«Περιμένει κανείς από εσάς να αγαπάω μόνο έναν από τους δύο, είτε τον πατέρα μου είτε τη μητέρα μου; Τότε όμως γιατί δεν μπορώ να αγαπώ ταυτόχρονα δύο γυναίκες; Και τη Σάντρα και τη Γιούντιθ»; Αυτό αναρωτιέται απελπισμένα ο αφηγητής του βιβλίου ενώ σιγά σιγά μπαίνει σε μια κρίσιμη ηλικία. Εδώ και καιρό ζει μια ευτυχισμένη τριαδική σχέση, παρότι οι δύο γυναίκες δεν γνωρίζουν η μία την ύπαρξη της άλλης. Όμως, όσο περνάει ο καιρός, τόσο μεγαλύτερες είναι οι προσπάθειες που πρέπει να κάνει για να διατηρηθεί σε τάξη η ζωή του. Γι' αυτό και ο αφηγητής θα αποφασίσει να χωρίσει τη μία από τις δύο. Ποια όμως;
Ο Βίλχελμ Γκενατσίνο, από τους σπουδαιότερους σύγχρονους Γερμανούς συγγραφείς γράφει για τον έρωτα, για τη σύγχυση που αυτός προκαλεί, για τα στερεότυπα που τον στηρίζουν και τα ταμπού που τον υπονομεύουν. Ένα μυθιστόρημα γεμάτο ειρωνεία, χιούμορ και μια πικρή ματιά για τη «βλακεία» του έρωτα, έτσι όπως επιμένουμε να τον ζούμε.
Wilhelm Genazino was a German journalist and author.
In the 1960s, he studied German, philosophy and sociology at Johann Wolfgang Goethe University in Frankfurt am Main. He worked as a journalist until 1965. During this time, he worked, inter alia, for the satirical magazine Pardon and co-edited the magazine Lesezeichen. Since 1970 he has been working as a freelance author. In 1977 he achieved a breakthrough as a serious writer with his trilogy "Abschaffel". In 1990 he became a member of the Academy for Language and Poetry in Darmstadt. After living in Heidelberg for a long time, Genazino moved to Frankfurt in 2004. That same year he was awarded the Georg Büchner Prize, the most prestigious award for German literature.
Bunun hem iyi hem kötü yanları var tabii. Uzun süredir yeni bir kitabının Türkçe'ye çevrilmesini beklemiş biri olarak, kitabın çıkacağı haberini alır almaz çılgına döndüm. Bir yandan da "Ya bu kez eskisi kadar sevmezsem" korkusu sardı. Altı üstü bir kitap, diye düşünebilirsiniz ama diyorum ya benim için Genazino farklı.
Neyse kitaba başladım daha 13. sayfadaydım ki, bir arkadaşım kitabın nasıl olduğunu sordu. Ona kitabın nasıl olduğunu anlatırken şunu fark ettim, daha 13. sayfadan Genazino kafamı allak bullak ettmeyi başarmıştı bile. Bize biçilenler ve aslında istediklerimiz, kim olduğumuz, hepimizin kendi çukurunda debelendiği ama birbirimize de çok benzediğimiz vs, hakkında konuşurken buldum kendimi. İşte benim beklediğim "çalkalanma". Ben buna kendi bataklığımdaki pis suda çalkalanmak gibi bakıyorum hep. Bir yandan çok yorucu öte yandan tam da bana ait bir yer.
Spoiler içerecek:
Yine yapmış yapacağını anlayacağınız. Yaşlanmakta olan bir baş karakterimiz var. İki kadın arasında bir seçim yapmakta zorlanıyor. Aslında esas derdi kendiyle. Birileri veya dünya için bir anlam ifade edip etmemekle. Mesleği de müthiş hem, "kıyamet seminerleri" veriyor. Modern kıyametin, kendi çöküşümüzün habercisi gibi. Yine bol bol yürüyor, yürürken gözlemliyor, kadrajı onu hep geçmişte bir sahneye sürüklüyor. Çalkalandıkça çalkalanıyoruz hep birlikte.
Spoiler bitti :)
Genazino'nun okuduğum 3 kitabında da birbirine dokunan, benzeyen meseleleri ve karakterleri olduğunu düşünüyorum. Yine de bu aynı şeyi tekrar okuyorum hissi yaratmıyor bende. Aksine sık sık, o her şeyin basitliğini çözmüş ama düşüncelerini hayatın karmaşasına bir türlü yerleştiremeyen adamı özlüyorum uzundur görmediğim bir dost gibi. Bana kadrajından bir şeyler izletsin de dağıtsın istiyorum. Çalkalasın :)
"Her şeyin alabildiğine önemden uzak yaşandığı bir yerde olmak isterdim," diyor Genazino. Kitabın sonlarına doğru söylüyor bunu. Ben de aynısını diliyorum. Hem de en derinden, tüm bu karmaşadan yorulmuş biri olarak.
Bana basitliğin kendi içindeki karmaşasının, kendimiz olabilmenin ve biraz kirin çok da kötü bir şey olmadığını tekrar anımsattığın için teşekkürler Genazino.
sinir oluyorum genazino okurken. bu kadar bencil, orta yaşlı alman erkekleriyle niye empati kurarken buluyorum kendimi acaba :) iki kadın arasında kalmış, bir güzel bi onla bi öbürüyle sevişen, bunu yıllardır çaktırmadan götüren beyimizin varoluşsal problemleri var. yaşlanıyor. kadınlar -sandra ve judith- o kadar iyi ki adama birçok çözüm önerisi sunuyor, destek oluyor, yardım ediyorlar. tam da gerçek hayattaki tuzu kuru erkeklerle etraflarındaki anaç kadınlar gibi. gerçek olduğu için sinir zaten. ama işte genazino o kadar iyi bir yazar ki bir bakıyoruz bizim tuzu kurunun yopyoksul çocukluğu, anne ve babasıyla ilişkisi, yok efendim varisleri filan bizi etkilemeye başlamış. elin gıcık adamıyla bütünleşiyoruz. ki normalde dayaklık yani. işte iyi edebiyat böyle bir şey. bu arada toplumun delilerini gözlemleyip anlatma açısından da genazino epey iyi.
Gebnazino detaylardan kocaman konular ve duygular çıkarmayı çok iyi bilen bir yazar. Onun hüzünlü komik dilini de çok seviyorum. Fazla detay vermek istemem ama kitabın sonuna doğru acayip heyecanlandığımı söylemeden geçemiycem. Hele kahramanın daha önce kendimin de yapmış olduğu bavul deneyini yapması ve balık kokusu beni savunmasız yakaladı. Bir an korkmadım değil. Zaten anlatımına diyecek bir şey bulmak zor. Harika bir okumaydı.
Kendisine romanları aracılığıyla küçük ama sıkı bir hayran kitlesi oluşturduğu görülen Alman yazar Genazino’dn okuduğum ikinci kitap. Bende karışık bir etki yarattı. Buz gibi, iç karartıcı bir ortamı var romanın. Kuzey Avrupa toplumuna has bencil, soğuk ilişkiler depresif bir izlenim uyandırıyor. Belki benim ya da bu kitabın şanssızlığı, Latin yazarları keyifle okuduktan sonra bu kitapta oluşturulan ortam olması gerekenden daha itici geldi bana. İki kadını birden idare etme gayretinde olan ve bunu gayet doğal karşılayan başkarakter de cabası. Başkarakterimizin daha 52 yaşında yaşlanma psikozuna girmesi, bu yönde çevresinde yaptığı gözlemler de içinizin açılmasını sağlamıyor. Tabii ki mükemmel bir dünyada yaşamıyoruz. Hayatın gerçekleri de acıtıyor çoğu zaman. Edebiyat bakımından bununla ilgili bir sorunum yok zaten. Keyifle okuduğum Latin yazarlar da zaten çok acılı, zor konuları işliyorlar. Tabii burada tarz farkı ortaya çıkıyor. Ama yazarımız öyle kenara atılacak cinsten bir yazar da değil. Genazino’yu daha önce okuduğum Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk romanında da gamsız, boşvermiş karakterleriyle biraz Camus’ye benzetmiştim. Burada da o çizgi devam ediyor bence. Sert ve sade gözlemleriyle bu kitap insanın içine hüzün çöktürüyor. Hayatın sanki boş bir mücadele olduğunu hissettiriyor. Özden Özberber’in çevirisinde Türkçe bakımından ciddi bir eksiklik görmedim.
Genazino'dan okuduğum 3. kitap en sevdiğim kitabı oldu. Keşke ertelemeseymişim. Karakterin iki kadın ekseninde hayatını sorgulamasını, karar vermeye çalışmasını çok iyi yansıtmış Genazino. Kesinlikle öneririm.
Jaguar kitap daha çok Genazino ile buluşturur bizi umarım. 💚
"Kızgın bireye haysiyetini geri veren sözcük sadece ruhtur."
Genazino’nun kahramanın üzerinden hayat hakkında gerçekçi tespitleri sinir bozucu olabilir. Hangi yaşta okunduğuna göre değişebilir bu sinir bozuculuğun dozu. İşaretlemiş olduğum her bir cümlenin üzerine derin düşüncelere dalabilirim, ama dalmıyorum bilerek. Çıkamam yoksa. Yaşayıp gitmek belki de en iyisi diye düşünüyor olabilirim. Kahramanın gördüğü her nesne, her kişi, yaşadığı ya da tanıklık ettiği her olay ona bir şeyleri çağrıştırıyor ve onu derin düşüncelere sevkediyor. Kitabın sonu bir yere varmıyor; siz vardırıyorsunuz ya da vardıramıyorsunuz...
Elli iki yaşında, iki kadınla birden ilişkisi olan kahramanımızın kaygıları büyük. İhtiyarlığa, haliyle de ölüme an be an yaklaşırken, fiziksel ve cinsel aktivitesinin son demlerini yaşıyor olmaktan kederleniyor. Üstelik ihtiyarlığında geçimini sağlayacak birikimi de yok. Artık çok da keyif almadığı "kıyamet seminerciliği" işini sürdürmek zorunda.
İki kadından hangisini terkedip, hangisiyle kalacak? Adamın derdi bu ikilemde kilitlenmiş. Onu karar vermeye zorlayansa eli kulağında ihtiyarlığı ve yaklaşan ölüm.
Oysa anlatının neredeyse tamamı dışarıda, hayatın içinde, mükemmel "şimdiki zaman cümleleriyle" geçiyor. Adam yürüyor, insanlarla karşılaşıp konuşuyor, gözlüyor, seminer veriyor, partilere katılıyor, sevgilileriyle buluşup sevişiyor, konserlere gidiyor. Kafasının içini, düşüncelerini gelecek kaygısından, ölüm ve yetersizlik korkusundan kurtaramazken, bedenini hayatın içinde, şimdiki zamanın sonsuzluğunda tutuyor. Bu adamın kaygılarıyla başetme yöntemi aslında. Kararsızlık da bunun parçası. Kabulleniş huzur getirecek.
Genazino'nun anlatımı benim sevdiğim tarzda, hem akıcı, hem bol tasvirli, hem de buruk bir mizahı var.
P.S. Kitabın başında takıldığım Sandra'nın yaşı konusuna getirdiği açıklamadan dolayı Jaguar Kitap'a teşekkür ederim. Sorumlu yayıncılık diye buna denir işte.
Dün metrodan indiğimde, birkaç saniye başımın döndüğünü fark ettim. Ayakta durdum, etrafıma bakındım. Amacım biraz soluklanmaktı. Ama kaçamak bakışları yakaladım hemen. Neden duruyordum, ne amaçlıyordum, daha ne kadar öyle duracaktım. Sizden başkaları hareket ederken sizin de hareket etmeniz beklenir, uyumlu olmanız gerekir çünkü. Aksi mümkün olamayacakmışçasına. Hız pek çok şeydir aynı anda. Yaşarken durup dinlenmeye vakit bulamadığınız bir hızın içindesinizdir. O hızdan çıkabilmek, o hızın karşısına dikilebilmek de kolay olmasa gerek. Tabii sizden beklenen tek şey ‘onlara’ ayak uydurmak değil. ‘Onlar’ gibi hissetmek, eylemlerinizi ‘onlar’ gibi yerine getirmek de var.. İki kişiyi aynı anda sevemezsiniz örneğin,ya da artık elli iki yaşına geldiğinizde sosyal güvenceni oluşturmuş olmak zorundasın. Karakterimiz ise tam olarak böyle düşünmüyor. Bir şeyleri değiştirmek istiyor tabii. Sandra da Judith de onun için çok değerli, iki kadını da seviyor ama, ‘ama’sı var.. Onun iç hesaplaşmalarını dinliyoruz, otellerde kıyametler hakkında seminerler verirken ,bir nev’i kendi küçük kıyametini yaşıyorken. . Genazino, yine sakin bir şekilde anlatıyor. Karakterin aslında çok şey istemediğini, yaşadıklarının ne kadar “mümkün ve olağan” olduğunu görüyoruz. Aşk Aptallığı’na hepimiz bir şekilde yakalanıyoruz nihayetinde~ . Özden Özberber çevirisi ve Hakan Güngör kapak tasarımıyla 🌿
Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk sonrasında daha iyisi olmaz demiştim ama yine çok etkileyici yine kısa ama vurucu! Yine çok alt çizdirdi çok düşündürdü çok çok! Çok okunası!
Aşk ile ilgili bir roman değil karşımızdaki. Ellili yaşlardaki kahramanımızın yolun sonuna doğru hissettiklerinin sentezi bir nevi. Wilhelm Genazino yine, iç konuşmaları epey hararetli, kendine dönük ama toplumla bir arada olmaktan çok da kaçınamayan, ikili ilişkilerinde iyi olduğunu düşünen ama aslında sadece kendisine yalan söylediğini de bilen bir karakter yaratmış. Dilimize çevrilen diğer iki kitapta da yine sentezlerini sık sık paylaşan iki karakter vardı. Hemen hemen aynı yaşlarda, yürümekten hoşlanan ve yürürken müthiş gözlemler yapan karakterlerdi bunlar. Sosyal olmakla ilgili bir takım sıkıntıları vardı. Bu son kitapta da gerek mesleği gerekse yaşadığı ilişkilerle epey ilginç bir karakter var karşımızda. Üç farklı hayat yaşıyor aslında. Tek başına olduğu zamanlarda kendisinin de pek inanmadığı mesleğini devam ettiren, yaşlılık sendromuna girmiş, ve elbette ölü babasıyla sorunları yavaş yavaş ayyuka çıkan, sık sık geçmişle köprüler kurarak onların üzerinden tedirgin bir şekilde geçen biri oluyor. Sonra kız arkadaşlarından biri olan Sandra’nın yanında başka biri, Judith’in yanında daha başka bir oluyor. Aslında bu ‘farklı olma’ durumları onun planladığı şeyler değil. O sadece an’ı yaşıyor gibi. Elinden kayıp gide an’ı yaşıyor. Ve hissettiği ve gözlemlediği her şey harika bir Wilhelm Genazino romanına dönüşüyor.
Varoluş sorgulamaları ve günlük hayatın dayatmalarının anlamsızlığını vurgulayan tam bir Avrupalı romanı. Genazino'nun gözlemleri her zamanki gibi etkili. Yormayan melankolisi için ayrıca minnettarım. Genazino okumak hep bir gün mutlaka yeniden buluşmalıyız dedirtiyor.
Bir metne şiddet uygulamak istememekle beraber kitabı kendi okur perspektifimden değerlendiremeye çalışayım. Ellisine merdiven dayamış,bazı şeyler için nasıl bir yol izleyeceğini bilemeyen, yetersizliklerini, toksik ilişkilerini ehlileştirmiş; “… bir kafeye girerek bir capiccuno söylüyorum. Hesaplaşmam gereken biri var ve o benim.” (Syf. 16) diyen bir adamla empati yapmamızı istiyor W. Genazino. Bizden bunu isteyen yazar, bize sahnelerden oluşan bir hikaye sunuyor. Metin mutsuz ve bireyci bir adamın duygusal karmaşalarına odaklanamıyor bir türlü. Belki bunu bir kafede ya da tuvalette yapmak istemesiyle alakalıdır diye düşünüyorum ama sonra Genazino’nun anlatımını edebiyatın bir parçasına dönüştürmediği fikrinde kalıyorum. Takip eden sayfalarda ise arka kapakta yazıldığı gibi “edebiyatın derin halleri” yerine yüzeysel, ticari okur tavlama cümleleri karşılaşıyorum. Hatta çoğu sayfadaki anlatımın edebiyatın hangi lezzetini barındırdığını merak ediyorum. Şöyle ki:”Bir an için kuş olmaya ve sıçmakla ortadan kaybolmaya tıpkı onlar gibi zarif bir biçimde birleştirmeye özeniyorum. Belki de hemen ardından tuvalete gitmeme bu fantezi yol açıyor.” Çağ, yeni bir edebiyat dili ve yazım üslubu oluşturdu muhakkak ama yine de uzun zamandır okuduğum edebiyat içinde yer alan en kötü paragraflarla karşılaştım bu kitapta. Bütünlükle alakası olmayan kırıntılar şeklinde yerleştirilmiş yan hikayeler de var kitapta, neyse onları örneklendirmeden geçiyorum. Özetle; W. Genazino, bir karakterin olmaya çalışma halini ve iç hesaplaşmalarını ne edebi ne toplumsal ne de bireyci bir formda anlatamadığını düşündüğümden metin bende hiçbir duygu ile ilişkilenmediği gibi bir yere de varamadı. Uzun vadede bu kitaplarla W. Genazino’nun zamana dayanıklılığını ve edebiyattaki yerini merak ediyorum. Küçük bir ekleme; kurgusu ile günümüz ilişkilerinin realitesini aktardı yine de W. Genazino.
İki kadına karşı hissettiği aşk ve alışkanlıkların, iç dünyasında bir tür hesaplaşmaya ve irdelemeye dönüştüğü düşünce ve duygular arasında gitgeller yaşayan ellili yaşlarında bir adamın çelişkiler, içsel çatışmalarla dolu enteresan hikâyesi.
Yazarın duygular da dâhil olmak üzere hemen hemen her şeyde son derece ustaca kullandığı detayları okuyucuya bu kadar akıcı şekilde aktarması muhteşemdi. İlk okuduğum Wilhelm Genazino kitabı Aşk Aptallığı... Yenilerine yelken açmak üzere.
"Mütemadiyen gerçekliğe mecburen abone olmak değil, inceliğine yaraşan bir şeyler yaşamak istiyor ruhum. Ruhumu yatıştırıyor, ikame deneyimler yaşamak için etrafıma bakınıyorum. Ama gerçeklik pek cimri, ruhumun arzusunu geri çeviriyor."
İlk paragrafında şöyle bir cümle barındıran kitap beklentilerimi daha o an hayli yükseltmişti: “Bir kez daha, etrafımda bütün bu olup bitenlerin ilgili çekip çekmemesi gerektiğini düşünüyorum.” Ne mutlu ki sonu hüsran olmadı.
Genazino’nun okuduğum bu ikinci kitabı, yazara olan ilgimi pekiştirdi. Türkçe’ye çevrilmiş olan diğer kitabını okumak için sabırsızlanıyorum.
genazino'nun uzunca bir sopanın üzerine “melankoli” yazıp bizi usul usul eşek sudan gelesiye dövdüğü bir diğer kitabı.
daha önce okuduğum mutsuzluk zamanlarında mutluluk kitabı kadar bayıldım yine. aslında basit sayılacak bir konuya sahip. kıyamet seminerleri veren bir adamın iki kadın arasında sürdürdüğü aşk hayatını, yaşlanma korkularını, çoğu basit durum üzerinden yüzleştiği hayatın gerçekliğini muazzam anlatıyor. gelelim içimde bam telime dokunup beni ekstra düşündürten, çoğu zaman da gerçekle yüzleştirip sinirlendiren haylayt ettiğim kısımlara;
-sol kulağının hemen altında uzun tek bir tüy var, gün geçtikçe uzuyor ve sandra bunu almıyor. -aslında, insan alıştığı biriyle bütün bir akşamı nasıl beraber geçirir, hala öğrenmiş değilim. -hızla yaşlanıyor olmam ve durumumu netleştirme zorunluluğum beni huzursuz ediyor. -mutluyken çalışamam. ben sadece mutsuz bir insanın sürekli çalışabileceğine inananlardanım. -arka azı dişlerimden biri iki gündür sallanıyor. dilimle üzerinde dolanıyor ve böylece gidişini hızlandırıyorum. bu beni terk eden üçüncü azı dişim olacak, bense gene bu kaybı kabullenecek ve dişçiye gitmeyeceğim çünkü dişçiden korkuyorum. -ölü birini sevmeye başlamanın insanı neredeyse öldürdüğünü bilmiyordum. -hayat insanın yapmak istemediklerine veya yapamadıklarına anlayış göstermiyor. -aşk zaten çocukluğu sürdüren bir oyun, insanın kendi inşa ettiği bir mağarayı hiç terk etmek zorunda olmaması dileğinin tekrarı değil miydi? -ellerin planlı ve güzelliğin peşinden giden işi sayesinde hayata istikrar gelir. -aramızda şu ilke vardır: bir sorun çıktığında sorun sahibi sessizliği bozana kadar üstüne varılmaz. -gizli bir biçimde muhtaç olan, hali bir anda ayan beyan görülsün istemez. -yaklaşık yirmi beş yıldır ücretli çalışmıyorum, yani sağlık sigortam var gerçi ama neredeyse hiç emeklilik hakkı kazanmış değilim. gerçekten, çalışamaz hale gelene kadar çalışmak zorundayım. sonra da doktor ve hastane masraflarının beni tamamen mahvetmemesi için merhametli ve çabuk bir ölüm ummak durumundayım. -gerçek aşk, öbür kişiyi bütün olarak kabul etmekle başlar, diye düşünüyorum; bu kabul öbür kişinin kısmi unsurlarını (görünüşü, bedeni, parası, zekası gibi) kapsamakla kalmaz, gerçek aşk o kişininin bütünlüğünü yakalar. -insan aynı zamanda kendine merhamet duymadan başkalarına acıyamaz. -sandra yeni duş almış, bedeni kuşkonmaz ve pırasa kokuyor. -şu anda çocuk hayatını kıskanıyorum. sadece çocukların bir şeyi böyle yarıda kesmesine izin vardır. -oysa çoktandır, benimle ilgili konular benim tarafımdan yaşanmak istemiyormuş gibi bir izlenime sahibim. -kendi klişelerimi görüyor, işitiyorum ve onlardan kaçamıyorum. -galiba sadece, geriye çekilişimi en azından bir insanın iyi bulup benimle paylaşmasını istiyorum. -aşk işinde pis bir insanlık kokusunun oluşması ama bunu sonra kimsenin üstüne almaması gülünç derecede tuhaf değil mi?
yine inanılmaz bir kitaptı. türkçe'ye üç kitabı çevrildi, üçünü de okumuş bulunuyorum artık. öncelikle, ikisi jaguar'dan biri de ayrıntı'dan çıkan üç kitapta da ortak bir dilin olması, çevirmenlerini tebrik etmeye zorluyor beni. hepsine çokça teşekkür ederiz. almanca bu kadar uyuz bir dil olmasa, sırf Genazino okumak için almanca öğrenmek isteyebilirdim:')
aynı zamanda, bu üç kitapta da karakterler birbiriyle çok benzeşiyor ve fakat bundan hiç rahatsız olmuyorsunuz. biri goodreads'te şöyle bir yorum yazmıştı: "sinir oluyorum genazino okurken, bu kadar bencil, orta yaşlı alman erkekleriyle empati kurarken kendimi bulmama." aynen böyle!
tuhaf tipler, tuhaf karakterler, tuhaf fikirler... bazıları deli diyor, bazıları gerçek bu karakterler, çok var diyor. bilemiyorum. bilememe sebebimin de bu karakterlerin çokça içinde yaşamaları ve dışarı bu şekilde yansımalarını iletmiyor oluşundan kaynaklı. mesleğe bakın: kıyamet seminerleri vermek!
okumaktan yine çok keyif aldım, bazı alıntıları buraya bırakmak istiyorum ayrıca:
"kendi kendimi ne kadar zarifçe ve neredeyse çaktırmadan kandırdığımı dikkate değer buluyorum. zira şu anda özgürlük ve sevgi hakkında düşündüklerim aslında tam doğru değil. bu konuları düşündüğümde sık sık olduğu gibi, bir anlık zayıflık hissediyorum... hesaplaşmam gereken biri var ve o benim. hızla yaşlanıyor olmam ve durumu netleştirme zorunluluğum beni huzursuz ediyor."
"aramızda didişmesi olmaması seni kuşkulandırıyor ama?.. evet diyor Judith, sık sık, gizlice bir şeylerin biriktiğini düşünüyorum... onu ben de bazen düşünüyorum ama birbirimizi neden kıralım ki?..."
"ona yorgunluk için özel bir neden olmadığını, sadece genel bir hal olduğunu söylemiştim: hayat geçip giderek yorgunluk yaratıyor."
"aşk zaten çocukluğunu sürdüren bir oyun, insanın kendi inşa ettiği bir mağarayı hiç terk etmek zorunda olmaması dileğinin tekrarı değil miydi?"
Kitabın arka kapağındaki Svenja Frank'in sözü sizi yanıltmasın. Ben Aşk Aptallığı'nın içindeki melankoliyi ferahlatıcı buldum. Genazino'yu ilk okuyuşum, oldukça maharetli bir yazar olduğunu düşündürdü bana; Özden Özberber'in çevirisi de kitaba yakışan derecede iyi. Kahramanımız iki kadına birden aşıktır: Judith ve Sandra. Bu iki kadın da birbirinden gün ve gece gibi farklıdır. İkisinin hayata, cinselliğe, ilişkiye bakışı da öyle. Ama kahramanımız her ikisine de muhtaçtır. Çünkü onu tamamlarlar. Ama bu ikili hayatı nereye kadar sürdürebilir? Bunu kitabın sonlarına doğru özellikle ilginç olan bir bavul deneyinin sonunda öğreniriz. Genazino'nun yarattığı meslekler ve evren oldukça ilgi çekici açıkçası. İnsanın diğeriyle ve kendisiyle olan hasarlı ve sakat ilişkisini anlatma biçimi de öyle. Başta kahramana kaygısızca gülerken, sonlara doğru onun için hüzünleniyor insan. Ama bu bile sessiz bir huzur veriyor okuyucunun içine. Bu vesileyle de hepimize özellikle bu günlerde Genazino'nun deyimiyle ¨yaşama gayretiyle¨ değil ¨yaşama sevinciyle¨ dolu günler dilerim.
Aşk, seçimler ve yaşlılık üzerine bir güzelleme. Genazino ile tanışma kitabım. Keyifli bir okuma. Çevirinin güzelliği de cabası.
“Yakından bakıldığında yaşlanmak, bana uyan bir durum. Yaşlanmak, sadece isteksizliğin başka bir adı, bense daha çocukken bile isteksizdim. Aslında çocukluğumdan itibaren yaşlanmayı bekledim, bana benzediği için.”
Neden daha önce tanışmadık seninle Genazino, neden! Kısacık kitaba onca tasvir nasıl sığıyor? Anne-baba sevgisinin bütünlüğü gibi nasıl tek eşli ol(ama)mak bu kadar normal bir algı uyandırabiliyor? Mesleğinin kıyamet uzmanı olmasındaki cazibe peki? Hipnoz ettin beni!
"Her şeyin alabildiğine önemden uzak yaşandığı bir yerde olmak isterdim" felsefesine uygun şekilde düşünüp davranmaya çalışan Genazino, yine sokaklardan ve zihninden samimi ve edebi sahneler sunuyor. Zevkle okuduğum 4.kitabı oldu.
***
"İyi şeyleri düzgünce saklamalı."
"Ben sadece mutsuz bir insanın sürekli çalışabileceğine inananlardanım."
"Çocukken, kuşların ufacık müzik aletlerini kanatlarının altına sıkıştırıp bir ağacın üzerinde orkestra gibi toplaştıklarını düşünürdüm."
"Yeni kıyamet konferansımın temasını, bu sefer nihai yeni bir kıyamet faşizminin üstümüze doğru gelmekte olduğu oluşturacak. Bu kıyamet çabuk gelecektir çünkü insanlara artık eskisi gibi uzun çabalarla kabul ettirilmesi gerekmeyecektir; insanlar buna genel olarak hazır durumdadır. Halk daha önce hiçbir faşizmi karşılamadığı kadar büyük bir coşkuyla karşılayacaktır onu. Yeni faşizm karşımıza kitlesel eğlence maskesi altında çıkmaktadır."
"Her yeni faşizm, artık geri çevrilemez hale gelen başarılı bir işaretlemeler sisteminin sonucudur."
"İçinde yaşadığımız koşullar, gerçekliğin fazla gelmesinden kaynaklanan bitkinlik üretiyor; bitkin olan, damgalanmış bir kişidir, bize hâkim olan sistemi ve sistemin vaatlerinin gülünçlüğünü yansıtır."
"Aşk çocukluğu sürdüren bir oyun, insanın kendi inşa ettiği bir mağarayı hiç terk etmek zorunda olmaması dileğinin tekrarı değil midir?"
"Her şey yaşla birlikte azalırken konuşma coşkusu azalmıyor, aksine güçleniyor."
"Konserde iki saat boyunca konuşmayan, alışveriş yapmayan, kızarmış patates satın almayan, dondurma yalamayan, araba yıkamayan, telefonla konuşmayan, bira kutusu açmayıp televizyon izlemeyen, bunun yerine yüksek tavanlı bir salonda sessizce oturan ve gerçek birer insan gibi görünen insanların arasında olmaktan keyif alıyor."
"Gençliğindeki yüksekten uçmaların diyetini fazlasıyla uzun bir zamandır giriş katında ödüyor."
"Galiba yaşlanmada üç seçenek var: Çarpıtma, yüceltme ve melankoli, ki ben bunları değiştire değiştire kullanıyorum."
"Her şeyin alabildiğine önemden uzak yaşandığı bir yerde olmak isterdim."
Ein Mittfünfziger stellt fest, dass das Alter über ihn kommt. Als hauptberuflicher Apokalyptiker daran gewöhnt, sich das Unheil der Welt auszumalen, fällt es ihm nicht weiter schwer, auch das eigene vor Augen zu sehen. Zwei Frauen liebt er und wird von ihnen geliebt, ohne dass sie voneinander wissen. Doch er muss sich für eine der Beiden entscheiden, denn er ist sich sicher, dass es ihm mit zunehmenden Jahren unmöglich sein wird, diese Dreierbeziehung aufrechtzuerhalten. So versucht er sich zu einer Entscheidung durchzuringen, was sich als äusserst schwierig erweist. Während seiner Entscheidungsfindung begleitet man den Ich-Erzähler in seinem Leben, seinen Betrachtungen und Gedanken. Er ist überaus aufmerksam ('überempfindlich' nach eigenen Worten) gegenüber alltäglichen Dingen, die wohl bei niemandem ausser ihm Beachtung finden. Dieselbe Konzentration wendet er auch gegenüber dem eigenen Befinden auf, sodass man den Eindruck nicht los wird, einen Hypochonder vor sich zu haben (der aber einen Arztbesuch unter allen Umständen vermeiden möchte). Dazu im Widerspruch steht die fast schon gefühllose Art und Weise des Erzählens. Über Sex wird beispielsweise in einer Form berichtet, als sei es eine Beschreibung aus einem Sachbuch: Eine der Frauen ist ungemein 'beischlafwillig', die andere überprüft ob er schon 'geschlechtsbereit' sei. Es klingt, als sei er schlicht der Chronist seines an ihm vorüberziehenden Lebens, das ihm zwar manch Freude und auch Qual bereitet, aber letztlich kaum berührt. Vielleicht war dies der Grund, weshalb ich mich mit diesem Hörbuch so schwertat. Denn Genazino, der selbst liest, hat einen exakt ebensolchen Tonfall sodass ich mich anstrengen musste, mit voller Konzentration dabeizubleiben. Zugegeben, seine Überlegungen und auch sein phantasievoller Umgang mit Sprache sind amüsant und auch anregend, doch letztendlich ist der Protagonist ein ermüdender und reizloser Zeitgenosse, was sich bedauerlicherweise auch auf die Geschichte niederschlägt.
O Gün İçin Bir Şemsiye'de yaşadığım hayal kırıklığına bu romanda rastlamadım neyse ki ve Genazino ile gerçek anlamda tanıştım.
Nefis bir okuma ve çok ilgi çekici bir konu: Ellili yaşlarında bir adam iki sevgilisi arasında tercih yapmaya çalışıyor. Geçmişi, şimdisi ve en önemlisi gelecek tedirginlikleri arasında, bir erkeğin psikolojisini didik didik ediyor yazar. Aleni bir kayıtsızlığın ortasında sürüklenen bir erkeğin keyfiyetleri.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Genazino’nun sade ve düşünceleri bütün netliğiyle anlattığı dilini seviyorum. Okurken keyif aldım, altını çizdiğim cümleler oldu. Konusu da biraz ilgi çekici. Tavsiyedir.
genazino, yine bildiğimiz gibi! o, çok farklı boyalar ve teknikler kullanan bir ressam gibi gözümde; apayrı bir dünya.
elli iki yaşında "kıyamet seminerleri" vererek hayatını idame ettiren aşırı duyarlı, teferruatlı (hatta çetrefilli) ama bir o kadar da zeki ana karakter, üstesinden gelinmez bir inatçı. karakterin hayatının karışıklığını ve bu karışıklığın nihailiğini okuyucuya ustalıkla aktarıyor. iki sevgilisi arasında "seçim yapmak" gereğini duyduğunda, bu konuda kendine haftalarca eziyet ettiğini görünüyor. kafasında dönen bu karmaşa içinde, yapacağı seçimden sağ çıkıp çıkamayacağı soru işaretleriyle dolu. ne karar vereceği ve nasıl karar vereceği merakıyla yönlendiriliyorum. karakterin sadakatsizliklerini (etik bakımdan küçük ihlaller olarak bahsediyor) sessiz sedasız karşılıyorum; kendime şaşırıyorum, "hadi canım, buna da hak vermek mi?" diyerek içimden saydırıyorum. ama sonra, "hak verdiysem bana ne oldu?" diye sorgulamama neden oluyor, bu içsel çatışma gerçekten beni de sarsıyor. hatta bazen hak bile veriyorum. ama sonra, hak verdiğim için kendime sinirleniyorum. bazense müthiş bir tiksintiyle merak ediyorum neler olacağını. "acaba bu sefer nereye sürüklenecek?" düşüncesi kafamı kurcalıyor.
duygular, ölüm korkusu, yaklaşan bir ölümlülük ve hayatın saçmalıkları içinde kaybolmuş çocukluk ve yaşlılık anılarıyla o kadar çok düşündürüyor ki! (gerçek hayata geri döndüğümde çevremdeki olayları genazino gibi yorumlamaya başlıyorum:)) kitabın sonu benim için darmadağın bir suskunluk. ama işte bu karmaşadan, yine de bir şeyler çıkarıyorum: genazino, ironiyi ve derin düşünceleri o kadar ustalıkla harmanlıyor ki, bu kitabın sayfalarında kaybolmak gerçekten büyük bir keyifti.🍃
Yazarın okuduğum ikinci romanı. Mutluluk zamanlarında mutsuzlukta olduğu gibi günlük hayatla ilgili detaylar, başkarakterin kafasından geçen düşünceler, ilginç gözlemler ve bu gözlemlerden yapılan çıkarımlar ekseninde bir roman. Bazı yazarlar farklı tarzlarda eserler üretirken bazıları bir tarz belirleyip sürekli bunu izlerler. Genazino ikinci sınıfa giriyor olsa gerek.
Başkarakterimizin geçmişini bilmiyoruz, bir çok konu gizemini koruyor. Hasan Ali Toptaş'ın bir yazısında belirttiği gibi roman "buzdağının görünen kısmı kadar olmalı" teorisine sadık kalınarak yazılmış. Dolayısıyla ister istemez bazı konular okur için gizemini koruyor. Verilen o ince detaylardan karakteri tanıyoruz, son derece basit ve günlük olaylara karşı düşüncelerinden ve verdiği tepkilerden. Ayrıca kitabın net bir sonu yok ya da kitapta uzun uzasıya bir olay örgüsü yok, sadece bir kaç haftalık sürede insanın yaşadığı ve başına gelen günlük olaylar mevcut. Ama bunların içinde de okumasını bilene ya da bu tarzı okumaktan keyif alana diyelim gayet trajik ve dramatik olaylar var. Sadece yazar bunları sıradan bir dille, insanın gözüne sokmadan anlatıyor. Zaten her gün kafamızdan geçen yüzlerce şeyin içinde de trajedi ve dram var. Yazar da çok gerçekçi bir şekilde, şova kaçmadan bunları dillendiriyor.
Wilhelm Genazino'nun melankoliyi yine iliklerimizde hissetmemiz için yazdığı bir başka eşsiz eser.
Senelerce 2 kadını idare etmekte oldukça başarılı olan isimsiz kahramanımız yaşlılığın da etkisiyle artık Judith ve Sandra arasında bir seçim yapma zorunluluğu hissetmeye başlar. Bir insanın birden fazla sevgilisi olması gerektiğini savunan anlatıcımız yine klasik Genazino gözlemlerini yaparken aynı zamanda kendini büyük bir seçim bunalımında bulacaktır.
yeni bir kitaba başladığınızda en başından itibaren kabul etmeniz gereken bazı temeller vardır: ana hikaye/main plot.
konu ilginizi çekmezse okumazsınız. ya da konu üzerine kafanızı yormak istemeyeceğiniz provokatif bir meseleyse atlarsınız.
ben bu kitapta iki farklı kadına aynı anda aşık olduğunu iddia eden bir adamın kafasının içinden geçenleri onu yargılamadan anlamaya çalışmak istedim. belli bir raddeye kadar da sabırlıydım.
ama aşık olduğunuzu iddia ettiğiniz kadın bir süreliğine uzaklara gittiği için sizden çiçeklerini sulamanızı rica ederse.... VE sulamanız için sizi arar çiçekleri HATIRLATIRSA... VE siz o çiçeklerin yine de kurumasını İZLERSENİZ....
bu iki kadına aynı anda aşık olan bir adamın hikayesi değil. BU BİR DECCAL HİKAYESİ.
çiçekler kuruyunca kitabı yarıda bıraktım. hikaye benim için çok stresli bir viraj aldı. empati kuramayacağım bir evreye ulaşmıştı. kırmızı çizgiyi burda çektim.
iki farklı kadına aynı anda aşık olan ve çiçeklerinin kurumasına izin veren adam...