Komünist ütopya okyanus çukurlarına gömülürken, kapitalizmin zaferine eşitsizliklerin edepsizce zincirlerinden boşanması eşlik ediyor.
...insani düzlemde, etik düzlemde ve hiç kuşkusuz siyasal düzlemde bu durumun bir batış olduğu inkâr edilemez.
...bir çark dönüyor ve hepimiz uygarlıklarımızı yok edebilecek bu çarka doğru zorla sürükleniyoruz (Titanic gibi).
Komünizm adına yapılmış zulümler, Moskova duruşmalarından, açlıktan ölümlere (Ukrayna), soykırım düzeyine (Kamboçya) kadar varmıştır.
Anti-komünizm ise, her yerde toplumsal ve siyasal modernleşme imkânlarının altını oymuş, her yerde hınçları körüklemiş, fanatizm ve gericiliğe zemin hazırlamıştır.
Komünist rejimler, öne çıkaracakları varsayılan evrensel değerleri gözden düşürürken, Batılılar da en soylu evrensel ilkeleri kendi hırs ve açgözlülükleri adına sinsice ara��sallaştırmış, özellikle Arap dünyasında sürekli olarak en gerici, en karanlık güçlerle, bir gün kendilerine karşı savaşların en tehlikelisini ilân edecek olanlarla ittifak kurmuşlardır.
Gezegenimizin bu yüzyılda sunduğu iç acıtıcı manzara, tüm bu ahlâkî iflasların ve tüm bu ihanetlerin ürünüdür.
***
Maalouf,
-"dini ve etnik ayrımların olmadığı tek dönem" dediği sosyalist dünya algısının hâkimiyetindeki gençlik yıllarını özlemle yad ediyor;
-şimdilerdeki tesettür, kadın-erkek, cemaat, mezhep, etniste ayrımlarının, azınlıklara temsiliyetlerde hakkaniyetler sağlansa bile cemaatlerin birbirlerinden uzaklaşıp mafyalaşmasını önlemediğine ve birbirlerine uyguladıkları dehşet savaşlarına vurgu yapıyor;
-'Marksist evrensel ve bütünselci anlayışa, "canavarca hatalarından arınmış" bir özgürlükçülüğün eklenmesini' kendi ideali olarak sunuyor;
-1966'da dünyanın 3.büyük komünist partisi olan Endonezya K.P. ile ilişkisi olan veya olduğu düşünülen 500 binden fazla insanın milisler tarafından vahşice katledilmesinin CIA destekli olduğuna dikkat çekiyor;
-1967 Arap-İsrail Savaşı'nı, Arapların çok daha kalabalık olmalarına rağmen "6 günde" kaybetmesini, şimdilerde mevcut intihar ve cinayete varan umutsuzluk ve kendinden nefretin ana nedeni olarak gösteriyor;
-1973'deki İsrail-Mısır/Suriye savaşında Araplara destek için başlatılan petrol fiyat artışlarından doğan 1974 Petrol Krizi'nin, petrole bağlı zenginleşen Fahd, Saddam ve Kaddafi gibi dünyadaki büyük düşüncelerden uzak yaşamış çöl ülkelerinin aktörlerini öne çıkardığını ve Batı'da da krize reaksiyonla milliyetçi/muhafazakar reaksiyonları başlatıp hızlandırdığını belirtiyor;
-1975 Vietnam'daki ABD-SSCB savaşından solun galip gelmesi sonucu dünyanın birçok bölgesinde SSCB yanlısı ülkelerin doğdu��una, bundan güç alan Moskova'nın 1978'de Afganistan bataklığına girerek kendisini boğduna(savaş 10 yıl sürer);
-1979'daki Teatcher ve CIA'in yasa-dışı silah sattığı Humeyni muhafazakar devrimlerinin (Reagan da eklenir) sosyal konularda siyasal anlamda utangaç/çekinik kalmış sağı güçlendirdip ayağa kaldırdığına;
-Doğu blokuna çok partililiği ve ifade özgürlüğünü getireceğini beyan eden, dünyanın en saygın ve entelektüel komünist partisinin genel sekreteri olan İtalyan Berlinguer ile tarihsel uzlaşma için büyük çaba gösteren İtalyan Hristiyan Demokratlarının lideri Aldo Moro'nun öldürülmesinin (Gladio'nun işi), ortalarda siyasal buluşma hayallerini yıktığına;
-Tüm bunlarla birlikte, Mao'nun ölümüyle başa gelen D.Xiaoping'in Moskova karşıtı, ABD ve piyasa ekonomisiyle flörtöz tavrının;
SSCB'nin çöküşünü belirlediğine işaret ediyor.
***
Medeniyetler Çatışması'nda, taraflar çatışırken kendi bölgelerindeki birliklerini güçlendiricekleri beklenirken, aksine, günümüz insanlığının ayırt edici özelliği, şiddet ve hırçınlık içinde parçalanmaya, hizipleşmeye yönelişi olmuştur (Müslümanların çatışmaları, Amerika Birleşmemiş Devletleri, Dağılan Sovyetler, Brexit, Katalonya, İskoçya).
Türdeşlik pahalı, zalim, yüksek bedelli bir hayaldir.
Pakistan örneği kaygı verici saptamaları aklıma getiriyor. Birincisi "paylaşım" mantığına girildiğinde, parçalanma sınırsız bir biçimde sürme eğilimi gösteriyor. Önce Müslümanlar Hindulardan ayrılıyor, sonra Bengallileri Pencaplılardan ayırıyorlar.
Ama bu halkların egemen oldukları devletlerin bünyesinde alay edilmekten,zulüm görmekten, hatta imha edilmekten korkan başka halklar da var (örneğin Bengalliler de Beharilere aşırı zulmeder); onların da kendi ülkelerine sahip olmaları gerekmez mi? Gözü açılmış bir tarihçi bir gün bana, "her küçük balık için daha da küçük bir balık bulunur" demişti. Gerçekten de ayrılmanın sağlıklı bir çözüm olduğu kabul edildiği andan itibaren, "dilimlemenin" sona ermesi için bir neden kalmaz...
...halklarn "kendi evlerinde" kendi hükümetleriyle yaşamaya başlamak için imparatorluklardan kurtulmaları gerektiğini öne süren teorinin modern zamanların en yıkıcı teorisi olduğunu bile düşünüyorum. Bunu söylerken aklımda özellikle I. Dünya Savaşı'ndan sonra parçalanan çok-etnisiteli iki büyük yapı var: Parçalanması on milyonlarca insanın canına mal olan ve en berbat tiranlıkların ortaya çıkışını kolaylaştıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu; bolünmesi, tüm insanlık üzerinde dolaşan terör ve gerileme heyulasına yol açarak günümüzde de süren Osmanlı İmparatorluğu.
Onları özlemiyorum ama dinin, etnisitenin veya ırkın ulus teşkil etmek için meşru temeller oluşturduklarını asla kabul etmeyeceğim.
Çağdaşlarımızı, kimlik, ulus veya din konusundaki kabileci anlayışlara tutsak kalarak ve kutsal egoizmi yüceltmeye devam ederek, çocuklarına kıyamet misali bir gelecek hazırladıklarına nasıl ikna edebiliriz?
Görünmez el (A.Smith-Liberalizm) üzerine kurulan ekonomik, toplumsal ve siyasal öğretiler bir yandan enerjileri serbest bıraktı, alışverişleri teşvik etti ve yaratıcılığı hızlandırdı. Ama aynı zamanda kamu iktidarlarının düzenleyici rolünü eleştirmeleri ve aşırı zenginleşmeyi yüceltmeleri, genel çıkar fikrinin özüne darbe indirdi, yurttaşlar arasındaki bağları zayıflattı.
Bir ülkedeki yurttaşlık duygusunun kaybı nasıl hesaplanabilir? Bir nüfusun çeşitli bileşenleri arasındaki ilişkilerin gevşemesi veya sıkılaşması nasıl ölçülebilir? Kamu otoritelerine karşı duyulan kuşkuyla cemaatçiliğin, şiddetin veya rüşvetin yükselişi arasında bir bağ bulunduğu nasıl ispatlanabilir?
Uyuşturucu tacirlerine öğretmenlerden fazla hayranlık duyulan bir mahallenin toplumsal çürüme odağı haline geldiğini anlamak için uzun ispatlara gerek var mı?
Bütün bir toplum benzer bir zihniyet içine girdiğinde parasal açıdan kazançlı işlere toplumsal açıdan yararlı işlerden daha çok değer verildiğinde, bunun yıkıcı sonuçlarını engellemek imkânsızlaşır.
Bu asrın belirleyici niteliklerinden biri, insanları bir araya getiren etkenlerin giderek azalmasıdır.
Ortak değerler bile toplumsal "çimento" görevini tam olarak üstlenemiyor artık.
Toplumsal uyuma akıllıca yatırım yapıldığında, bir ulusun farklı bileşenleri arasındaki gerilimlerin azaltılabileceğini düşünenlerdenim.
Her türlü olumsuzluğa kullanılabilen yanlarına rağmen devlet, ince, elle tutulmaz ama aynı oranda vazgeçilmez bir role sahip; ortak aidiyet duygusunu güçlendiren bağlar dokunmasına binbir biçimde katkıda bulunuyor; devletin yokluğu daha ağır sorun yaratmaz mı diye sormak tamamen meşrudur.
Orwell'in Big Brother'i gibi teknolojinin sürekli gözetimi altındayız; varoluşumuzda özel addettiğimiz ile kamusal alanda gözler önüne serilen (ki bunun için çabalayan bir insanlık da var artık) arasındaki sınır her gün biraz daha siliniyor.
Delinmiş bir haznedeki yağ gibi, özgürlüğümüz damla damla akıp gidiyor ve biz bunu dert etmiyoruz. Özel alanımızı işgal ettiriyoruz.
Giderek mükemmelleşen, bize gücümüzün her şeye yettiği ve zengin olduğumuz duygusunu veren cihazlara sahibiz. Ama bunlar adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış hükümlülerin elektronik bileziklerine veya boynumuzda taşıdığımız ama diğer ucunun kimin elinde olduğunu dert etmediğimiz tasmalara benziyorlar.
Her kuşağın iki zorunluluk arasında bir denge bulması şart: Her türlü özgürlüğü yok eden toplumsal modelleri öne çıkarmak için demokratik sistemden yararlananlardan korunmak; aynı demokrasiyi koruma bahanesiyle onu boğmaya hazır olanlardan korunmak.
Bugün, iki yönde de mevcut olan bazı sapmalara karşın, bu dengenin henüz bozulmadığı kanısındayım; ama gelecek perspektifleri hiç ferahlatıcı değil. İnsanlara çocuk muamelesi yapan ve kullaştırma potansiyeli taşıyan bir dinamik harekete geçirildi ve onu durdurmak güç olacak; teknolojik ilerlemeler bu dinamiğe kaçınılmaz olarak yeni hareket alanları açacak ve onu haklı gösteren tehditler yok olmayacak. Bazıları bunu totaliter değilse bile en azından otoriter ve hileci, içten pazarlıklı bir girişim olarak görüyorlar; ben ise ne yazık ki zincirlerinden boşanmış gibi dünyaya yayılan ve alt etmeyi bir türlü beceremediğimiz kimlik iblislerinin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendiriyorum.
Tüm eşitsizliklerin en üst sonucu olarak uzayan ömür farklılığı acaba nasıl yaşanacak?
Uzun bir ömre sahip olma teknolojik imkânından dışlananlar kaderlerine razı olacaklar mı?
Tam tersine, öfkelerinin iki katına çıkacağı ve kanlı bir intikam düşü kurmaya başlayacakları varsaylabilir. Peki ayncalıklılar? Yüksek duvarların arkasında barikatlarını kurup kendilerine tehdit olarak göreceklerini acımasızca yok etme eğilimi içine girmezler mi?
Bu eşitsizliklere, yapay zeka, robotlaştırma ve nano-teknoloji alanlarındaki gelişmeleri de ekleyip düşünmemiz gerekli.
"Gereksizleşerek" iş dünyasından tasfiye edilmiş insanlar, marjinalleştirilmiş ve sözcüğün tam anlamıyla "kullanılmaz" olarak nasıl yaşayacaklar?
Onlara insan dayanışması adına, "faydalı" azınlık tarafından mı bakılacak?
Bu durum onların gereksiz, boşuna kalabalık eden, asalak ve potansiyel zararlı kişiler olarak algılanmasına yol açma tehlikesini barındırmayacak mı?
O zaman binlerce yıl boyunca sabırla oluşturulmuş insanlık kavramının manası boşaltılmış olacak.
Dünyanın olumluya gidebilmesine örnek olması için Avrupa Birliği'nden umutluydum; Avrupa'nın en büyük avantajlarından biri, Tarih'in onlara çoğunlukla ıstıraplar içinde değerli dersler vermiş olmasıdır. Kuşkusuz gezegenin her yerini fethetmiş ve uzun süre hakimiyetleri altında tutmuş ama sonunda bu hakimiyetin sınırlarını anlamışlar, bu da onların daha bilge, daha sorumlu -itiraf edelim ki bazen de daha pısırık- kalmasına yol açmıştır.
Avrupalıların çoğunda, sömürgecilerin kibri yerini daha ihtiyatlı, başkalarına karşı daha saygın bir tavra bırakmıştır.
Tarihleri boyunca çatışmış ve artık birlikte ortak bir gelecek yaratmaya çalışan ülkeleri bir araya getirme iddiası taşıdığı için, sadece Avrupa projesi bir dünya modeli sunabilirdi. Eğer yaşlı kıta kendi birleşik devletlerini kurabilseydi, böyle bir geleceğin bir ütopya veya hayal olmakla kalmadığını, pekâlâ mümkün olduğunu tüm insanlığa göstermiş olacaktı.
Her ülkeye her adımı veto hakkı verilmesi gibi aşırı demokrasi ve tüm yurttaşların oylarıyla seçilecek Avrupa Hükümeti yerine, hükümetlerin atadığı komiserlerin idaresi federal bir yapı olabilmesini önlemiştir.
Uzun bir demokrasi geçmişi olan halklar, halk oylamasının kutsanmasından geçmemiş yöneticileri benimsememiştir.
Silkinip toparlanmanın hâlâ mümkün olduğuna eminim. İnsanlığın bugüne kadar inşa ettigi her şeyin yok oluşuna uslu uslu boyun eğeceğine inanmam zor. Bıkmadan, göz yummadan, cesareti kırılmadan, özellikle de hırçınlaşmadan tehlikeyi haber vermek, açıklamak cağrıda bulunmak, önceden uyarmak gerekli, hatta zorunludur.
Balçıktan yapılmışsam
Tekmil dünya yurdumdur benim
Tekmil mahlûkat da yakınlarım (El Endelüsî).