Nikos Kazancakis, “El Greco’ya Mektuplar” romanının bir yerinde, “Mucize gerçeğe toslar, bir delik açar ve içeri girer,” diyor. Belki de bu nedenle gerçek hayatta olan mucizeler, bizi kurmacadakiler kadar şaşırtmaz. Kurmacada tesadüflere, mucizelere çok yer verdiğinizde, şayet bir masal, fantastik bir roman ya da büyülü gerçekçiliğin büyüsüne kapılmış, gerçeküstü bir roman yazmıyorsanız, romanınızdaki rastlantıların okura inandırıcı gelmeme riski her zaman vardır. Bu yüzden kurmaca çoğu zaman hayattan bile kusursuz olmalıdır.
Stefan Zweig’ın zafiyet olarak nitelediği romanı rastlantılar üzerine kurma noktasında Sabahattin Ali’nin bir beis görmediğini biliyoruz. Zira Türkiye’de tüm zamanların en çok satan romanlarından biri olan “Kürk Mantolu Madonna”yı da, dört önemli rastlantı üzerinde yürütmüştür. Bu meseleye, zamanı gelince yayımlanacağını ümit ettiğim edebiyat yazıları içinde yer alan, “Romanda Rastlantı” başlıklı yazımda uzunca yer ayırdım.
“İçimizdeki Şeytan” da aynı şekilde rastlantılarla yürüyen bir kurguya sahip. Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la Kadıköy’den Köprü’ye geçerken vapurda tesadüfen Macide ile karşılaşmasıyla başlıyor. Romanın sonlarına doğru bunu Macide’nin ağzından da yazmış yazar: “Kim bilir ne gibi sebeplerle tesadüf bizi birleştirdi.”
Ömer’in görür görmez vurulduğu Macide vapurda, yine tesadüfen Ömer’in akrabası olan Emine Teyze’nin yanındadır. Bu sayede tanışmaları kolay oluyor. Sonra olaylar hızla gelişiyor ve kısa sürede Macide’yle evleniyorlar. Tabii maddi sıkıntılar ve özellikle de Ömer’in gelgitleri evliliklerinin mutlu ve sorunsuz sürmesini engelliyor.
Sabahattin Ali, bu sıradan ilişkinin içine girip çıkan diğer roman kişileriyle, kimi zaman düzeni, içinde yaşadığı sosyal ortamı ve hayatın anlamını sorgularken, kimi zaman da bizzat roman kişilerini, kibirleri üzerinden eleştirmiş. Bunları yaparken de pek çok felsefi meseleyi de romanın içine serpiştirmiş.
“Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanede çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor.”
Romanda bahsi geçen Emin Kamil, İsmet Şerif gibi kibirli yazarların, görüş olarak Sabahattin Ali’ye tamamen zıt kutupta yer alan Peyami Safa ve Nihal Atsız olduklarını biliyoruz. Kitaba yazdığı önsözde Selim İleri de bu konudan bahsetmiş.
Roman ilerledikçe, yine tesadüfen Ömer’in eski arkadaşı Bedri çıkıyor karşılarına. Bedri aynı zamanda Balıkesir’deki okulundan Macide’nin müzik öğretmenidir ve Macide’ye platonik bir aşkla tutkundur. Yeniden karşılaşınca Bedri’nin içindeki aşk depreşiyor, ama Macide artık Ömer gibi ipsiz sapsız bir adamın karısıdır. Roman burada, iki adamın arasında kalan kadın finaline doğru gittiğinin işaretlerini vermeye başlıyor.
Romanın bazı bölümlerinde Sabahattin Ali’nin anlatımı farklı bir irtifaya çıkıyor. Yedinci bölümde, Emine Teyzesi ve Galip Amca’sının evlerinde, Macide’nin kaldığı odanın hemen yanındaki odada yatarken evdekilerin tek tek yataklarında nasıl uyuduklarını hayal edişi, on birinci bölümün ortalarında Ömer’le Macide’nin kayıkla denize açıldıkları gece gibi bölümlerde anlatım yükseliyor.
Ömer’in, hayata tutunmasının başlıca engelleyicisi, tüm zayıflıklarının ve hatta pazar tezgâhından kadın çorabı çalmasının müsebbibi olarak gördüğü içindeki şeytan, romana da adını vermiş. Ömer, romanın sonuna doğru onunla hesaplaşacağı ve düzeleceği sözünü, “Bütün tanıdıklarımla alakayı keseceğim… Yepyeni ve daha manalı bir hayata başlamak istiyorum… İçimdeki bu melun şeytanı boğacağım!’” diyerek veriyor Macide’ye. Fakat yine sözünde duramayarak sonunu hazırlıyor. Romanın sonunda geç de olsa Ömer’in doğruyu bulduğunu okuyoruz.
“İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.”
Ömer, romanımızda çokça rastladığımız, kaybedenler kulübünün iç sıkıntılı üyelerinden biri. Bedri de edebiyatımızda yine sıkça karşımıza çıkan naif ve kırılgan erkek kahramanlardan. Macide ise romanımızdaki çoğu kadın gibi silik, gölgede kalmış, cefakâr bir kadın kahraman. Bu bakışla, Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanından ayrılan ve yazıldığı dönem romanlarının özelliklerine daha yaklaşan bir roman olduğu söylenebilir. Bu iki kent romanı dışında kalan “Kuyucaklı Yusuf” ise Sabahattin Ali’nin köy ve kasaba yaşantısına, Anadolu geleneklerine döndüğü ve “İnce Mehmet”’i önceleyen romanıdır. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanını okuyanlara, şayet bundan sonra ondan bir kitap okuyacaklarsa önce öykülerini, sonra “Kuyucaklı Yusuf”u, daha sonra bu romanı okumalarını öneririm.
Alıntılar: Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2012, s. 14-224-227-250.