“Yirmi yaşında olmadığımız hâlde bizler de mutlu olduğumuz anları incelesek bunun sonucunda, bütün kâinatın karşısında titrediği şu kelimeye ulaşmaz mıyız? ‘Hiç!’”
Halit Ziya’nın, “Sanat heyecanım içinde bu kitaptan duyduğum zevke ve neşeye yetişebilecek bir duygulanma bilmiyorum,” dediği 1891 tarihli Küçük Şeyler’de, Batılı anlamdaki ilk Türkçe öykü örneklerinden bazıları bir araya geliyor. Samipaşazade Sezai bu öykü derlemesiyle gündelik hayatın küçük detaylarını kaleme alıyor.
Olduğu gibi görünmeyenler, kötüye giden evlilikler, yanlış kararlar, hayalperest çocuklar, sanatçılar, kesilen ağaçlar, hayal kırıklıkları, hüzünler, önyargılar, kazananlar, kaybedenler… Samipaşazade’nin İstanbul’unda, öykülerin satır aralarında her biri kendine yer buluyor.
Türk edebiyatı tarihinin ilk büyük üslupçularından biri olarak görülen, ilk öykücülerimizden Samipaşazade’den Küçük Şeyler, bir türün bir dildeki temel taşı.
Sami Paşazade Sezai (Osmanlıca: سامى باشا زاده سزائى), (d. 1859 İstanbul - ö. 26 Nisan 1936 İstanbul) Türk realist öykücü, romancı. Türk Edebiyatının ilk gerçekçi romanlarından birisi olma özelliğiyle edebiyat tarihinde büyük önem taşıyan “Sergüzeşt” adlı romanın yazarıdır. Türk edebiyatında modern kısa hikâyenin kurucularındandır.
1859 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Tanzimat devrinin ileri gelen isimlerinden, Osmanlı Devleti’nin ilk Maarif Nazırı (Eğitim bakanı) Abdurrahman Sami Paşa ile Paşa’nın ikinci eşi olan Dilarayiş Hanım’ın[1] oğludur. Babasının Taşkasap, Taşkasap’taki konağında özel öğrenim gördü. Konaktaki eğitim yıllarında Farsça, Arapça, Fransızca, Almanca; daha sonra Londra’da görev yaptığı yıllarda İngilizce öğrendi. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti. “Maarif” başlıklı ilk yazısı 1874 yılında “Kamer” adlı gazetede yayımlandı[2]. 3 perdelik bir piyes olan “Şir” isimli ilk eseri 1879’da yayımlandı. 1880'de, ağabeyi Abdüllatif Suphi Paşa’nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektubi Kalemi’ne memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci kâtipliğine atandı. Orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izledi. 1885’te elçilik görevlerinin şapka giymesi yasağına uymadığı için elçilik kadrosu azledildiğinde İstanbul'a döndü[2], İstişare Odası’na memur oldu. Bu dönemde Latife Hanım ile kısa süren bir evlilik yaptı[1]. 1885 - 1901 arasında İstanbul’da yaşadı ve edebi açıdan verimli bir dönem geçirdi. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem ile yakın dost oldu. 17-18 yaşlarında iken tanıştığı Namık Kemal ile sürekli mektuplaştı. Diğer Tanzimat yazarları gibi çok sayıda eser vermedi; bir roman, iki küçük hikâye kitabı, hatıra ve seyahat yazıları yazdı. 1888’de bir paşazade ile cariyenin aşk öyküsünü anlattığı Sergüzeşt adlı romanı yayımlayarak Şemseddin Sami, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi'den sonra Türk edebiyatının ilk romancıları arasına girdi. Alphonse Daudet'den “Jak” romanını Türkçeye çevirdi. 1891’de hikayelerini “Küçük Şeyler” adlı kitapta topladı. 1897'de İkdam Gazetesi'nde makaleler ve hikayeler yazdı. Bazı makale ve hikayelerini “Rumuzü'l-Edeb” (1898) adlı kitapta topladı. Sergüzeşt romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için 1901’de Paris'e gitti ve 1908'de Meşrutiyet'in ilanına kadar da orada kaldı. Yurtdışına kaçışını Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlanan “1901‘e Ait Bir Hatıra” başlıklı yazısında anlattı. Paris’te Jön Türkler’le tanıştı; İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyet içinde saygın bir yere geldi. Cemiyetin 15 Şubat 1902’de yayın hayatına başlayan "Şüra-ı Ümmet" adlı yayın organında Osmanlı Devleti politikalarını ve rejimini eleştiren yazılar yayımladı. Paris yıllarını “1901’den İtibaren Paris’te Geçen Seneler”, “Paris Hatıratından”, “Paris’te Yedi Sene” adlı yazılarında anlattı. II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul'a döndü ve Madrid elçisi olarak görevlendirildi. I. Dünya Savaşı başlayınca Madrid'den İsviçre'ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. İspanya yıllarını “Gırnata ve El-Mescidü’l Camia: Elhamra” adlı iki yazıda, İsviçre’de geçirdiği zamanı “İsviçre Hatıratı” başlıklı yazılarında anlattı. Mütareke devrinde 1921 yılında yaş haddi dolmadan hükümet tarafından emekliye sevkedildi ve İstanbul'a döndü. Son yıllarını Kadıköy’ün Mühürdar semtindeki evinde geçirdi. Çok sevdiği yeğeni İclal'in ölümü üzerine yazdığı mensur bir mersiye ile daha bazı nesir v
Yine, yeniden İş Bankası Türk Edebiyatı Klasikleri. Seride okuduğum üçüncü kitap oldu.
Küçük Şeyler’i tavsiyelere dayanarak aldım. Pişman olmadım, iyi ki de okudum diyorum.
Kitabı kendi içimde sıradana övgü olarak tanımlıyorum. Her ne kadar yazarın amacı olan, “anlatılan şeyden öte anlatım şekli” düsturu ile hemfikir olmasam da dilinin güzelliğini reddedemem.
Samipaşazade Sezai’nin iyi bir gözlemci olduğunu da eklemek gerek açıkçası. Muazzam dediğim öyküler değiller, ama oldukça tanıdık hepsi. Bu da sanırım onun gerçek güzelliği.
“-Hanım! En son yanıtını isterim: Ya ben, ya kediler! -Kediler!”
Küçük şeyler, gerçekten de öyle büyük büyük olayların, dramların, acıların yaşanmadığı gayet sıradan insanların günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri aksilik ve kederlerin işlendiği hikayelerden oluşuyor çoğunlukla. Kendisi 80 sayfa civarında bir kitap ve kısa kısa hikayelerden oluşuyor. Günümüz Türkçesiyle olması da okumayı çokça rahatlatıyor zaten.
“Dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazılmak suretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin” diyor Samipaşazade Sezai. Gerçekten de çok ilgi çekici olabilecek bir konu başarısız bir üslupla işlenerek kötü bir eser ortaya çıkarılabileceği gibi sıradan insanların yaşadıkları sıradan olaylar da başarılı bir üslupla anlatılarak iyi bir eser ortaya çıkarılabilir.
Samipaşazade Sezai de “basit”, toplum içinde çok dikkat çekmeyen insanları ve “basit” olayları anlatmaya çalıştığı dokuz öyküye yer vermiş Küçük Şeyler’de (bunlardan biri Daudet’nin bir öyküsünün çevirisi). Ben severek okudum, o dönemin ilklerinden biri olması açısından bakarsak oldukça da iyi. Türk Edebiyatı meraklılarına tavsiye edilir. :)
Ah bir de keşke sadeleştirip yayımlanmasa tabii...
"Hanım! En son cevabını isterim. Ya ben, ya kediler?" "Kediler!"
Bir kocanın ümitsizliği, bir kadının kararsız arzuları, sevginin mutluluk çayırı üzerine temellerini gül fidanlarından, sevda rüzgarının tutarsızlığına karşı camlarını nurdan, eşyalarını tülden inşa edip döşediği evlilik sarayının çöküşü, hep bu birkaç kelimeden ibaret olan konuşmada saklıydı. Sf:17
Daima semadan bir şey bekler gibi duran ve günden güne sararıp solan bu güzel ağacın haline bütün kainat içinde yalnız seher, her sabah birkaç damla gözyaşı dökerdi. Sf:26
Küçük Şeyler, edebiyatımızın ilk düz yazı eserlerinden, bir hikaye kitabı. düz yazıya alışma döneminden bir eser olduğu için karakterler ve kurgu bakımından çok beklentili değildim ve tam da düşündüğüm gibiydi; kısacık, anlatmak istediğini doğrudan veren, tasvirlerine çok yer verilmemiş az ve öz karakterli hikayelerdi.. bunun yanı sıra döneme paralel olarak dildeki şiirsellik ve çevre betimlemeleri çok başarılı ve etkileyiciydi.
Bir saatte okudum bitti. Sami Paşa'nın oğlu Sezai'den çok hoş bir öykü kitabı. Kısacık birkaç hikaye var. Hepsi de çok güzel. Kediler güzel, Düğün güzel(Yavuz Selim ve cariyesi arasında yaşananları anımsattı) son öykü Pandomima çok güzel. O herkesi güldürüp ağlayan pandomimci-palyaço klişesinin çok başarılı bir örneği.
Bir de öykü çevirisi var kitapta. Alphonse Daudet'nindi galiba. O da harikaydı. Hatta kitabın genel havasına uyumu göz kamaştırıcı olmuş. Boşuna seçmemiş Sezai Bey bu öyküyü de.
Güzeldi. Küçük şeyler miydi yaşananlar, bence değildi. İntiharlar ölümler onlar bunlar havada uçuşuyordu. Bence Sezai'nin küçük şeyleri, her öyküsünde bulunan o hayatın içinden ufak detayları.
Ne hissedeceğimi çok bilmiyorum açıkçası. Türk Edebiyatı Klasikleri'ne yeni yeni alışıyorum. Samipaşazade Sezai'nin de Küçük Şeyler'ini bitirdim an itibariyle. Kısa hikâyelerden oluşan bir kitap. Bazı hikâyeleri hoşuma gitti. Zaten ön sözde neyin anlatıldığı değil de nasıl anlatıldığının önemli olduğu yazıyor, bu yüzden betimleme bekliyordum açıkçası. Yer yer uzun cümleler yorsa da genel olarak kötü değildi benim için. Gerçekten vay be diyebileceğiniz bir durum yok, tanıtımında da yazdığı gibi insanın başına gelmesi muhtemel olan sıradan olayları ele alıyor kitap.
"Nefrete neden olması gereken olayların sevgiyi öldürememesi ne acıdır!" •
Genel olarak Türk edebiyatının ilklerine karşı özel bir ilgim ve sevgim olsa da bu kitabı okurken ciddi anlamda vaktimin çöpe gittiğini hissettim. Dönemi düşünmek bile gözümde en ufak bir artıya sebep olamadı ne yazık ki.
Biri çeviri olmak üzere yedi hikayeden oluşuyor. Yedi küçük şeyin insan hayatına etkisine değiniyor. Keşke içeriği de edebi önemi kadar akılda kalıcı olsaydı ama ne yazık ki benim için öyle olmadı.
Bir Cumartesi sabahı, çayımı içerken okudum ve bitirdim. Özellikle 'Düğün' ve 'Kediler'i çok sevdim. Fazla uzatmadan, ama merak da uyandıracak şekilde yazılmış öykuler. İşbankasına 'Türk Edebiyatı Klasikleri ' serisi ile bize klasiklerimizi sevdirdigi icin cok cok tesekkurler.
edebiyatın amacını pek güzel tasvir etmiş eser... bir de 100 yıl öncesine ait olsa da zamanın ötesinden çok hoşuma giden bir tabirle karşılaştım: “ insan kaçkını”
“Bizler de mutlu olduğumuz anları gözden geçirsek, bütün kainatın karşısında titrediği şu kelimeye ulaşmaz mıyız? Hiç.” ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ Burada Türk klasiklerinden çok fazla bahsetmiyorum. Bunun sebebi bu hesabımı açmadan çok daha önce, lisede çoktan büyük bir çoğunluğunu okumuş olmam. Okuduğum onca Türk klasiği arasında benimle en çok kalmış olan Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt’iydi ve bu yüzden de İş Bankası Türk klasiklerini yeni bir seri halinde basmaya başladığında elim ilk Samipaşazade Sezai’nin kitabına gitti.
Küçük Şeyler tam da adı gibi günlük hayatta başa gelebilecek küçük şeyler hakkında yazılmış kısa öykülerden oluşuyor. Herkesin başına gelebilecek bu basit olaylar ve herkesin hissedebileceği sıradan duygular öyle güzel işlenmiş ki inanılmaz bir haz alarak okudum kitabı. Samipaşazade Sezai biliyorsunuz ki Türk edebiyatında modern anlamda hikayenin öncüsü olup, hikaye ve romanlarında çoğunlukla halkın içinden kahramanların günlük hayatlarını anlatır. Küçük Şeyler’in bizzat yazar tarafından yazılmış önsözünde ne anlatıldığının değil nasıl anlatıldığının önemli olduğundan bahsediyor yazar ve kitaplarıyla da basit konuların bile güzel yazıldığında önem kazanabileceğini kanıtlıyor.
Küçük Şeyler’i bitirdikten sonra Sergüzeşt’i tekrar bir okumak istedim ancak elimde okunmamış çok kitabım varken şu an için tekrar okumalarına vakit ayıramayacağım sanırım. Yine de Samipaşazade Sezai’nin dili kullanış şeklini görmek (ve benim açımdan hayran kalmak) için birebir olan bir kitap Küçük Şeyler ve romanlarından ziyade yazara başlamak için daha uygun bence. İş Bankasının yeni Türk Klasikleri serisinden okuduğum ilk kitapta da dilinin oldukça başarılı bir şekilde sadeleştirildiğini söyleyebilirim. Hatta şiirselliği sebebi ile hem günümüz Türkçesi ile hem de eski hali ile kitaba eklenmiş bir yazı dahi vardı. İş Bankası’na gerek çeviri gerek de sadeleştirme açısından güvenim zaten tam. Sizin de zaten 1-2 saatte rahatlıkla bitirebileceğiniz bu kitabı okumanızı öneririm.
ispanya'ya uçarken bitirdim "küçük şeyler"i. bende, misafirlikte meraktan denediğim, ama damak zevkime uymayan bir kurabiye etkisi bıraktı. aslında deniz'e hediye etmek niyetiyle almıştım bu kitabı, sırf adı sevimli diye. hiç düşünmedim tanzimat dönemi'nde yazılmış olacağını tabii. neyse kitap defolu gelince hediye etmek de nasip olmadı zaten, kendim okuyayım bari dedim. oldukça garip bir deneyimdi, hala "misafirlikteki alışılmadık kurabiye" benzetmemin arkasındayım! kısacık hikayelerden oluşuyor ve biraz ağır bir dili var normal olarak. uzun, ağdalı ve betimleme taşan cümlelerle dolu. beni etkileyen de tasvirler oldu zaten. samipaşazade sezai, çok basit bir şeyi anlatırken öyle betimlemeler yapmış ki birkaç paragrafı defalarca okumaktan alıkoyamadım kendimi. ama bir noktada da kitabın ve hikayelerin beni pek çekmediğini sezdim. doğru kitap, yanlış zaman mı? doğru kitap, yanlış insan mı? bilemedim. çevremden biri okumalıysa bu kitabı, hayrunnisa okumalı sanırım.
kitabın bir çok yerine not almışım da "hiç" hikayesiyle ilgili yazdığımı paylaşmak isterim: bizim kendimize değer biçmemiz, önemli hissetmemiz, güzellikleri üstümüze alınmamız... bunların hepsi boşuna. çünkü o kadar 'özel' değiliz aslında. bahçedeki çiçek sana açmadı, zaten hep açıyor. senin evine güneş düşmedi, o güneş zaten her gün doğuyor. ve sevdiğin kız sana gülümsemiyor, sadece "üstdudağı biraz kısa".. ve o eşitlik sever tebessüm, sana değil bütün aleme, bütün eşyaya ait...
¨Dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazmak suretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin. Güneş sisteminin özelliklerini anlatmakla, mikroskobik bir böceğin kalbini incelemek edebiyatça denktir¨. Önsözüne böyle başlamış Samipaşazade Sezai. Ve hakikaten de güzel yazmış. Kitabın teması nedir diye sorulsa yanılgı/ aldanış derim. Öykülerdeki tüm karakterler bir yanılgı içinde, kendi hayal dünyalarında, oysa gerçekler farklı ve zalimce bir eziyete dönüşüyor her biri için. Samipaşazade, Sait Faik'in, Vüs'at O. Bener'in edebi babası. Tıpkı onlar gibi gözlem gücü yüksek ve dili doygun. Ki bu günümüz Türkçesi'nde böyleyken, yazıldığı eski Türkçe'deki kudretini tahmin etmek güç değil. Konuların hiçbiri yeni değil, acılar da öyle ama biz 21. yüzyıl okuyucuları bence metinlere daha geniş zamanlardan bakmayı öğrenmeli ve yazıldığı zamanları da düşünerek değerlendirmeliyiz. Anmak istediğim diğerleri ise günümüz Türkçesi'ne başarılı bir şekilde uyarlayan Salih Bora, kapak tasarımının güzelliği ve sadeliği ki öykülerin ruhunu yansıtmış ve bizlere kendi edebiyatımızı tanıtmayı ödev edinmiş İşbankası Yayınları. Ne zaman eski edebiyatımızdan bir şeyler okusam aksine daha taze hissediyorum, neden bilmem.
Bu ayki okumalarıma İş Bankası Türk Edebiyatı kitaplarından birini alarak devam etmek istiyordum ve bu yıl için okuma listeme aldığım Küçük Şeyler kitabı burada bana bir göz kırptı. Samipaşazade Sezai'nin daha önce ikonikleşmiş eseri olan Sergüzeşt'i okumuştum ve çok sevmiştim. Bu da yazardan okuyacağım ikinci kitap olacaktı. Küçük Şeyler kitabı, kapağıyla beni mest etmiş bir eser. Pencere kenarında koltuğun üstüne çıkıp dışarıyı izleyen bir kedi silüeti gerçekten benim inanılmaz rahatlatıcı bulduğum bir konsepte sahip. Kim tasarladıysa eline emeğine sağlık diyorum her şeyden önce. Yazarın elimdeki bir diğer kitabı olan Sergüzeşt'den sonra bu kitap için de umutlarım vardı açıkçası.
Küçük Şeyler kitabı aslında bir öykü derlemesinden oluşuyor. Yazarın dokuz adet öyküsü(bunlardan birisi iki kere yazılmış eski Türkçe ve günümüz Türkçesi olarak) bulunuyor kitapta. Önce, eseri günümüz Türkçesi'ne uyarlayan Salih Bora'nın, sonra da yazarın önsözünü okuyoruz. Aslında yazarın da dediği gibi, bu hikayelerde öyle çok yenilikçi ve sıra dışı konulu öyküler yok. Günlük hayat hikayeleri, herkesin başına gelebilecek şeyler var ve bunun anlatımının da problem olmadığı söylüyor yazar, önemli olan nasıl anlattığın onun için. Velhasıl, öyküler de aynen bu şekilde. İlk öykü Bu Büyük Adam'da baş karakterimiz her gün yolda gördüğü bilge görünümlü bir adamı gözünde çok fazla büyütürken bir gün bu adamın karıştığı bir kavga sonucunda asıl kimliğini öğrenmesini anlatan, twistli bir öyküydü ve beğendim. Hiç öyküsü emektar ve ailesine bakmakla yükümlü genç bir delikanlının bir kıza aşık olması ve onu kazanmak için uğraşmasını, ama aslında kızın hiç de böyle bir olayının olmamasını anlatan bir öyküydü. Anlatımı çok edebi olsa da çok hissettiremedi beni. Kediler öyküsünü çok sevdim, trajikomikti. Yaşlı bir çiftten kadın olanı evi kedi doldurmuş ve kocası da bu durumdan rahatsız olup evi terk ediyor. Bu huysuz adamın kedilerle mücadelesini okuyoruz. En sevdiğim öykülerden biri buydu. İki Yüz Elli Kuruşa Asır öyküsü yine oldukça edebi bir dile sahipti ama yine pek hissettirmedi beni bir şeyler için. Her zaman yürüdüğü yoldaki ağaçlardan birinin kesilmesi üzerine üzülen bir adamı anlatıyor. Düğün adlı öykü, bir sonraki en sevdiğim öyküydü sanırım. Bir düğün evinde iki hizmetçinin gözünden anlatılan bir hikaye. Kimse damatla gelini yakıştırmıyor. Gelin çirkin ama zengin, damat yakışıklı ama çapkın diyorlar. Halbuki damadın da arka planında cariyesinin olduğunu ve o kızın hikayesini anlatıyor. Cariyesi olarak atfedilen kızın yaşadığı şeyler çok üzücüydü. Bence en vurucu öykü buydu kitaptaki, erkeklerin bir çoğunun hala böyle olması hayal kırıklığına uğratabilir okuru. Bir Kitabe-i Seng-i Mezar ve günümüz Türkçesi'ne uyarlaması olan Bir Mezartaşı Yazıtı öyküsü kitaptaki en kısa öykü. 20 yaşında veremden ölen bir kızın sevgilisinin, kızın mezarı ve yasını anlattığı bir yas metni aslında. Kitapta hem eski Türkçe hem de günümüz Türkçe'si olarak mevcut. Kısa ama etkileyici de olsa daha uzun olması güzel olabilirdi. Arlezyalı adlı öykü bir çeviri öykü aslında. Bunu yazarımız kendisi çevirmiş, orijinali Fransa'nın bir köyünde geçen bir öykü ve Hiç öyküsüyle benziyor bence. Bir çiftlikte çok çalışkan bir genç var ve bir kıza aşık. Ama o kızın aslında gözü biraz dışarıda. Bunu öğrenen gencin içine kapanması ve hayatını mahvetmesi üzerine anlatılan üzücü ama sıradan bir öyküydü. Son hikaye Pandomima ise herkesi güldüren bir pandomimcinin müşterilerinden birine olan aşkı ve kızın haftalar sonra evlenmesi üzerine girdiği bunalımı ele alan ortalama bir öyküydü. Öykülerin çoğunda karşılıksız aşk yüzünden depresyona giren erkek figürü varmış, şu an yazarken fark ettim.
Kitaptaki öykülerden beğendiklerim de beğenmediklerim de oldu, ortalama bulduklarım da oldu ama genel anlamda yazarın fikriyle uyumlu öyküler olduğunu düşünüyorum. Aslında kitaptaki hiçbir öykü çok garip, oldukça yaratıcı fikirlere sahip, şok edici öyküler değildi. Korku, gerilim, bilimkurgu, fantastik gibi türlerden öyküler de yoktu. Herkesin başına gelebilecek, gayet sıradan insanların öykülerini anlatıyordu kendisinin de bahsettiği gibi. Eski Türkiye'yi gördüğümüz, oradaki insan yaşamlarına tanıklık ettiğimiz öykülerdi hep. Fakat burada kendi sorusunu bize de sorgulatıyor yazar. Bu şekilde öyküler okumak iyi bir deneyim yaratıyor mu okurlara? Biz okurlar olarak güzel kurgulanmış öyküler mi arıyoruz yoksa iyi yazıldıktan sonra kurgunun önemi yok mu? Yazar bu ikinci tezi savunuyor. Ona göre önemli olan anlatım. Çok sıradan bir öykü bile güzel bir anlatımla çok güzel bir tat bırakabilir okurun ağzında, diye düşünüyor yazar. Benim için de önemli olsa da sıradan konular bir yerden sonra aynı tadı verebiliyor. Mesela bu kitapta bile Hiç, Arlezyalı ve Pandomima öykülerinde benzer konular vardı ve içlerinden birinin çeviri öykü olması, diğerinin çok ağdalı bir dile sahip olması bu farkı çok da hissettirmedi. Kaldı ki konularında da farklar vardı. Arlezyalıdaki kadın karakteri ile diğer iki kitaptaki kadın karakterin tarzı aynı değil mesela ama başroldeki erkek karakterin hissetikleri şeyler benzer. Farklı şekilde anlatılıyor olsa da okur olarak bende aynı şeyi okuyormuş hissi verdi yani yer yer. Bu yüzden yazarın dediğine kısmen katılsam da büyük ölçüde de katılmıyorum sanırım. Fakat yazarın dilinin harika olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar biz günümüz Türkçesi ile okumuş olsak da(çevirmene de bu konuda emeklerine sağlık demeden geçmeyelim) belli ki asıl yazılmış haliyle de oldukça ağdalı ve edebi bir dili var. Ki Sergüzeşt'de bunu pek hatırlamıyorum. Bu öykülerde daha çok belli sanırım. Ayrıca Bu Büyük Adam Kimdir ve Kediler gibi hikayelerdeki mizah unsuru da çok güzeldi, yazıldığı dönemi de yansıtması ayrıca tatlı bir hava koymuştu metinlere. Kediler ve Düğün öykülerini özellikle gerçekten çok sevdim ve kitapla ilgili aklımda kalacak olan en belirgin öyküler de onlar oldu.
Yazardan başka yazılar, metinler, romanlar falan da okumak isterdim ama başka eseri yok sanırım. Öyle ki, bu öyküler bile ayrı kitap olarak basılmış zamanında başka öykülerle birleştirilerek. Ben bu derlemeyi bu şekilde daha başarılı buldum ama. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu sanırım. Puanım 5 üzerinden 3.5.
Çok çok güzeldi. Lütfeeen okuyun. Betimlemeler o kadar iyiydi ki özellikle ikiyüz elli kuruşa bir asır hikayesi favorim oldu.
‘Bir bülbülün, parıldayan yıldızların ta ufuklara kadar dokunduğu bir gecede,siyah, nokta kadar küçük gözlerini semanın sonsuz laciverdine çevirerek icra ettiği nağmeleri, o yüksek ve ruhu besleyen sesi kalbimde yuva yaptığı için hala gözlerimi kapayıp dinlesem, bir harabeden yükselen hüzünlü bir feryat gibi kulaklarıma gelir; bazen benden uzaklaşarak, kah koşup kah ara vererek deruni bir sesle öterdi.’
Yazarın kısacık öykülerinin toplandığı kısacık bir kitap. Bir saatte bitirebilirsiniz. Günümüzden bakınca çok doyurucu değil ama yazıldığı dönem için başarılı ve yenilikçi. Özellikle aynı metnin Osmanlıca ve Türkçe yazıldığı sayfalar etkileyici.
Kitabın kapağı çok güzel ve içerisindeki bir öyküyle de çok uyumlu.
Küçük küçük hikayelerden oluşan bu kitapta anladığım bir hikaye var mı diye sorarsanız, hayır derim. 72 sayfalık kitabı zor bitirdim resmen. Türk Edebiyatı beğenmediğim kitaplarına maalesef bu da eklendi. Neyi anlatmaya çalıştı, neden, ne demek istedi kafamda anlamsız sorularla bitti.
çok sıkıcı bir kitaptı maalesef. zamanı için önemli bir eser olabilir ama günümüz için çok da okunmaya değer bir yanı yok bence. iş kültür yayınlarının türk edebiyatı klasikleri serisinde okuduklarım arasından beni en içine çekmeyeniydi
Okumaktan keyif aldığım anlatımı ile ruhuma iyi gelen bir kitap oldu Küçük şeyler. Bunda hikayelerin kısa ve sıkıcı olmamasının da payı vardı. Yazar, neyi anlattığının değil nasıl anlattığının aslında önemli olduğunu vurgulamış. Bence de bu böyle çünkü doğru kelimeler küçük şeylere büyük anlamlar yükleyebiliyor.
İş Bankası Kültür Yayınları’nın Türk Edebiyatı Klasikleri serisini okuma listeme sıkıştırmak için uzun zamandır bekliyordum. Birçok dünya modern ve klasik eserlerini ezbere sayıp kendi kültürümüze bu kadar yabancılaşmış olmaktan dolayı biraz ızdırap duyuyorum. Dolayısıyla bu açığı kapatmak için seriye bu kitapla başlamış bulunuyorum. Samipaşazade Sezai’nin okuduğum ilk ve tek kitabı kısa hikayelerden oluşuyor. Hareket noktası basit şeyleri güzel öyküler içinde eşsiz bir üslupla aktarıp artık gereğinden fazla karmaşıklaştırılan edebiyatı sadeleştirmek. Anlatım ve temel aldığı hususlar gayet sade ancak öyküler düşündüğünden daha basit kalıyor, bağladığı noktalar ise zaman zaman fazla bayağı. Belki zamanında çok daha çarpıcı bir etki yaratmış olabilir ancak kendi dönemini aşamamış ve günümüze gelene dek fazlasıyla metal yorgunluğuna uğramış gibi hissettim. Buna rağmen eğlenceli anlatımıyla ara ara bana Gürpınar’ı hatırlatan yazarın bu kısa öykü kitabını sakin bir Pazar günü ele almak gayet tatmin edici bir okuma deneyimi sunuyor, tavsiye edilir.