MİLANO DERSLERİ
Geçmişte yaşayanlar bize oranla devdiler, ama bizler cüce olsak da omuzlarına oturarak, yani onların bilgeliğinden yararlanarak onlardan daha iyi görebiliyorduk.
1. DEVLERİN OMUZLARINDA:
(Klasiklerin güncele desteği ve entelektüelin misyonu).
Her yenilikçi eylem, babaya karşı çıkış ve babadan daha iyi bilinen bir ataya başvurulmasıyla gerçekleşir; Latin geleneği protesto edilirken Yunan lirik şiirine, Kelt, İbrani kelimelerine başvurulması gibi.
"Devlerin (eski ustalar) omuzlarındaki cüceler gibi uzağı görebiliriz" düşüncesi,12.yy Ortaçağ'ında ortaya çıkmış ve egemen olmuş bir bakış açısıydı; yani, öncekiler bizden üstündü ama biz onlardan daha uzağı görebiliyoruz düşüncesi.
Erken 20.yy'a kadar geçmişe hürmetle gelen bu düşünce tarzı, bundan vazgeçen, cüceye saygıyı öne alan yeni nesille en uç modernist noktasına varır: Yarış arabasının, Samotraki Kanatlı Tanrıçası'na karşı zaferidir bu. Picasso ve Joyce'un çıktığı bu yeni resim ve edebiyat yolu, dolaşıp gelip yine kadim minotaurus ve Odysseus'a varmıştır.
Günümüzde ise, tüm değerlerin eşzamanlılığına ve tüm modellerin senkronize kabulüne dayalı, değerin ve zamanın anlamsızlaştığı, geçici ve duruma göre modellerin seçildiği ve tabur tabur cücenin cücelerin sırtına oturduğu bir dönem yaşanmaktadır.
2. GÜZELLİK
Biz İtalyanlar güzelliği neredeyse hep sanatsal güzelliğe eşdeğer tutarız.
Güzeli değerlendirmede kesinlikle çıkar duygusu yoktur.
Güzel, mesafeli olandır.
Augustinus'un zaman tanımı için verdiği cevaba (kimse sormazsa cevabı bilmiyorum, biri sorar da açıklamaya kalkarsam bilemiyorum) yakın bir şekildedir güzel tarifim: Güzel, insanların güzel dediği her şeydir.
Güzellik hiç mutlak olmamış, dönem ve kültüre göre değişkenlik göstermiştir.
Pitagoras'ın evreni estetik-matematikle ilişkilendirmesi sonraki zihinleri etkilemiş, bu etki Yunan mimari ve müzik başta olmak üzere sanatta Altın Oran = 1.618 ile kendini göstermiştir.
Güzellikte önem verilen ikinci unsur ışıktı; Ortaçağ ışığa tutkundu, Tanrı bile Işık, Ateş, Işıltı Çeşmesi olarak tanımlanıyor, Dante'de Cennet ışık vizyonlarıyla sergileniyordu.
13.yy'da Albertus Magnus (Doctor Universalis lakaplı,İbn-i Rüşt izlekçisi) ile öğrencisi Aquino'lu Tomasso ve sanatçı Giotto döneminde ışık yukarıdan değil, aşağıdan, insan ve nesnenin içinden yayılmaya başlıyordu.
Ortaçağ orantı ve parıltının ötesinde güzelliğin 3.özelliği olarak bütünlüğü görüyor, Tanrı ve canavarlar birlikteliğin güzelliği kavramına sokulmaya başlıyordu.
Sonraki dönemlerde Gotik ile birlikte, oran ve düzenliliğin dışına çıkılarak, orantısızlığıyla mutlu (15.yy: Antonella da Messina, Hieronymus Bosch), yüceliği kutlayan (18.yy: Caspar David Friedrich) resim anlayışı ortaya çıkıyor, 20.yy avangart sanatıyla ise tüm kavramlar alt üst edilerek ve her şey göreceliliğe bağlanıyordu.
3. ÇİRKİNLİK
Çirkin, şeytanın güzelin arkasından nanik yapmasıdır (Victor Hugo).
Çirkin güzelde olmayan tutkuyu içerir ve tiksinti onu iter.
Çirkinin eşanlamlılar sözlüğünde güzele oranla çok daha fazla karşılığı vardır.
Çirkin/korkunç olanın alttan alta gerçek bir haz kaynağı olması ve dayanılmaz bir çekicilik taşıması (Schiller) özelliği de vardır.
Çirkin, sanat tarihine Hristiyanlıkla (dikenli tacıyla idam edilen İsa ile) girer (Hegel).
Çirkinler, Tanrı tarafından doğa-üstü olaylara anlam yüklemek için, güzel ve iyi olanın değerini anlatmak için yaratılmışlardır.
Mary Shelley, kötülüğün çirkinleştirdiği, çirkinliğin kötüleştirdiği Frankenstein'ını (1818)yazmış, Victor Hugo ise çirkini romantik şekilde merkeze almış, gelişen sanayi kentlerinin çirkinliği anlatılmış, öte yandan da ırkçılığın iğrenç düzeylerinde çirkin "Zenci" ve "Yahudi" tarifleri yapılmıştır.
Kitsch ise zevk yoksunluğu olarak tanımlanabilir ve gerçek sanat derdinde olmayıp, ikiyüzlülükle etki, efekt oluşturma peşindedir.
Kitsch'in, sanatçıya 'iyi bir iş' yerine 'güzel bir iş' buyuran, ahlâkî kategoriyi estetik kategoriyle yer değiştirten vasfı da vardır.
Susan Sontag'ın Camp tanımı ise yapay, abartılı, stilize, fantastik olanı içerir ve zevksizliğin / iğrençliğin güzelliğiyle kendini bulur. Art Nouveau ve Sagrada Familia örnekleridir
4. MUTLAK ve GÖRECELİ
Mutlak (ab solutus) bağlardan ve sınırlardan azade, kendi nedeni, anlamı ve açıklaması olandır ve bu tanım sadece Tanrı inanışına denk gelir. Bu inanış ya Spinoza ve Bruno'daki gibi bizleri de içine alan içkin bir Tanrı anlayışıyla ya da Cusano'da olduğu gibi çemberin merkezinin her yerde ve çemberin hiçbir yerde olduğu aşkın bir Tanrı anlayışıyla açıklanır.
Görecelilik mutlak olanın bilinemezliğinden doğdu ve yaygın şekilde yaşamaktadır. Şeylerin bir varlığı kabullenilmezse, onları araştırmamızın, hakikat meşalesini daha ileri taşımamızın da imkânı kalmaz.
Gerçek pragmatist Peirce "düşünceler tesirli olduklarını gösterirlerse gerçektirler ama tesirli olmalarını da gerçek olduklarında kanıtlarlar" demiştir.
Görecelilik alanında hiçbir şeyi kesin olarak kabul etmeyen ve tek ölçüt olarak kendi şahsını ve arzularını kabul eden bir diktatörlük oluşmaktadır. Oysa bizim başka bir ölçütümüz vardır: Tanrı'nın Oğlu, gerçek insan (Ratzinger,2003).
Göreceli kabul edip duvarın içinden geçmeye kalkarsam burnumun direğinin kırılacağı ve ölüm gerçektir.
5. ALEV GÜZELDİR
Alevler güneşin imasıdır, yıldırım ve yangınlarla ilk deneyimlenmesiyle tanrısallıkla bağdaştırılmıştır; Epimetheus'un tüm canlılara yaşayabilmeleri için gerekli bütün özellikleri dağıtarak denge kurarken unuttuğu ve çıplak ve savunmasız kalan insanı kollamak için, sonsuza dek işkence çekme pahasına Prometheus'un teknikle birlikte verdiğidir; Heraklitos'ta her şeyin ilk başlangıcıdır; simyacıların ilk maddeyi bulma ve metalleri altına dönüştürme çabasında athanor fırınındadır; ısıtır, yaşatır, yedirir; hipnotize eder ve hayal kurmanın ilk nesnesi ve başlatıcısı olur, karanlıkta yalnızlığa eşlik eder; ona dokunmamanın gerekmesiyle ilk evrensel yasağı başlatır, cehennemin simgesidir; dine aykırı olanların feci cezalandırılma aracıdır; kendisini başlatan nesneleri yutuverir; tutku ve öfkeye mecaz oluşturur; dönüşüm ve değişim istendiğinde çağrılır; sönmesini önlemek için çaba gerektirir; kül üreterek pislik de yaratır.
6. ROMAN KAHRAMANLARI
Edebiyat dünyasının kahramanları yoktan yaratılmışlardır: Anna Karanina, Don Kişot gibi. Bu kurmaca karakterlerin ispata ihtiyacı yoktur, yazarları onlar nedeniyle yalancılıkla suçlanamazlar; onlar bize gerçeği anlatıyormuş gibi yaparlar, biz de onları ciddiye alırmış gibi yaparız.
Bu kahramanların ontolojik durumları tuhaftır, çünkü aslında var olmamaları gerekirken, hayatımızdaki yerlerini korurlar, aramızda dolaşırlar (konuşma, moda, film, reklam) ve hatta bizimle en çok ortak noktası olanları varlığımızın arkadaşı kılarız.
Ayrıca roman okumak, kahramanın kaderine asla müdahale edememek demektir; bu duyguyu hissetmek, kabullenme ve katlanmayı öğretir.
7. PARADOKSLAR ve AFORİZMALAR
Paradoks, ilk ağızda hatalı görünse de sonuçta kolay sezilemeyen bir hakikati ortaya koyandır ve bu anlamda paradoks bir aforizmaya da özlü söze bürünür.
Aforizma, çok yaygın bir görüşün yüzeyel kaldığı bir noktayı derinleştirme amacı taşır, bir yaşam tarzı ve felsefeyi kısa özlü sözle belirtir, zekâ, nükte ve parıltıyı ortaya koyar.
Retorik giderek netleştikçe aforizma artık yaygın görüşe ters düşmez, onunla eşanlamlı olur.
8. YANLIŞ BİLGİ , YALAN SÖYLEMEK ve SAHTECİLİK YAPMAK
Romanda yalanın çift yüzü vardır: Aldatan ve aldanan; tek yüzlü yalanda onursuzluk vardır, şahıs kendisine yalan söyler ve sonunda kendisi de inanır.
Üç yüzlü yalanda, ironinin yöneltildiği kişi, ironideki gerçeği bilmiyor veya aptalsa, üçüncü bir şahıs ise bu gerçeği biliyorsa, anlamayanın alay konusu olması söz konusudur.
Floransa ziyaretinde Palazzo Vecchio önündeki sahte Davut heykeline (özgün olanın Akademi'de olduğunu umursamadan) hayranlık duyan turistin durumu da benzerdir.
Bir tepeye özgü olmasını isminde de taşıyan hasarlı Atina Akropolisi'nin aynı ebatlarla Neshville Centennial Park düzlüğündeki eksiksiz taklidi arasındaki ironi de başka bir sahtelik halidir.
Var olmamış bir özgün nesneyle ilgili sahtekarlıkta örnek büyük sahtekâr Han van Meegeren vakasıdır; Vermeer'e (17.yy) atfedilerek 1937 yılında yaptığı Emmaus'ta Akşam Yemeği tablosunu, 2.5 milyon dolara (güncel değerle) satmıştır. Savaş sonrasında eseri Nazi generali Göring'e satmış olmakla suçlanınca, bunların kendine ait taklitler olduğunu itiraf etmiş, hiç kimse ona inanmayınca da cezaevinde maharetini kanıtlamak için bir tablo daha yapmıştır.
Diğer taraftan, Louvre Müzesi'ndeki La Gioconda (Mona Lisa) tablosunun, sonradan dahice yaratılmış bir taklit olmadığını kim söylüyor ki!
Sion Belgeleri Protokolleri sahtekârlığının vardığı Yahudi Soykırımı dehşeti bilinen bir trajedidir.
Bir roman yazarı olarak sizi temin ederim ki 10.000 kopyadan sonra romanlara alışık okurdan vahşi okura geçiliyor ve bu nedenle roman gerçek beyanlar silsilesi gibi okunmaya ve yazarın lincinin düşünülmesine varıyor.
Gizleme siyasetin ya da bilgeliğin bir alt türünden başka bir şey değildir; gerçeği söylemeyi bilmek ve onu söylemek keskin bir zekâ ile bir o kadar cesaret gerektirir; bu nedenle en zayıf siyasetçiler en müthiş gizleme ustalarıdır (F. Bacon).
Gerçeği söylemekten daha fazla temkinli olmayı gerektiren bir durum yoktur; söylemeyi bilmek kadar susmayı bilmek de büyük maharet ister.
9. SANATTA BAZI KUSURLU BİÇİMLER
Kusurluluk genelde bir türe, bir kurala, bir yasaya göre tanımlanır; norma göre fazla ya da az olan bir şey kusurludur.
Sanatta ise kuralı belirleyen eserin kendisidir.
Kolları olmayan Milo Venüsü de kusurludur ama insanlar akın akın onu seyretmek için Louvre'a giderler. Pek çok budala onu tamamlayıp "mükemmelleştirmeye" çalışmıştır (Kaliforniya Müzesi'nde olduğu gibi "eksikleri" tamamlanarak, hem de "meçhul heykeltraş tarafından yaratıldığında olduğu gibi" tabelasıyla).
Bazen bir karalama bizi bitmiş bir tablodan daha çok etkiler, çünkü daha az biçim daha çok hayat içerir; biçimler arttıkça hayat eksilir.
10.-11. SIR-KOMPLO
Sır açıklanmayan, açıklanmaması gereken, açıklanırsa açıklayana veya açıklanana zarar veren bilgidir.
Mahremiyet, özel hayat ve sırrın yerini günümüzde sosyal medya teşhirciliği almıştır. Bunu başlatan da geniş anlamda dedikodu, yani başkalarının dertlerinden haz duyma halidir.
İnsanlar planlara susamışlardır; onlara bir plan sunarsanız, kurt sürüsü gibi üstüne atılırlar, siz icat etmeye bakın, hemen inanırlar.
Komplolara inanmayı kolaylaştıran etkenlerin başında, Spinoza'nın dediği gibi, "devlet işlerinin halkın bilgisi dışında gelişmesi ve gerçeklerden yoksun bırakılması" gelir.
Gerçek komplolar gizemli değildir ve çoğunluk ilgi göstermez; çoğunluğun ilgi gösterdikleri, gizemli ve araştırılamaz özellikteki, başkalarından saklanan bir bilgiyi vaadederek çekicilik sağlayan kozmik komploların masallaştırılmasıdır.
Sır ne kadar güçlü ve baştan çıkarıcıysa içi o kadar boştur (G. Simmel).
Komploları ortaya çıkarmada en etkili konulardan biri "sessizlik kanıtı"dır: 1) Eğer bir sır varsa birisi bunu bir yakınına açıklayacaktır, 2) eğer bir sır varsa, bu sırrı açıklatacak bir kese daima vardır.
Masalsı komplo örneklerinden biri Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi'dir; kitapta sayısız hata vardır ve milyonlarca saf okuru olmayan yerleri bulmanın peşine düşürmüştür.
İnsanlar artık Tanrı'ya inanmıyor demek hiçbir şeye inanmadıkları anlamına gelmez, her şeye inanırlar (Chesterton).
Komplolara inanmanın en önemli kötü etkilerin biri, kişiyi bu güçler karşısında elimden bir şey gelmez duygusuyla siyasetin dışına itmesidir.
12. KUTSAL OLANIN TEMSİLİ
Kutsal, her düşünce veya dinsel duygunun temelini oluşturan, temel güçtür; sonsuz karşısında hiçlik duygusu, bağımlılık, acizlik yaratır.
Kutsal olan, daha önce kültürünün öğrettiği, hayal etmesine izin veridiği, tanınmış/bilinen bir şeyle ifade bulur.
Mistikler kutsalı, algılanamayan ve imgeye tercüme edilemeyen olarak anlar ve sessizlik, karanlık, boşluk ve hiçlik ile ifade eder.
Müslümanlarca Tanrı, benzer şekilde, her şeyin nedeni olarak her şeyi kapsayan algılanamaz bir güç olarak ifade edilir.
Hristiyanlara göre Tanrı ise, tam karşıtı gibi, insan suretinde (İsa, Meryem, azizler)algılanır ve tanımlanır.
Hristiyan bazı azizeler, İsa algısını bedensel ve erotik esrimeye varan aşk düzeyine vardırmıştır (yasaklamaların yansımasıyla).
Ayrıca, aziz ve azizelerin resim ve figürlerinin zamana uygun bir dönüşüm geçirdiğine dair yeterince örnek vardır.