Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ilk romanı olan Kiralık Konak'ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte kuşaklar arasında meydana gelen düşünce, duygu ve dünya görüşü ayrılıklarını, toplumsal çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışı etrafında verir. Satılığa çıkarılan konağın bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e uzanan bir kopuş süreci içinde, istanbulin giyen, ölçülü ve namuslu kişiler olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri redingotlarıyla -romancının deyişiyle- "riyakâr, yarı uşak ve adi" bir kuşağın temsilcisi haline gelirler.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, (d. 27 Mart 1889, Kahire, Mısır – ö. 3 Aralık 1974, Ankara). Türk romancı, gazeteci, şair, diplomat.
Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlatmış bir yazardır. Asıl ününü romanları ile sağlayan yazarın en ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer almış; daha sonra ferdiyetçi düşüncelerden uzaklaşarak toplumcu edebiyatı kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirilir.
Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında etkin bir siyasal yaşam sürmüştür. Milli Mücadeleden itibaren Atatürk’ün yakın arkadaşları arasında yer almış; TBMM II., IV., XII. dönemlerde milletvekiliği yapmıştır.
Kadro Dergisi’nin kurucularındandır. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşüp Kemalizm’i değiştirmekle suçlanarak kapanmasından sonra diplomat olarak yurtdışında çeşitli görevlerde bulunmuştur.
Anadolu Ajansı’nın kurucularındandır; ömrünün son yıllarında ajansın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır.
"Sana demin vücudumun güzel taraflarını gösterirken beni seviyordun. Fakat, ne vakit ki hayatımın çirkin taraflarını göstermeye başladım; benden tiksindin. Gençken ve güzelken vücudu soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez ve herkes önünde, hatta kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır" (s.210).
Kiralık Konak, okumak için geç kaldığım bir roman. Bu zamana dek Yakup Kadri'den sadece Yaban'ı okuduğum için bir kere daha pişman olduğumu söyleyebilirim. Bu durumu en kısa zamanda telafi edeceğimi umuyorum.
Kiralık Konak, dönemin belli bir kesimini o kadar iyi anlatmış ki gerçekten çok etkilendim. Aslında romanda her ne kadar Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'un eski ailelerinden biri anlatılsa da bu aile bireyleri ile yirmi birinci yüz yılda da karşılaşmak oldukça mümkün. Bir yanda sürüp giden bir savaş bir yanda savaşı pek umursamayan, kendi rahatı ve mutluluğu dışında hiçbir şeyi düşünmeyen aile bireyleri. Servet Bey kayınpederinin parasını daha rahat "yiyememekten" şikâyetçi, Seniha dedesinin parasını rahat rahat kullanamamaktan ve Avrupa'ya yerleşip Avrupalılaşamamaktan şikâyetçi, yer yer üzüldüğümüz Naim Efendi de düzenini bozan iyi ya da kötü her türlü durumdan şikâyetçi. Romanın en örnek karakteri Hakkı Celis ise tüm bu durumlardan şikâyetçi. Hatta romanın bir bölümünde "sürüp giden savaşta ölenler, acı çekenler bu tür insanlar kaprisleriyle rahat rahat yaşamaya devam edebilsinler diye mi ölüyor" gibi bir sorgulamaya da girişiyor. Bu bireylerin büyük kısmının ortak özelliği bencillikleri ve Batılılaşmayı yanlış anlamaları. Aslında aile bireylerinin hiçbiri kendi dertlerinden başka bir şeyi düşünmüyorlar. Ayrıca Tanzimat Döneminden bu yana işlenen yanlış Batılılaşma bu romanda da kendisini gösteriyor. Batı'nın giyimine, kuşamına, hayat tarzına göre yaşamayı Batılılaşma olarak yanlış şekilde algılayan karakterleri bu romanda da görmek mümkün. Bir tek Hakkı Celis bu aileden biraz daha farklı. O aslında Doğu ile Batı'yı daha iyi sentezleyebilmiş, temiz kalmaya çalışan bir karakter. Bu noktada hemen romana dair bir şikâyetimden de bahsetmek istiyorum. Karakterler fazla net, fazla düz. Yakup Kadri kendince yanlış bulduğu noktaları göstermek adına yapmış bunu; ama bazı yerlerde inandırıcılığın kaybolduğunu seziyorsunuz. Buna ek olarak karakter bol, roman kısa. Her karakterin derinliğine inemiyor, davranışlarının nedenine niçinine tam anlamıyla vakıf olamıyorsunuz. Özellikle Hakkı Celis'in hikâyesinin fazlaca "oldu bitti"ye getirildiğini hissettiğimi de özel olarak belirteyim.
Özellikle dönemin belli bir kesimini -aynı zamanda bugün de var olan o kesimi- görebilmek için mutlaka okunmalı diye düşünüyorum.
naim efendi'nin dünyasında zaman durmuş gibi.. gelenek ve sükunet içinde yaşamaya çalışıyor ancak dışarısı fırtınalı. torunu seniha ise o fırtınanın ta kendisi. seniha, yalnızca alafranga hevesleri olan bir genç kız değil. başlı başına bir başkaldırı, bir huzursuzluk simgesi adeta. güzelliğiyle, özgürlüğe düşkünlüğüyle, kuralları hiçe sayışıyla konağın ağır havasını yerle bir ediyor. hakkı celis ise arada kalmış, tutunacak bir dal arayan bir ruh sanki. ve her biri, değişen bir dünyanın acısını farklı farklı yaşıyor..
konağın kiralanmasıysa bir yıkımı anlatıyor. yalnızca taş duvarlar değil, değerler, alışkanlıklar, o eski dünya bir bir dağılıyor. yakup kadri, seniha üzerinden o kadar güçlü bir dönüşüm hikâyesi anlatıyor ki, yalnızca bir kuşağın değil, bir ülkenin içsel çatışmasını da hissediyoruz. naim efendi’nin sessizliğinde kaybolan değerler, hakkı celis’in sancılı sorgulamaları ve seniha’nın doyumsuz özgürlük arzusu.. hepsi konağın duvarlarına sinmiş.
I received Kiralik Konak (The Rented Mansion) from a friend, and I knew nothing about it prior to reading it. I was vaguely aware of the theme, as I studied this period of Turkish literature in university, but nothing beyond that.
Ultimately, my opinion is that, while not being amazing, this book is pretty good. The low rating might confuse you, but I did not give it because I thought the book was badly written, but because I didn't like the characters as people.
In terms of writing, I found the narration very nice, flowing, well put, without too much description, but still having just enough for me to be able to describe the book as poetic.
The characters were very vivid. And that was their issue, for me. They were small, petty, greedy, ugly people. All of them were too focused on one particular thing in their lives. Each of them was unwilling to see another point of view. All of them were unpleasant. Seniha most of all. She was just despicable. She would describe herself as kind and gentle, but from the entire book it was obvious that, even though other people found her nice to look at and therefore at least admired her, she was not a good person at all. And it was infuriating to read her musings about how she is a victim because her dad didn't send her to Europe to whore around and waste money, or how her innocence was taken away, while she was in fact knowingly active in seducing men, especially for their money.
So I would say that as much as this book is a narrative about the clash of virtues, moral, and different eras, it's also about obsession, as every character was obsessed with what they thought was the best thing in the world. From Naim efendi, who couldn't imagine not living in his house (it's just a house?!?), through Hakki Celis, who really wanted to be more than other people by dedicating himself to things he thought were higher than everything other people did, to all of the money-obsessed social climbers like Seniha and Faik.
The most interesting thing, however, was main topic of Kiralik Konak: the clash between Ottoman values and the new, modern, free way of thinking. The way that the older generations would not be able to understand not only the behaviour of the younger people, but everything, all the way to their speech. And most of all, how this occurrence, which has been happening everywhere throughout history, developed in Turkey, and told in original, and not re-imagined a hundred years later. And even more so, this was interesting because values continue to change and a new era has started in modern Turkey. And this modern era is not really much more than a jump to the values of a hundred or two hundred years ago. On that, I shall not pass judgement here.
Yani Yakup Kadri Beyciğim hakkınızı yemek istemem ama Ateşten Gümlek’i ve önsözündeki Halide Edip’in size yazdığı açık mektubu okuduğumdan beri sizi andığımda ilk aklıma gelen şey o mektup oluyor. Dolayısıyla size karşı biraz mahcup hissediyorum kendimi, af buyurunuz.
“Seniha, yağmurlu bir kış günü, elinde tuttuğu bir küçük kamçıyı sağa sola sallayarak, kapılara, duvarlara ve eşyaya vurarak, gayet sıkıntılı bir tavırla evin içinde dolaşıyor, bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor, adeta duvarlar arasında dar bir kafese hapsedilmiş büyük bir kuş gibi çırpınıp duruyordu. Tam bu esnada, karşısına büyükbabası Naim Efendi çıkıverdi. ihtiyar adam, kürküne bürünmüş , elinde kalın ciltli bir kitap, bir odadan öbür odaya geçiyordu. Seniha, şikârını [avını] bekleyen bir tazı gibi, Naim Efendi'nin üzerine atıldı ve kamçısıyle kalın ciltli kitabı üstüne birkaç kuvvetli darbe indirerek: "Büyükbaba, siz hayat kadar bunaltıcısınız!.." dedi. Sonra bir mahalle çocuğu tavrıyle ıslık çalarak uzaklaştı, gitti.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak’ta Osmanlı’nın yıkılışını Naim Efendi’nin hayatı ve konağı üzerinden anlatıyor. Batılılaşmanın toplum ve bireyler üzerindeki etkisini nefis yansıtmış her bir karakterde.
“Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar” diye başlıyor roman nitekim. Bu arada önce bir karakterleri bakalım mı? Naim Efendi’yi başa koyuyor daha ilk cümlede zaten YKK. Kızı Sekine (Hadi buyurun Sekine karakterinin kaderini ismini koyarken belirlemiş zaten Naim Efendi mi diyelim yoksa YKK mı?) Damadı Servet Bey. Gene bir ismiyle müsemma durum söz konusu. Torunları: Cemil ve Seniha. Özellikle Seniha’nın yeri Naim Efendi için çok başka. Bu arada hemen bakıyoruz Seniha isminin anlamı: Süs, bezek, inciler… Hop! kitabın son cümlesine bir ışınlanalım hemen: “Fakat, Seniha sadece güzel ve süslüydü.” Aslında Hakkı Celis de tam isminin anlamını taşıyan bir karakter. Velhasıl sürprizsiz bir kitap Kiralık Konak. Adından ve ilk satırlarından da nasıl bir sona bizi adım adım taşıyacağının sinyalini çok güzel veriyor.
Edebiyatımızın ünlü romanlarından, her karakteri ayrı ayrı incelenebilir kitaplarından. Övgüye ihtiyaç yok. Fakat benim en çok hoşuma giden kısmı şehir, konak ve döneme dair tasvirleri, detayları barındıran satırlar oldu. Ne zaman Seniha ülkeden ayrıldı, ben de bir nefes aldım adeta. Seniha romanın eksenini kendine kendine çekti. Adı gibi, hep ilginin onda olmasını isteyen bir karakter. Fakat benim ilgim Naim Efendi karakterinde, Hakkı Celis’te. Hakkı Celis’le Naim Efendi’nin sohbetlerini -kitapta her ne kadar az yer bulsa da- çok sevdim.
Naim Efendi edebiyatımızın unutulmaz karakterlerinden oldu benim için. Fakat Hakkı Celis’i Ateşten Gömlek romanına gönderdim kafamda:) Sen o romana aitsin yavrucum buralar seni üzer. Ya da git Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’iyle şiirlerinizi okuyun birbirinize.
Yaz boyunca fazla Klasik Türk Edebiyatı okumaktan kafayı yediğimi yüzüme çarpmak da Yakup Kadri’ye kısmetmiş. Halide Edip vs Yakup Kadri kapışmasında direkt oyumu Halide Edip’e vermemin öcü alındı efendim. Tekrar af buyurunuz.
Hamiş: Ben edebiyatta zaten Seniha karakterlerini sevmediğime kanaat getirdim bu arada ya. Daha önce Nahid Sırrı’nın Seniha’sına da roman boyunca diş bilemiştim. Edebiyatta başka Seniha karakteri varsa ya şimdi konuşsun ya da sonshsajsha
Çok çok güzeldi. Roman değil adeta 230 sayfalık bir şiirdi. Eksiksiz bir kitap. Romanın üzerine oturduğu tüm ayaklar çok sağlam. Uslup şahane. Edebiyat çok çok iyi. Benzetmeler örnekler tanımlar, müthiş bir zeka ve sanat ruhu taşıyor. Örneğin; yeni kesilen bir meyvanın bıçak üzerinden sızan suyu gibi yarı açık ağzı sulanıyordu. Konu çok iyi seçilmiş. Hikaye çok iyi kurgulanmış ve harika anlatılmış. Bir “Konak’tayız”. Konağın efendisi Naim Efendi. Kızı Sekine, damadı Servet ve torunları Cemil ve Seniha ile beraber yaşıyor. Babadan kalma servetini ve gayrımenkulü bu yaşına kadar hiç arttırmadan ancak hiçte azaltmadan akıllıca korumuş. Bu arada Çanakkale savaşının gölgesindeyiz. Memleketin durumu oldukça karışık. Kanlıca’da ki bu knakta huzur içerisinde yaşamak çok mümkün değil. Üstelik gittikçe yaşlanan Naim Efendi hane halkı üzerindeki hakimiyetini kaybediyor. Ona duyulan saygı git gide azalıyor. En başta terbiyesiz ve ahlaksız damat Servet Bey var. Bu ağzı var dili yok Naim Efendiye çok işkence ediyor. Uçan kuşa borcu var üstelik bu borcu Naim Efendinin borcuymuş gibi görüyor. Adamın konağında yaşıyor ve her şey ragmen cahilce bir gururla adama hiç minnet duymuyor. Ona göre Naim Efendi sadece yapmak zorunda olduğu sorumlulukları yerine getiriyor, hepsi bu. Naim Efendi ise itiraz etmesini, hayır demesini bilmez bir ihtiyar. Hususi hayatında oldukça disiplinli ve kuralcı. Her ne kadar ev halkına sirayet etmesede bu disiplin, kendisi asla taviz vermiyor. Namus ahlak gibi yüce kavramlar uğrunda yaşıyor ve bunlara aykırı hiç bir şey yapmıyor. Ehh tabi birde artık büyümekte olan torunları var. Cemil tam anlamıyla havai bir delikanlı. Asla ciddi düşünemeyen hayatnın sorumluluğunu almayan bir çocuk. Sürekli gezmelerde tozmalarda. Partiden partiye koşturuyor. Eletteki çevresinde de hep kendisi gibi insanlar oluyor. Faik Bey gibi… Faik Bey de aynı Cemil gibi hoppa bir delikanlı. Babadan zengin. Ve pek çokları gibi zorluk açlık nedir bilmediğinden kibirli ve kendini beğenmiş. Ve dolayısıyla da çapkın mı çapkın. Kadınları hakir gören onlara tepeden bakan bir züppe. Maalesef dedesinin göz bebeği Seniha da bu Faik Bey denen serserinin etkisinde. Ona deliler gibi aşık. Bu uğurda maalesef dedei Naim Efendinin öğrense yüreğine inecek ne varsa yapıyor. Asla Kabul edilemez ahlaksızlıklar. Bir osmanlı Efendisinin aklına bile gelmeyecek hayasızlıklar. Ne yazık ki zaman ilerlemekte ve memleket büyük bir değişimin eşiğinde. Halk kültürü çatır çatır çatırdamakta ve peydah olan çatlaklardan Avrupa kültürü doluşmakta. Dolayısyla özellikle gençler babalarından dedelerinden gördükleri gibi değil, Avrupa’dan gelenlerin anlattığı şekilde yaşamak peşindeler. İşte Seniha da böyle. En büyük hayali Avrupa’ya gitmek. En büyük aşkı Faik Bey ile birlikte. Naim Efendi böyle birşeyi anlamıyor. Damadı Servet Bey ise tam tersine bu Avrupai hayatı özendirmekte çocuklarına. Hani bilirsiniz vardır ya böyle tipler. Kendileri baskı altında büyümüşlerdir ve çocuklarını tabiri caizse hafif meşrep yetiştirir, sahtekarlığa yönlendirir ve böylece kendi çocukluğunun intikamını aldığını zanneder. İşte büyük dönüşümler bu tipler için bulıunmaz fırsattır. Servet Bey de bunlardan biridir işte. Kendi cahilliğinden e gençliğinden cesaret bulan Seniha önce gider ve hayatına fazla karıştığı için dedesine iyi bir fırça atar ve ardından elmasları satıp tek başına avrupaya kaçar. Bu durumu kaldıramayan Naim Efendi hasta olur. Seniha ise Parisler de parası bitinceye kadar sürter. Hatta “şıllık” utanmadan dedesinden para bile ister ve alır da. Avrupa’da batının ahlaksızlığını iyiden iyiye içselleştirir ve sonunda bambaşka biri olarak geri döner. Hikaye bundan ibaret. Başkalaşan dünya (globalleşen) demek aslında köleleşen toplumlar demekmiş. Yıkılan kültürler mahvolan yaşamlar demekmiş. Aslında sahip olduğumuz en önemli şey geleneklerimiz ve toplum kültürümüzmüş ve biz bu kültürü yıkalarn ellerinden çekici keseri alıp onlardan daha büyük bir hırsla kendimiz yıkmışız herşeyi. Aslında istila edilmemiş bu toplum. Sadece teslim olmuş. Hatta daha ötesi başkalarına ait olmuş. Her tuzağın ardından aynı çirki düşman sırıtarak bize bakıyor. “Cahillik”
“Ne olacak bu memleketin hâlinden” ziyade “Ne olacak bu karakterlerin hâli” merakı ve endişesi ile elimden bırakamadan okudum. Kerem ediniz... 1973 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile yapılan bir söyleşinin kısa bir bölümünü TRT arşivlerinden dinledim. Özetle diyor ki şimdiki cemiyet hayatıda Kiralık Konak ile aynıdır. Emin değilim:) Ah Seniha ah.... İsminin anlamı Arapça, süs demekmiş. Ve fekat bilmeni isterim ki, isimlerinin anlamlarına inat kadınlar İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz diyorlar! Bil istedim!
"Şiirdeki "aşk"la hayattaki "aşk" ne kadar birbirine benzemiyormuş. " (Kitaptan)
"Bu harp çok fena şey vesselam!" dedi. "Böyle ne kadar gençler, gençliklerine doyamadan gittiler." (Kitaptan)
"Ne yazık ki bu zamanları da gördük," dedi; hiçbir tat ve bereket kalmadı. Nefes almak bile güçleşti, kabahat biz de mi?" (Kitaptan)
Kiralık Konak, bence, yaşanılan döneme ışık tutan hem sosyal ; hem de son derece başarılı bir karakter romanıydı. Tasvirleri gerçekten çok iyi olan bu kitabı okurken , İstanbul’da o konağın içinde Naim efendi ile birlikte ben de dertlendim... Ah be Naim Efendi, ne olacak bu ülkenin, bu gençlerin , bu konağın hali dedim...
Ayrıca, bence, kitapta olaylardan çok ; karakterlerin hayata bakışları, hırsları ve zayıf yanlarını ifade eden fikirleri daha dikkat çekiciydi.
Sonuç olarak, üç kuşak arasındaki, catışmaları, fikir ayrılıklarını, gözler önüne seren bu romanı okuduğunuza pişman olmayacaksınız...
"Gençken ve güzelken vücudu soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez ve herkesin önünde, hatta kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır." (Kitaptan)
Yakup Kadri’nin romancılığındaki, sanat anlayışındaki çelişkiler, sorular ve kestirme idealleştirilmiş cevaplara kaçan dönüşümün Hakkı Celis üzerinde, imparatorluğun kendi içindeki dağılmanın, doğu/batı, nesiller arası anlaşmazlıkların Naim Efendi-Sekine- Seniha arasında resmedildiği bir dönem romanı. Çalışma grubu dolayısı ile Halide Edip romanları ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini ile edebi açıdan roman türünün gelişme sürecini bir arada anlamaya çalışıyorum. Roman türü bu topraklarda bilhassa da bu dönem yazarlarında tetiklediği “etkilenme endişesi” ile etkilenerek doğrudan taklit eserler verme arasında salınarak gelişmiş. Kimi yazarlar doğu-batı meselesini iyi-kötü, siyah-beyaz kutuplaşmalarına kapılıp kendilerini ihanet duygusundan, suçluluk hislerinden kurtarmaya çalışmış kimi yazarlar ise bu endişelerin içinden yazarak daha sahici ve sağlam eserler ortaya koymuş. Bu konuda Nurdan Gürbilek’in denemeleri çok ufuk açıcı oldu. Ama her halükârda zorlu bir yol... Yakup Kadri de bana kalırsa bu romanında kendi kafa karışıklıklarını bir karaktere yüklemiş. Ama karakteri de kendi romanı da bu kaygının içinde kalmamış.
Toplumsal çözülmeyi, jenerasyonlar arasındaki uçurumu anlatıyor Kiralık Konak.
Hikayenin fonunda 1. Dünya Savaşı sonrası yıkıntılar ve gelişmeler ve Kurtuluş Savaşımızın ilk zamanları var. Fakat karakterler, olaylar bu fonda pek fazla etkilenmiyor ki bu da Yakup Kadri'nin kitaptaki temel mesajlarından biri gibi geldi bana. İstanbul ortanın üstü sınıf ahalisi hala sayfiye ve konak tercihleriyle, batılılaşan toplumsal koşulları yadırgamak ve uyum sağlamak işleriyle meşgul gibi.
Sonradan kiralık hale gelen konak ekseninde karakterler uzun olmayan bir zaman içinde büyük değişimler geçiriyor, bir jenerasyon zamanın şartlarına uymaya, önceki jenerasyon uymaya çalışanlara uymaya çalışıyor. durum böyleyken toplum tuhaf bir kopuş içine düşmüş.
Dil ve üslup yönünden başarılı, konu yönünden yazarın diğer romanlarına -özellikle Sodom ve Gomore- benzeyen bir eser olmuş. Özellikle Hakkı Celis ve Necdet karakterleri bir uyum gösteriyor.
Romanın konusu ve kişilerinden bahsedersek, bir yanda Doğu'nun tutulup kalmışlığını temsil eden Naim Efendi, diğer yanda "Yanlış Batılılaşan" torunu Seniha, kızı Seniha'ya arka çıkan damat Servet Bey, ailesi ile babası arasında kalmış Naim Efendi'nin kızı Sekine Hanım, Batı'nın tüm ahlaksızlığını temsilen Faik Bey ve Çanakkale Harbi öncesinde bir gayya çukurundan kurtulup vatanı uğruna şehit olan idealist kahraman Hakkı Celis. Ailenin maddi-manevi zor günler geçirip dağılması romanın konusu.
Bir metafor olarak, Naim Efendi'nin konağını dört bir yanı işgal edilmiş Osmanlı Devleti'ne benzettim. Farklı mizaçlarda insanlar, farklı kuşaklar, günü geldiğinde dağılıyor. Belki aklından böyle bir benzetme geçiren olmuştur.
Romanın özeti belki de şu cümleler oldu: "Hakkı Celis kendi kendine diyordu ki: Naim Efendi'nin hıçkırıklarıyla Seniha'nın kahkahalarındaki mana bir değil midir? Bu her iki ses de biten bir şeyleri ifade etmiyor mu?"
Bu cümle ile Yakup Kadri'nin Milli Mücadele'yi içselleştirip, eski ve yanlışa karşı yeni bir devlet kurulacağını işaret ediyordu.
Ne diyebilirim pek emin değilim doğrusu... İlk defa Türk edebiyatından bir romanı başından sonuna kadar okudum, o yüzden bu konuda bayağı cahil kalıyorum sanırım; eh, durum öyle olunca da yapabileceğim herhangi bir yorum "yerinde" olmayacaktır. Edebiyat dersi için okudum ve benim için ilginç bir deneyim oldu, aynı zamanda - kitabı bitirmem gerçekten uzun sürmüş de olsa - Türk edebiyatına bir nevi "giriş" niteliği taşıdı benim için denebilir. Bundan sonra başka kitaplar da okumayı düşünüyorum.
Genel olarak beğendim, fakat kim ne yapıyor, tam olarak ne anlatılmak istenmiş, çok anlamadım... İlk boş vaktimde biraz internette araştırıp hakkında neler yazılmış okumayı planlıyorum. Karakterlerin hepsi ayrı bir dertteydi. En çok Naim Efendi'ye üzüldüm sanırım. Ve konak. Acaba ona ne oldu?
{Öncelikle teknik meseleler. 100 yılı aşkın süre önce yazılıp yayınlanan bir romanda anlamadığımız kelime olması olağan. Birçok yayınevi bunun için sayfanın altında dipnot şeklinde yazarak bir çözüm üretiyor. Ancak İletişim Yayınları paragrafın devamında köşeli parantezle açıklama yoluna gitmiş. Ben pek beğenmedim. Okumamı zorlaştırdı. Ayrıca bu bilgilendirmeler daha da artmalı kanaatindeyim.}
Gelelim yoruma… Yakup Kadri bu romanında bize Madame Bovary’nin Türk versiyonunu yazsam nasıl olur demiş sanki. Seniha isminde bir genç kız üzerinden toplumun yaşadığı değişim ve dönüşümü, Alaturka/Alafranga çekişmesini, Doğu-Batı arasında sıkışmış bir aileyi anlatıyor. Seniha yaşadığı topluma yabancılaşmış ondan nefret eden hatta toplumu bayağı bulan biri. Avrupa’ya ve oradaki her şeye özeniyor. En büyük hayali Avrupa’ya gidebilmek. Seniha gerçekten insanın sinir eden ‘ulan Allah kahretsin avrupa’yı da seni de’ dedirtecek biri. Seniha’nın uçarılıkları aklıma hep Madam Bovary’i getirmişti. Kitapta Balkan Harbi’ni ve 1.Cihan Harbi’nin başkentte yaptığı etkiyi de görmek mümkün. Hep söylerim bu tarz dönem romanlarında beni en çok sevindiren şey tarihsel öneme sahip dönemlerin toplum ve kişilerde -yani yazarda- bıraktığı etkiyi görüp hissedebilmektir. Harp demişken kitapta benim en sevdiğim karakter olan mahzun bir genç var Hakkı Celis. Hakkı Celis şair ruhlu, duygusal ve enteresan bir genç. Onun geçirdiği değişim ve yaşadığı gitgeller insanı üzüyor…
Özetle: Güzel bir roman. Yaban’dan sonra daha yavan gelse de Yakup Kadri’yi okumak çok keyifli. Kesinlikle okunmalı. 👍
kitabı beğenip beğenmediğimden emin değilim. kitabın herhangi bir düşünce temelli yazıldığına eminim, ama kitap öyle dağınık ki bu düşünceyi histerik krizler arasında ancak verebiliyor.
kitabın büyük bir bölümünde katı bir ahlakçılık teması hakim. kitabın en büyük ahlakçısı büyükbaba naim bey kitabın sonuna doğru fosil olarak nitelendiriliyor, onun düşüncelerini tutmak zorunda değiliz; batıcı servet bey, cemil ve seniha'yı da tutmak zorunda olmadığımız kesin. bu ailenin uzaktan akrabası hakkı celis bu kişilerden tamamiyle farklı: bir romantik, bir idealist, bir vatansever. kitap boyunca bu karaktere sempati duymak zorundayız. kitabın son bölümlerine doğru seniha'nın güzellik ve lüks içinde boğulurken hakkı celis'in şehit olduğu bölümler öyle alakasız bir karşılaştırma içeriyor ki. kitaba göre iyi bir vatandaş olmadığı ve bunun yerine güzel, paragöz olduğu için kesinlikle seniha'yı suçlamalıyız. paragöz servet bey'i suçlamalıyız. karakterlerin bedensel ve şehvet arzuları dışında sahip oldukları tek bir özellik yok. bu garip geldi bana. olabilitesi yok değil, sadece bunu çok klişe ve tek yönlü buldum gibi.
bir de diyalogları zayıf buldum diyebilirim, karakterin konuşurken yazarın anlatmak istediği ve düz yazıda zaten yazdığı şeyleri söylemesi biraz zayıf bir teknik. yine de kitaptan nefret ettiğimi söyleyemiyorum. okumak külfet değildi benim için.
Kiralık Konak okunurken sevgili Karaosmanoğlu'nun Milli Mücadele sevdası göz önünde bulundurulmalı tabi, Hakkı Celis'in geldiği noktadan bunu açıkça görüyoruz zaten, hem Seniha sadece güzel ve süslüydü de; işte ben burada azıcık sinirlenmeye başlıyorum. Neyi beğenemediniz anlamadım ki saygıdeğer cumhuriyetin kurucu babaları, yazarları ve erkekleri? Köylü kadın olduk bön dediniz; Avrupai olduk hodbin dediniz fahişe dediniz, istiklal savaşında mücadele etmeye çalıştık mandacı dediniz, açıldık olmadı kapandık olmadı, okuduk olmadı okumadık olmadı, eleştiri eleştiri bitmedi. Seniha üzerinden devri eleştiricez diye harcadınız kızı, hem af buyurun ama seniha'nın başka ne opsiyonu vardı? Kız Avrupa'yı görmek istiyor, kızım oku sen de gir bir büyükelçilikde çalış mı dediniz? Ne verdin de ne istiyorsun? Hem seniha'yı eleştiriyorsun da Yakup Bey, Yaban'ı da okuduk; oradaki köylü kadına da çok yüksek değer biçmediğin ortada. Sonuçta sizin için en iyisi milli mücadelede ölen kadın ise o ayrı.
20. yüzyılın başlarında ülkemizde yaşanan toplumsal değişme sürecine ilişkin değerli bir bakış açısı sunan, toplumsal değişme sürecini ve bu süreçte insanlarda ortaya çıkan karakter ve anlayış değişikliklerini kavramak ve değerlendirmek konusunda okuyuculara yeni ufuklar açabilecek önemli edebiyat eserlerinden biri.
Yazar, kuşak çatışması konusunu çok güzel bir biçimde işlemiş. Anlatım dili gayet akıcı ve tabiri caizse roman su gibi akıp gidiyor.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ne yazık ki okumak için geç kaldığım, üslubunu çok sevdiğim, diğer kitaplarını da edinmek istediğim bir yazar oldu.
Lise 1’deki “edebiyatta zihniyet” ünitesini kendime hatırlatarak tutunmaya çalıştım, ama baygınlık geçirdim gerçekten okurken. Ben hayatımda herkesin bu kadar yoktan yere drama çıkarıp kendini yerden yere attığı bir roman daha okumadım, aşırı absürddü.
Yine hüzünle biten bir geçiş dönemi klasiği..yaşanan bir aşk ve batı özentiliği merkezi oluşturuyor gibi..Toplumun batılılaşma ile savaşı ya da mücadelesi de anlatılmış diyebiliriz.
Kültürel değişim ciddi sancılar uyandırmış zamanında..bunları gördüğümüz başka bir eser Yakup Kadri'den.
Daha çok Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ahmet Hamdi Tanpınar seven biri olarak eser onların gölgesinde kaldı..
Yakup Kadri'nin Yaban'dan sonra en ünlü eseri Kiralık Konak'ı kişisel olarak Yaban'dan daha çok beğendim. Yaban'da daha kapalı bir anlatım daha karamsar kişiler ve kurgu vardı nitekim Kiralık Konak'da Osmanlı'nın çöküşüne yaklaşılan bir dönemde geçtiği için buhran havası hissediliyordu. Romanın sonunun çok iyi bitirildiğini düşünüyorum sonu böyle bitirilmeseydi ben de bu etkiyi yaratmayacaktı..
Doğu-batı ve kuşak çatışmasını işleyen çokça eser okuduğumdan olsa gerek Kiralık Konak'ta da bu mevzuya denk gelince etkisi azaldı benim için. Seniha karakteri de çok sinir bozucuydu doğrusu.
"Aldığı terbiye ile yaşadığı muhit birbirinin aksi olan her insan gibi Servet Bey de daimi bir ihtilaç, daimi bir isyan içinde yaşar."
"Giyotin efendim, giyotin temizler... Yalnız namussuz kafaların değil, fakat eski kafaların hepsi de kesilmelidir."
"Badema, böyle bir çift arasında hürmet-i mütekabile nasıl cari olabilir? O ilk zaaf ve mağlubiyet dakikasının hatırası, ikide bir onları utandırmaz mı? Kadın, erkeğin ne kadar nefsine mağlup, erkek kadının ne kadar mukavemetsiz, ne kadar haysiyetsiz olduğunu düşündükçe bu ondan o bundan akıbet nefrete başlamaz mı?"
"Çölde yürüyene serap neyse, Seniha'ya Avrupa oydu. Ne yapsa, ne işlese hep oraya gitmek içindi; bulunduğu yerin hiçbir şeyinde gözü yoktu."
"Seniha'ya göre İstanbul'da hiçbir şey dikkate değmezdi; buradaki hayatın herhangi nevinde olursa olsun, gönül bulandırıcı bir yavanlık vardı."
"Bunun içindir ki, o da ara sıra Faik Bey gibi, zengin bir izdivaç hülyasına kapılıyor ve fakat aynı hülyayı başkalarına bir ayıp şeklinde göstermekten de vazgeçemiyordu."
"Madam Kronski bu itiraza inanmak istemedi; bunu, kızına yakından nezaret edememiş olmak mesuliyetinden kurtulmak isteyen bir babanın kendine ve başkalarına karşı bulduğu bir mazeret gibi telakki etti."
"Naim Efendi, o gün öğleden sonra bir arabanın içinde Faik Bey'in babasının evine doğru yol alırken, idama giden bir mahkum gibi kendini manen bitmiş, boşalmış hissediyordu; kendi kendine, 'Ya rab! Ne olur, şimdi bir kazaya uğrasam da, mahvolup gitsem!' diyordu."
"Naim Efendi, torununun ne dediğini artık hiç anlamıyordu. Onun için bütün bu sözlerin deli saçmalarından, rüyalardaki sayıklamalarından hiçbir farkı yoktu. Kendi kendine: 'Acaba kızcağızın sıtması mı var? Olabilir ya, belki sıtması var.' diyordu. Birkaç defa; 'Yavrum, hasta mısın?' diye soracak oldu."
"Arkadaşı anlattıkça Seniha'nın nefesi tıkanıyordu. Hasetçi değildi; fakat Paris'e gitmek üzere olan bu kadına şiddetle imreniyordu."
"Fakat, bu felaketi, ekseri asil ruhlarda müşahede olunan sakin ve sarsıntısız bir elemle karşıladı ve kızıyle damadını teselli eden o oldu."
"Sekine Hanım gittikçe Flamandiye ressamların yaptığı o semiz Mather Dollorsa'lara benziyor, böğründe bir gizli yarası var gibi çenesi tutulmuş, gövdesi kalçaları üzerine yığılmış, kendini güç taşıyor."
"Ömründe şehir içinde bile yalnız dolaşmaya alışmamış bu adam için bir genç kızın tek başına Avrupa seyahatine çıkışı akıl durdurucu bir şeydi. Muhayyilesi, onu, kah batmak üzere olan bir gemide "İmdat!" diye bağırırken, kah yoldan çıkan bir trenin enkazı arasından yarı ölü bir halde çıkarırlarken, kah bir şehrin kalabalığı içinde yolunu şaşırmış, kendini kaybetmiş, oradan buraya baş vururken, kah bir otel odasında ya parasına, ya iffetine taarruz eden bir cani ile alt alta üst üste boğuşurken tasavvur ediyordu."
"O kadar necabet ve salabetle başlayan o büyük Tanzimat cereyanı, döne dolaşa, nihayet İstanbul'un ortasında Seniha gibi bir kadınla Faik Bey gibi bir erkek örneği bırakıp geçmişti. Türk dehasının yaptığı bu son medeniyet tecrübesi de gelmiş ve gelecek nesillere acı bir imtihan olmaktan başka bir şeye yaramamıştı."
"Bu sevda neydi? Kim içindi? Bu sevda, milli ideal diye birkaç seneden beri ağızda ağza dolaşan ve kısmen sahte olan müphem ve sari duygu muydu? Hakkı Celis, o kadar süslü ve muattar Seniha'nın yerine şimdi, millet denilen şeyi, o koyu, karışık varlığı mı seviyordu? Genç adam, millet denilince Naim Efendiler gibi müstehaselerle Senihalar ve Faik Beyler tarzında sefil iştahlı yaşarları hatırlıyordu. Millet, ona bazen kilometrelerce toprak üzerinde yığılmış bir kocaman ceset halinde göründü. ... Hakkı Celis, bu müthiş fikir ve bu korkunç şüphe ile bir hafta sonra Çanakkale'ye sevk edileceğini düşündü. Evet, bu genç adam, istemeyerek, bilmeyerek, Naim Efendi hıçkırıklarına devam etsin ve Seniha Almanyalı, Avusturyalı zabitlerle rahat rahat çay ziyafetleri verebilsin diye, bir hafta sonra Çanakkale'ye, hayatına doymadan ölüme gidecekti!"
"Geceleri Hasan'la Cenan'ı karşıma alıp konuşmaya mecbur oluyorum. Kimsesizlik o kadar canıma tak diyor."
"Sana demin vücudumun güzel taraflarını gösterirken beni seviyordun. Fakat, ne vakit ki hayatımın çirkin taraflarını göstermeye başladım; benden tiksindin. Gençken ve güzelken vücudu soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez, ve herkes önünde, hatta kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır."
"... gözünün ucu ile Seniha'ya baktı; bu civanmerdane fikrinin genç kız üzerinde yapacağı tesiri görmek istedi. Fakat, Seniha sadece güzel ve süslüydü."
İnsanların Seniha'ya olan nefretlerinin tamamen cinsiyetçi ve yüzeysel olduğunu düşünüyorum. Klasik 'kendi isteklerini, ideallerini ön plana alan kızdan nefret etme' durumu. Ha tabii ki şımarık ve düşüncesiz olduğu kısımlar oldu (sınıf nefretimin son raddeye vardığı kısımlar da vardı) fakat 20 yaşında bir kızdan nasıl bir olgunluk bekliyordunuz? Faik Bey -kazık kadar adam- bile o olgunluğu gösteremiyorsa bu kız nasıl gösterecek? Yaşlanmaktan, hayatını yaşayamamaktan korkan; ne yaparsa yapsın ailesinden bağımsız hissedemeyen hafiften nevrotik bir kız. Kendini, insanları, yeni kültürleri keşfetmek için gittiği yerde bütün iyi niyeti ve saflığıyla sevdiği kendinden yaşça büyük bir adam tarafından kandırılıyor ve suistimal ediliyor. Bizim millet de işte bu kızı şeytanlaştırıyor.
*Bu kısım azıcık spoiler olabilir*
Bu aşırı yeşilçam, alaturka "şımarık, jenerasyonel zengin, hedonist kız... sen gittin pic zengin adamla birlikte oldun ama seni saf, mülayim çocuk seviyordu sonra o zengin adamdan siktiri yiyince saf çocuğa döndün ama o artık eski çocuk değildi......" plotu cidden gına getirdi. Eski bir roman, böyle klişe konularının olması çok normal tabii ama okurken kabız olmadım değil. Hele ki gelenekçi, muhafazakar, kolay evhamlanan dede tipi.... 30 yıl yaşlandım okurken.
Naim Efendi İstanbul'da bir konakta kızının ailesiyle beraber yaşamaktadır. Konağa tabiri caizse iç güveysi olarak gelen damat Servet Bey ve torunları Seniha ile Cemil dönemin Türkiyesi olan Tanzimat ile Meşrutiyetin arasındaki zaman diliminde hayatlarını sürdürmektedirler. Lakin bu aynı zamanda batılılaşma geleneğinin başladığı ve aşırı derecede Batı özentiliğinin sirayet ettiği zamanlardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu hemen bize sembolleri veriyor aslında. Naim Efendi'nin torunları tamamen Batı'yı ve Batı'nın getirdiği şekilde yaşamın sembolü sayılırken, torunlarının ne dediğini çoğu zaman anlamayan ve esefle kınayan aynı zamanda da bu değişiklikten kendini korumak isteyen Naim Efendi ise tamamen eskiyi savunanlar arasında bulunur. Bunu hikayede özellikle uzun uzadıya konuşmalarında çok net bir şekilde ifade ettirmiş ve kendi düşüncelerini de kitaba serpiştirmiştir.
Yorumun devamı için Kitap Sayfaları'nı ziyaret edebilirsiniz.
Erken dönem Türk romanlarının tipik problemleri bence bu romanda da mevcut. Hikaye oldukça basit ve tahmin edilebilir, aslında tam bir gelişme ve sonuç bölümü yok dahi denilebilir. Romanda karakter analizleri nispeten kabul edlebilir seviyede, ortam anlatımları da aynen ama açık konuşmak gerekirse romanın ana karakteri kim o bile belli değil. Romanın ana karakteri olmaya aday 2-3 kişi var belki ama her 40-50 sayfada bir bir başkası başrolu ondan çalıyor falan filan. Neyse... Sonuç olarak Türkçe'nin profesyonelce kullanımı ve Türk romancılığının gelişimini görmek için alınır, şöyle bir okunur. Zaten çok rahat okunuyor. 1-2 günde rahatlıkla biter.
İntibah ve adını şu an hatırlamadığım bazı cringe Tanzimat edebiyatı deneyimlerimden dolayı Kiralık Konak'a da muhtemelen sevmeyeceğim düşüncesiyle başlamıştım ama şaşırtıcı bir şekilde sürükleyici buldum kitabı. Kiralık Konak'ta da Araba Sevdası'nda olduğu gibi yanlış batılılaşma inceleniyor fakat Araba Sevdası'nın aksine bu durum birey üzerinden değil aile olgusu üzerinden anlatıyor. Okuması son derece keyifli, dili son derece akıcıydı, yine aşırı acıtasyonlara kaçılan yerler vardı ama azınlıkta kalan bu güruh okuyucuyu o kadar da rahatsız etmiyordu. Şu vakte kadar Yakup Kadri okumaktan kaçışım hayli gereksizmiş.
Uzun bir dönem sonunda okuduğum ilk Türk Edebiyatı kitabı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlunun ilk eseri Kiralık Konak değişim sürecine giren Türkiye'de geçen olayları dile getiriyor. Genel olarak baktığımızda bir dede ve torun sorununu yani nesiller çatışmasını ele alan bu Türk klasiği yazıldığı dönemi göz önüne aldığımızda dili gayet sade ve anlaşılırdır. Klasik saydığımız bu Türk Edebiyatı kitabı yazıldığı dönemdeki toplumu iyi yansımakta olup kesinlikle okunması gereken klasiklerdendir.
Obožavam knjige J.K. Karaosmanoglua! Prosto je psihoanaliza likova koje stvori neverovatno istinita i stvarna, oseća se atmosfera i težina vremena u kome se nalaze, a da ne zalazi isuviše u opise trenutnog stanja u vremenu i zemlji u kojoj žive.