı kendisinden ve/veya başlattığı ekolden öğrendim. Ve sonralarda üslubumun da şekillendiricilerinden biri olmuştu. Beri yandan da feci şekilde de gıcık olur, hırsa kesip durur, çocukluk heyecanımla kafayı takardım yakışıklı abime. Politik yaklaşımını savrulmuş bulur, çocukça bir öfkenin ve hızlı bir komünist olmanın raconundan olacak, burjuvalı lümpenli "laflar hazırlardım" kendisine. Ha yine iş bu zamanlarda, hayat kendisi ile karşılaşma şansı verdiği zamanda bana, -şimdi burada sizi kandırmayayım-, "Onu diyalektik materyalist mızraklarım ve leninist parti disiplinim ile mum etmiştim, tarumar etmiştim" gibi bir durum da yaşanamamıştı bu arada. Bilakis benim "bunlar burjuva zaafları" diyen kalkık götümü, iki üç laf ile magmaya postalamış, sonra bir iki kendime saklayacağım tavsiye ile evime yolcu etmişti beni. Yani demem o ki, iyi kötü hayatımda yer etmiş biriydi.
Tiyatrosuna, oyunlarına pek teşne olmakla birlikte, kitapları konusunda biraz daha amatör olduğumu da belirtmek lazım bu noktada. Yetişkin bir birey olarak -ki sanılmasın ki yetişkinlikte de çok iddialıyım, olduğu kadar- hepi topu dört kitabını okudum Ferhan Şensoy'un. Ancak çocukluk ve ilk gençlik döneminde nasıl bir iz bırakmışsa artık, kendisinin sesinden okuyorum yazdıklarını halen. Hafızamızın çalışma şeklinden mi oluyor, amigdalanın bok yemesinden mi geliyor bilmemekle birlikte enteresan bir vaziyet geliyor bana. Ferhan Şensoy cümlelerini, Ferhan Şensoy'un sesiyle okuyor, vurgusunun yükseleceği yerde iç sesimi bağırtıp, düşeceği vakit ufaktan kısıyorum beynim. Böyle olunca da tek kişilik oyun oluyor bana, sanki basmışım parasını, gazino kapatır gibi kapatmışım tiyatroyu, havama bak sen.
Uvertürleri kısa kesip gelelim ana mevzuya. Ardı ardına gelen bir sürü makale, küçük öykü, anekdot ve muhtelif yazının birleşmesinden mürekkep bir kitap bu. Ferhan Şensoy'dan görmeye alıştığımız bir tarz malum. Deneme de diyorlar edebiyatlı abiler buna, lakin ben hiç sevmem o kelimeyi. "Beni mi deniyorsun?" diye yükselirim hatta yersiz ve zamansız. O yüzden şimdilik kendi tanımımda kalayım. Geniş bir skalaya yayılmış yazılar, kimi zaman pek gerilerden gelen anılar ve gözlemler içermekle birlikte, 90ların ortasına odaklanmış düşünmeler. Bizim de Rönesansımız o kadar oluyor demek? Her zaman olduğu gibi konuştuğu gibi yahut oynadığı gibi yazıyor Ferhan Şensoy. Sıklıkla sahnede olduğu izlenimi veriyor. Özellikle de Ferhangi Şeyler'e benziyor.
Bir çoğunun ham bir havası var. Öyle mi tasarlandı yoksa denendi ve olmadı mı o kadarı harcım değil. Ancak teoride zehir gibiyken pratikte bir takım sallantılar söz konusu. Yoksa o keskin gözlemsellenmeler ha tam şurada, bilemedin kapı arkasında.
Aslında tek bir ortak paranteze alarak, parantez öncesine getirecek çarpanla yorumlaması güç bu kitabı. Bütünü oluşturan parçaların, bütünün kendisinden daha büyük oluşu biraz hayal kırıcı. O yüzden kimisini pek içselleştirdim yazıların ve hikayelerin, kimisine ise ukalaca burun kıvırdım. "Eni Kaç Santim"de yaşanan, tam da benim başıma gelebilecek hadiselerden dedim (gülme çocuğum, öyle değil.), "Taraftar"a tanıdık dedim. "Dilin Diyalektiği Kıkırdaksız Oluyor"u ilginç buldum "Beni Sevmeyen Polis"e uyuz oldum. Paralarımız Evlendirelim mi ?, "Bolu Deneme Devleti", "Kıyamete Çeyrek Kala", "Gözümün Uzmanı", "Beklettim mi Sevgilim?" derken bir baktım kitabın üçte birini sayıyorum "iyiydi aslında" diye. Birbirinden çok farklı, başka bir biçimde birleşse hastası olacağım parçalar, belki araya karışan muazzam sıkıcılıkta (mesela Eylül) olanların dibe çekmesiyle, belki bilsem zaten editör olacağım kimi gizemlerin eseriyle, ortalama bir bütün oluşturabilmişti ancak.
Kancaları da az buz değil kitabın. "Bir çok mini edebiyat ekosistemi içermektedir, yiyecek atmayınız" yazsan yeridir kapakta. Ama Ferhan Şensoy'un tiyatrosunu da yoğun biçimde şekillendirmiş Bertolt Brecht bol kepçe doldurulmuş, belli ki şef elini korkak alıştırmamış. Kimi zaman atfıyla, yeriyle yurduyla, kimi zaman da ismiyle olmasa da cismiyle: Al kitabı, aç youtube kanalını "merhaba arkadaşlar, kanalıma hoş geldiniz, şimdi sizinle slime'dan Brent yapacağız" videosu otomatik upload olur.
90ların sonunun politik iklimi de doğallığında, yoğun bir şekilde sinmiş "Falınızda Rönesans Var"a. Darbe sonrası Türkiye'si, Özalcı alanı dönemi, oligarşik diktatörlüğün, neo-liberal diktatörlüğe dönüşmesinin ilk izlenimlerini görmek eğlenceli, Erbakan ve şürekasından bahsederken dile getirdiği temkinlilik vurgusu ve sağ sapmalı MD tavrının, hayat tarafından "Hold My Bear!" nidasıyla karşılanacağını bilmek de hafif komik geldi.
Bugün olsa net cancellanacağı -veya cancellanmaya çalışılacağı diyelim, zira ülkemizin pratik gerçeklerinden biri şudur ki siyasal islamcılar hariç herhangi bir grubun kimseyi cancellamaya gücünün yetmemektedir bu topraklarda- kimi mevzular, ayarsız bir zamparalığın belli belirsiz gölgesi ve kimi zaman pek seksist yaklaşımlar ise yine göze batıyor açıkçası. Daha toplumcu bir taraftan baktığımızda ise, ölümüne doğru çok daha belirgin hale gelmiş sağ sapmanın sinyalleri, belki de 90'ların sonundan tüm ülkenin içine batmaya başladığı tuhaf muhafazakarlaşma bataklığının öncü ipliklerinde bir iyotlanma halleri.
Yani uzun lafın kısası; en iyi kitabı değildi. Hatta diğerlerine kıyasla da biraz kelekti. Var yine kendine göre bir sesi, bırakacak üç beş sayfa izi. Ama ağızda kalan tat, şarap değil üzüm sirkesi.