Burada bir sokak var. Uzun, ağaçsız ve derin derin uyuyan arabalarla dolu karanlık bir sokak. Birazdan gün, süt mavi örtüsünü sokağın üzerine serecek, evler ağaracak. Gün, köşeden sokağa girecek. Sahiplerini bekleyen atlar gibi sıra sıra dizili arabalar bir bir uyanacak, silkelenip yollara düşecek. Bugün bir cenaze kalkacak bu sokaktan.
Mahir Ünsal Eriş altı yıl aradan sonra yeniden okurların karşısına çıkıyor. Kara Yarısı’nda, yaşadıkları yerlerin küçük dünyalarına, aşamadıkları içsel sınırlara yahut muhitin kalıplarına hapsolanları ele alıyor. Kimi öykülerde kasabaların dar sokaklarında gezip tutucu, küçük, hiçbir gelecek vaat etmeyen yerlere sıkışıp çırpınanları resmediyor. Kimilerinde de bir kaza ya da alın yazısına kurban gidenlerin yahut ademoğlunun kara yarısına; yani hasede, fesada, çekememezliğe hatta basbayağı içindeki şerre kaptıranların peşine takılıyor. Lakin aydınlığı da zifiri karanlığı da okurlarının yakından bildiği o canlı, iştahlı, yaşam fışkıran üslubuyla anlatıyor.
Yazarın bu kitabını, ilk okuduğum eseri olan "Sarıyaz"dan daha başarılı buldum. Epey "sağlam" hikayeler vardı içinde. 4. bölümün sonundaki Ankara tasviri, sanırım başkentimizi anlatan en iyi tasvirdir. "...Maltepe'de sazın teli koptu mu, Elmadağ'da kuzuların ciğeri titrer. Kaşıkların ahenkli şakırtısı vurduğu pavyonların dışında, homur homur kıpırdanan bir sokak bekler. Etliğin Keçiören' in bağlarından kaynayan cümbüşlü, köçeksi, taze meyveli akşamlardan geriye kalan işte bu Ankara'dır. Her yere benzeyebilen, ama kendisine bir türlü benzeyemeyen... Ankara ayazdır, Ankara memurdur, Ankara halı sahadır, pavyondur, geçiş üstünlüğüdür. Ankara'yı sevmek, evcilleşmiş bir vahşi hayvanı sevmek gibidir. Her an dönüp ısırabileceğini bilerek. Ankara'yı sevmek, şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir. Minibüse dolmuş, üst geçide köprü, çamaşır suyuna ozon demek; kapıcıyı kravatlı, mebusu eşofmanlı görmeyi yadırgamamaktır. Kar toplayan kırmızı kara ayaz gecelerinde, soğuğa mukavemetin nafile olduğunu bilmek, kendini ona teslim etmektir Ankara'yı sevmek. Onda neyin sevileceğini, bir onu sevenler görür..."
‘Kötülük yapmak kolay ama itiraf etmesi ölüm. İnsanlar birbirlerine kötülük yaparak yaşıyor. Ancak böyle olursa hayatta kalabiliyor artık. Yapmazsa, bundan kaçınırsa daha beteri kendi başına geliyor, bunu bildikçe daha da saldırganlaşıyor.’ . Tek kalem; bağımsız hikayeler, birbirinden geçen hikayeler, birbirini takip eden hikayeler. Ve hepsi birleşince damakta kalan ‘bitti mi ki şimdi?’ tadı. . Mahir Ünsal Eriş, burnun direğini sızlatan hikayeler anlatıyor. İçinde uhde kalanları, çok sevenleri, iftira denen o meluna maruz kalanları, gülüp ağlamak arasındaki kararsızlığı çekenleri; kısaca bizi anlatıyor. Yumuşak geçişlerle de değil hani. Oldukça sert ve doğrudan yapıyor bunu. Çünkü yaşamlarımız o kadar güvenli zeminler üzerine kurulu değil. . “Cinayet. Ne büyük kelime. Hele de bizimki gibi küçük memleketler, bizim gibi küçük garibanlar için. Ama insan, kapısını hangi kelimenin ne zaman çalacağını bilemiyor işte. Hayat, insanı en çok kestirilemez oluşuyla yoruyor.”
“İhaneti anlatmak çok zor. Kötülük yapmak kolay ama itiraf etmesi ölüm. İnsanlar birbirlerine kötülük yaparak yaşıyor. Ancak böyle olursa hayatta kalabiliyor artık. Yapmazsa, bundan kaçınırsa daha beteri kendi başına geliyor, bunu bildikçe daha da saldırganlaşıyor. En tiksindiricisiyse korkak saldırganlığı. Ama ihanet, o kötülükten, saldırganlıktan da başka, daha da zehirli bir şey. Onu ihanet yapan şey de bu. Şeytanı da şeytan yapan şey alçaklığını göze görünmeden yürütmesi değil mi zaten? O yüzden ihanet, yalnızca yakınlarından gelirse, yalnızca hiç beklenmedik yerden, umulmadık elden çıkarsa ihanet oluyor. Öteki türlü safi kötülük. Ama ihanet, o insan kalbinin en iltihaplı yeri. İrin irin kokuyor.”
Ne yazarsa yazsın, hakiki bir öykücü olduğunu her seferinde derinden hissettiren biridir Mahir Ünsal Eriş. Fazla çaktırmasa da genellikle çok öfkelidir. Bazen kör, bazen keskin bir bıçak gibi yazar ama nihayetinde, yazdığı şeyin bıçak olduğu kesindir.
Buradaki öyküler, biraz daha keskine yakın. Bolca siyaset var. Öfke yine gırla. Çaresizlik, kader (Demirkubuz’un Kader’i gibi kader) ve elbette, her zaman, keder.
Haklısın ama, ne yapacaksın... Dediğin gibi, “hayat çok tuhaf. Onu yaşayanın kendisine bile tuhaf.”
Ha tabii, bir de Ankara.
“Maltepe’de sazın teli koptu mu, Elmadağ’da kuzuların ciğeri titrer. Kaşıkların ahenkli şıkırtısının vurduğu pavyonların dışında, homur homur kıpırdanan bir sokak bekler. Etlik’in, Keçiören’in bağlarından kaynayan cümbüşlü, köçekli, taze meyveli akşamlardan geriye kalan, işte bu Ankara’dır. Her yere benzeyebilen ama bir tek kendisine, bir türlü benzeyemeyen. Ankara ayazdır, Ankara memurdur, Ankara halı sahadır, pavyondur, geçiş üstünlüğüdür. Ankara’yı sevmek, evcilleşmiş bir vahşi hayvanı sevmek gibidir, her an dönüp ısırabileceğini bilerek. Ankara’yı sevmek, şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir. Minibüse dolmuş, üstgeçide köprü, çamaşır suyuna ozon demek, kapıcıyı kravatlı, mebusu eşofmanlı görmeyi yadırgamamaktır. Kar toplayan kırmızı-kara ayaz gecelerinde, soğuğa mukavemetin nafile olduğunu bilmek, kendini ona teslim etmektir Ankara’yı sevmek.”
Kısa bir İzmir tasvirin de var Mahir, ama o konuda tecrübesiz olduğun açık, o yüzden yazmıyorum.
Ve Ankara’yı sevmenin, benim için yarattığı anlam dalgalarına hiç değinmiyorum.
Sarıyaz’ın tadında, muazzam betimlemeleri, ruh durumu analizleri, benzersiz üslubuyla yine aldı başka diyarlara götürdü beni Mahir Ünsal Eriş. Hikayelerin her birinin tadı ayrı, hepsi ayrı vurucu ve etkileyici. Genellikle insanı derinden etkileyen güncel konular, kolektif bilincin etkileri, dram ve kadın-erkek ilişkileri üzerine odaklanan yazarın öyküleri kesinlikle Türk edebiyatı için büyük kazanç. Şiddetle tavsiye edilir.
cok fazla, cok iyi. okurken -benim de okudugum ve okuyacağım😬kimi yazarlar- bu öyküleri okuduklarında kendi yazdıklarından utanıyorlar mı diye düsündüm. çünkü, işte böyle yazılır ve böyle anlatılır.bilemiyorum, ben cok uclarda yasıyorum bu ara. ama öykü canınız çeker, yaz yağmuru yağar, usulcacık bi pazar günü; bu kitabı okuyun.
Kitabın ilk yarısında uçurdu resmen bizi Sayın Eriş, ayaklarım bir an bile yere basmadı. Sonra hafiften bir durağanlaşma, sakin ilerleyişler. En sonundaysa yüzlerde yine o buruk tebessümle yükselinen o anlar. Buruk diyorum, çünkü her bir hikayede tatlı ama hüzünlü olaylar işlenmiş, tam gülecekken bir felakete bağlanıyor ve dolayısıyla gülsem mi üzülsem mi ikilemleri yaşanıyor. Fakat ne hoş detaylar, nasıl gerçek betimlemeler, açıktan söylüyorum: muhteşem. Çok seviyorum kendisini, ne yazarsa okurum sevgili Mahir Ünsal Eriş’ten.
Mahir Ünsal Eriş'in diline ve edebiyatımızda yükselen öykücülüğe hayranlığım devam ediyor. İçinden yaşamak fışkıran bu öykülerde, insanın mekansal sınırları bazen bir ev, bir sokak, pavyon ya da kahvehane, bazen bir kasaba olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın açığa çıkan ya da çıkmayan kara yarısı, kötülükle bezenmiş tarafı ise hep orada duruyor. Yine de iyilik kimi zaman sessiz köşesinde duruyor, kimi zamansa can acıtacak kadar parlıyor. Tavsiye ediyorum.
"Hayat, insanı en çok kestirilemez oluşuyla yoruyor."
Sevdim… Kitaptaki öyküler sıradan insanları ve onların başına gelen "kestirilemez" olayları anlatıyor. Mahir Ünsal Eriş çaresiz kalıp ne yapacağını bilemeyenlerin ruh hallerini, sokağı, toplumu sade ve insanı uzun uzun düşündüren cümlelerle anlatmış... Üniversiteli devrime inanmış gençlerle kahveci Erduran Abi'nin yaşadıklarını anlattığı üç öyküye ayrıca vuruldum. Bunlarda saflığı, iyiliğini, bozuk düzeni pek güzel tasvir etmiş...
Mahir'in öykülerini okurken hep aynı yakınlığı kuruyor insan sanki bir kasabanın yıllardır bir arada olan insanlarının yaşamlarına günün birinde bambaşka bir zaman diliminde ortak olmak gibi... Gözde canlanması zor olmayan, her cümlede anlatılanlara daha da ortak çıkılan ve bir şekilde iyi ve kötünün arasında çıkış yolu aramaya çalışıp onun umutsuzluklarına, inceden muhalifliğine, öykülerindeki soğuğun içerisinde sıcak bir yer bulabilmek için çaba sarf ediyor insan. O kadar temiz, o kadar dolaysız anlatmış ki kitap bittiğinde geride kalan her öykünün duygusunun bitmesine izin vermiyor. Son sayfa kapanıyor ama öyküler bir şekilde devam ediyor.
Bu kitaptaki öyküleri "Olduğu Kadar Güzeldik"ten biraz daha beğendim, kitabın toplumcu gerçekçi bir teması var. Hikayeler pek iyi karakterler barındırmıyor; çoğu öykü küçük bir şehirde yaşamayı, siyasi eylemlerde bulunmaya çalışan gençleri, onların yaşadığı zorlukları ya da gündelik hayatlarını anlatıyor. Halkın içine iyi girebilen biri Mahir Ünsal sanırım çünkü bazı öyküleri okurken olayı mahalle kahvesinde mahalleliden duyuyormuşum hissi aldım. Ayrıca Ankara'nın ayazını, şehrin kışını, genel olarak anlatılan semt betimlemelerini sevdim Ankara'da yaşayan biri olarak kafamda çok net canlandı her şey :'D
Bu kitabı okumalı mısınız sorusuna gelince, hmmm okumasanız pek bir şey kaybetmezsiniz bence ama elinizde varsa okuyun derim. Çok akıcı zaten bir günde bitirebilirsiniz.
Bu sene başından beri okuduğum en iyi öykü kitabı. Öykü kitapları eğer iyi değilse bir azap, bir eziyet oluyor o sayfalar arasındaki koşmaca. Ama o kadar güzel öyküler vardı ki içinde hiç bitmesin istedim.
Not: İzmir bu kadar mı güzel anlatılır. Sokağa çıkıp şehrimde doya doya koşup oynamak istedim.
En sevdiğim yazarlar arasındaki en üst sıralarda yerini aldı Mahir Ünsal Eriş.
Mahir Ünsal Eriş’in öyküleri peşi sıra bağlamasını ve akıcı anlatımını çok seviyorum.Sarıyaz’ı da çok sevmiştim ama Kara Yarısını daha çok severek okuduğumu söyleyebilirim.“İkinci Pavyon” öyküsündeki Ankara betimlemesine ise hayran kaldım.Öyle değil midir zaten Ankara? “Onda neyin sevileceğini bir onu sevenler görür”
Mahir Ünsal Erişten ikinci kitabım okuduğum. Sarıyazla başlamıştım onu da çok beğenmiştim.
Ancak Kara Yarısı gündelik başımıza gelebilecek olayları sonunda inanizlmaz bir ters köşe ile anlatıyor. Bazen yazar tarafından kandırılmış gibi hissediyorum tam hikaye bu şekilde gidecek derken sonda beni şaşırtıyor.
mutlaka ama mutlaka okuyun. İlk oykunun hele ki anlatım tarzına bayıldım.
Roman tadında öyküler mi okudum, her biri aslında kıyıda bildiğim insanların gerçek yaşam hikayesi miydi? Bilmiyorum ama son okuduğum 2-3 berbat kitap sonrası gerçek bir edebiyat şöleni yaşadığım kesin. Mutlaka okuyunuz Mahir Ünsal Eriş’i keşfetmemek büyük kayıp olurmuş.
3-4 sayfa uzunluğunda, bir oturuşta bitirmelik çarpıcı hikayeler. İçlerinde bir tane zayıf halka yok; hepsi istisnasız iyi. Yazarı bu kitapla tanıdım; diğer kitaplarını da okuyacağım.
"Herkesin başından geçecek kadar alelade olaylar.." demiş MÜE bir röportajında. Kitabı ilk elime aldığımda, Sarı Yaz'ın kardeşi bir öykü derlemesi olacağını bekliyordum. İlk öykünün ortalarında "eyvah, evde bangır bangır Ferdi çalmaya devam edecek demek ki" diye düşündüğümü, "belki de bu topraklarda arabesk hayatları anlatmadan öykücülük mümkün değil" diye iç çektiğimi de itiraf edeceğim. Hakikaten bilindik, tahmin edilebilen hikayeler... FAKAT. Dil.. Aynı hikayeleri küçük emrah'ın oynadığı bir 90'lar filminden ayıran o dil... Bilindik hikayeleri yeniden okutan, farklı okutan yine o dil.. MÜE'nin yazı dilini artık az çok kaptım diye düşünürken, beni yine şaşırtıyor, yine huzursuz ediyor, yine ters köşe ediyor ama gerçekten keyifle okutuyor. Ne iyi ettim de 2 ay önce keşfettim seni be MÜE... Okuduğum 6. kitabı da keyifle kaydediyorum buraya. Birkaç alıntı: "İnsansızlığın boşluğunu hiçbir zevk, hiçbir heves dolduramıyor" , "Allah'ım diyordum her seferinde, kötüleri yarattın tamam ona razıyım. Ama bu kadar güzel gülenini niye yarattın?" , "Dengeler nazik, sınırlar keskin, kavgalar sahiciydi." Ve bana boylu boyunca kahkaha attıran - çünkü çocukluğumdan bir şeyleri tetikledi - "Bir sürgün anısı" isimli (ki başlığın orijinali Aziz Nesin ustaya aittir, bilen bilir ve çok güzel bir selam çakılmıştır yazı diliyle yine - işte demek istediğim de bu zaten her sefer yeni bir oyun yeni bir yazı dili ve tekniği denemesi görmek iyi geliyor MÜE'nin kitaplarında, hikayelerin kendisinden çok..) ikinci hikayeden şu cümle: "Mücadele benim yaşam biçimim olmuş artık. Dönen dönsün, ben dönmeZEM yolumdan".. Bravo :) Hepimiz 90'lar çocuğuyuz da, unuttu bazılarımız bu güzel dili ve oyunlarını..... Unuttuğumuz bir çok güzel huyumuz gibi... Bu hikayeler bana bu huylarımızı hatırlatıyor işte.
Bir yazarın istatistiki olarak bütün kitapları çok iyi olamaz. Mahir Bey bir istisna. Şimdiye kadar yazdığı bütün kitapları çok sevdim. Öykülerindeki konu ve olay örgüsü, kullandığı kelimeler ve üslubu onu diğer öykücülerden ayırıyor. Kendisiyle henüz tanışmadıysanız, bütün kitaplarını (istediğiniz sırayla) okumanızı tavsiye ederim. =)
Mahir Unsal Eris okumak, dimdik bir yokus ciktiktan sonra icilen bir bardak su gibi. Daha once milyon kez su icmis de olsaniz o suyun tadini vermiyor hicbiri ve bitirmek istemediginiz halde bir cirpida iciveriyorsunuz o suyu. Kara Yarisi’ni okurken ben de ayni sekilde her bir oykuyu merakla okudum, dayanamayip son satirlarina gozumu kaydirdim, karakterlerin sonraki hayatlarinin bile hayalini kurdum. Bu surecte de iyi bir oykunun o birkac sayfalik metinde son bulmayan oyku olduguna kanaat getirdim. Iyi bir oykucunun, en karanlik olaylari bile gul bahcesi gibi anlatmayi basarip sonunda o gullerin dikenlerini okuyucuya batirabilen olduguna kanaat getirdim. Mahir Unsal Eris’in ise her zaman soyledigim gibi kitaplarinin ilk basimina sahip olmaktan gurur duydugum bir yazar olduguna bir kez daha kanaat getirdim.
Ne düşünülerek uydurulduğunu anlamadığım iki korkunç kelime ile karşılaşmamı saymadığımda “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” den çok daha etkileyici ve olgun öyküler. Bahsi geçen kelimeler ise Can Yayınları baskısının 29.sayfasındaki şu cümlede geçiyor; “Gözdü, dikişti hepsi bir yana da burada *olmalıklığımız*, bu kadar *üşümekliğimiz*, bu kimsesiz gibi, bu dünyanın bir ucuna atılıp da ...” “Üşümekliğim” ve “olmalıklığım” ne kadar da zorlama...
Mahir Ünsal Eriş ne yazsa okurum, okuyacağım zaten de bu kitabı bugüne bırakmasaymışım keşke. Belki de zamanı şimdiymiş. Hasta yatağında olmak şanstı belki de zira, bütün gün okudum, bırakmak istemedim ve bitti. Çok ama çok sevdim. Bambaşka bir yazar bence kendisi ve çok "kuvvetli"ydi bu kitaptaki öyküler de. Bu arada İnanç Avadit'i hiç bilmiyordum. Sondaki notu görmeden bölüm aralarındaki şiirler kimin diye araştırınca keşfetmiş oldum. Epeydir şiir okumuyordum, çok iyi geldi. Şükran duyuyorum 🙏