"...Annesinin ardından sürüklenen küçük bir oğlanın domates kızılı kum kovasıyla kendini tutan ele asılı yürüyüşü.
Nesibe'nin başına kadar bütünüyle görebildiği bu tombul, bakımlı çocukla uzun bakışması.
Karşılıklı gülüverme.
Bildik ikisi de.
Tutan el bıraksa ne güzel kumdan oyunlar kuruverecekler, kovayı kalıp yaparak.
Sonra hep büyükler, salt bacaklarını görebildikleri.
Dizlerinden başını kaldırmaz.
Çünkü bugünü bütünüyle sahiplenmenin gereği yok.
Kapanık kalmanın kurtarıcı donukluğu, beklemek.
Güneş.
Kapıyı açan adamın, kolu içeri taktıktan sonra duruşu, bakışlarının genç kızın mayonun saramadığı kalça bacak çizgisine yapışıp kalışı.
Plaj odasının içindeki, geriden bakınca görüntüyü eğrilten, her devinmede kaydırıp çarpıtan ayna.
Yatağın sırtına batan ot tıkıştırılmış sertliği.
Önce sıkıntı, sonra duygusuzluk.
Adamın her değişimindeki ağırlığını dengelemek.
Bir de en az gürültü olması için yüreğini hiç bırakmayan kaygı.
Bakmamak.
"Senin dilin yok mu, güzelim? Hiç konuşmaz mısın?"
Gülümsemek adama.
Gerekir çünkü.
Parayı cömertçe verenden gülümsemeyi esirgemek olmaz.
Üstelik zararsız bir adam.
Can acıtma huyu yok."
Üçüncü öykü kitabında Füruzan 70'li yılların başında aldığı göçlerle dengesi iyice bozulan İstanbul'da kenarda kalmış, görünmeyen, hikayesi anlatılmayan kalabalıkların tarafından anlatıyor şehrin kıyıcı, eritici hayatını. Tek kaçışı sinemalar olan, adamların altına itilen tezgahtar kız çocukları, sınıfın en arkasına itilen göçmen çocukları, köyden gelesiye işe koşulan bacak kadar oğlanları, memuriyet içinde eriyip kuruyan hayatları, ne kadar iyi davranıldığı söylense de hitmetçiliğin hep hatırlatıldığı köşkleri, anasız babasız akraba elinde kalıp savrulan çocukları başarıyla, elden bırakılmayacak bir tempoyla aktarıyor.
Türk Edebiyatının dev yazarının bu kitabını her şeyin sınıfsal olduğunu bilen ve bunun da ötesine bakan okuyuculara öneririm.