Hayat ölümden beter olduğunda, cinayet hobiye dönüşür.
'Bir gün, öyle bir an geldi ki, kötü biri olmaya karar verdim. Taştan bir kalple kurtulurum sandım. Ama çok geçti artık, tüm vakitlerin sahibi silahına benden önce davranmıştı, şahane bir tebessümle bastı tetiğe, kurtulamadım, günaha girdiğimle kaldım. Şimdi önümarkamsağımsolumüstümbaşımyüzümgözüm tövbe...'
Olayı çözsen de kaderi değiştiremezsin. Beyhudelik zindanından çıkamazsın. Bunu sen de biliyorsun.
Kült romanlar Tol ve Har'ın yazarı Murat Uyurkulak'tan tehlikeli bir eser: Merhume.
İlk harfinden son harfine dâhiyane buluşlarla dolu…Hali pürmelalimizi deşifre eden bir macera!
Zifirî karanlıkta yalnız olmadığını, çığlıkları duymaya başladığında anlayacaksın!
Murat Uyurkulak Türk çevirmen ve yazardır. 1972'de Aydın'da doğdu. İzmir'de yaşamıştır.
Uzun süre Radikal gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Milliyet Sanat, Gate, Radikal Kitap gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Tol isimli romanı Mahir Günşiray'ın yönetmenliğiyle Tiyatro Oyunevi tarafından sahnelendi. Yine Tol romanı 2007'de Almanca'ya çevrildi.
kitaba her ne kadar bir hafta önce başlamış olsam da devam edemediğim için dün en baştan aldım; bugün öğlen de bitti. yani benim gibi yavaş okuyan biri bile kitabı 6 saatte bitirebiliyor. 300 küsür sayfa olması sadece basım şekli ile ilgili. tabii kitabın kendini okutması da kısa sürede okunmasına sebep. ben kapaktan önce içeriğe ilişkin birşeyler demek istiyorum.
ah be uyurkulak, desem sanırım anlaşılır. ilk sayfalarda Puslu Kıtalar Atlası'ndaki İhsan Oktay Anar'ın dili ile karşılaştım; bir hmm yapıp devam ettim. kitabın bir bölümünde ise (keşke sayfa numarasını not alsaydım) Murat Menteş ile karşılaştım. Menteş'in dili, okuyan bilir oyuncul ve hilebazdır. saatlerce hiçbir şey anlatmayan bir metni size keyifle okutur. onun güzelliği de oradadır. ama Uyurkulak'ın kendi özgün dilini ben bulamadım. ha, tabii har ve tol benzeri bir kaç yeri saymıyorum. oysa Menteş'in dili ne kadar eğlenceli olursa olsun bize (sanıyorum ki asla) bir başyapıt veremez. ayrıca Menteş'in dili ve üslubu etrafındaki diğer üslupları kendine benzetmeye çok yatkın bir tarz. bu nedenle yazarken dikkat etmek gerek; özgün olmaktan taklide kaçabiliriz. çünkü o dil çok eğlenceli!
kitabın kahramanının cinsiyeti bir türlü anlaşılamıyor.erkek miydi, kadın mıydı, ay yok lezbiyen miydi? çok mu önemli derseniz evet, bu kitapta önemli oldu. neden mi, çünkü kitabın "cinsiyetler üstü","eril" olmayan bir dille yazıldığı söyleniyor her yerde. yani nereye koyacağımızı bilemediğimiz şu çok muhteşem buluşumuz "yaşasın kimlik politikası","yaşasın çok kültürlülük" iş başında!
bana kalırsa okuduğum Uyurkulak röportajlarına dayanarak diyorum ki; Uyurkulak ben oldum sanmış. HAR ve TOL'daki alçakgönüllülüğünü kaybetmiş. büyük laflar ve özgüven fazlalığı MERHUMEYİ beklenen eserden çok aşağılarda bırakmış. Uyurkulak'a yakışmamış. onun da şansızlığı ilk iki romanının büyüklüğü ne yazık ki..
kapak konusu da yine bir kimlik politikasının yüceliğine işaret ediyor sanıyorum (uydurmuyorum, okuduğum uyurkulak röportajlarına dayanıyorum). gökkuşağı renklerinden oluşmuş kapak denince, gökkuşağından güzel şey yok dünyada vs denmiş. ezilenlerin kardeşliğinden geldiğimiz yer çok kültürlülük, yaşasın kimlikler olmuş; ama olmamış.
şimdi merakla Uyurkulak edebiyatı nereye evrilecek diye beklemek düşüyor bize. yeni eserleri bu konuda fikir verecektir elbet. umuyorum merhume gibi her konunun bir torbaya atılıp ülkenin her yarasına değinmek gibi bir telaş içinde olmayan, kendi üslubu ile yazılmış kitaplar olur. en azından benim beklentim bu yönde.
Uyurkulak'ın boynunun borcudur; bize TOL ve HAR tadında kitaplar yazmak. Ne diyelim; Merhume kitabı Uyurkulak'ın nazar boncuğu olsun.
Murat Uyurkulak bu kitabı bir şekilde reddetsin, bilgisayarım hacklendi, kuzenim yayın evine göndermiş falan desinde biz de rahatlayalım ve Tol ile Har'ı yazan adam bu kitabı nasıl yazar demekten kurtulalım.Hayır bir de 8 yılda yazdığını bilmek iyice üzüyor insanı, Joyce 8 yılda Ulysses'i yazmış bizimki Merhume'yi çıkartmış ortaya. Link nasıl verilir bilmiyorum ama " Türk edebiyatının üzerinde bir sik dolaşıyor" diye bir yazı var bu kitaba dair, kitaptansa bu yazıyı tavsiye ederim. Kitap eklerinde yeni kitabı Ekim Kasım gibi çıkacak deniyordu. Eğer Merhume misali Post marksist kimlik bunalımdan muzdarip, Menteş ve İhsan Oktay Anar etkilenmeli bir dil ile karşımıza çıkarsa yeni okurları ile mutluluklar diler ve çekilirim köşeme. Son olarak Tol ve Har'ı sevdiyseniz bu kitaptan ve her sayfayı yapış yapış eden kelimelerinden uzak durun. Yeraltı edebiyatı bu değil, ezilenler ve kimlik mücadelesi bu değil, edebiyat ise hiç bu değil.
kitap kapağından, sunuluşuna kadar söylenecek çok şey var aslında ama fazla bi' şey demeyeceğim..
benim için tol ve har ile kıyaslanmasa da neticede uyurkulak kalemi.. polisiye değil bi' cinayet hikayesi.. kısım kısım yanıbaşımızda, çevremizde olan bi' sürü konuyu, muğlak bi' zamanda önce parçalamış, sonra ustalıkla birleştirmiş.. özellikle hikayenin kapanışı çok iyi yapılmış.. nilgün marmara ile merhaba, didem madak ile hoşçakal demesi ayrı leziz..
sonuç olarak, uyurkulak'ın dünya ile derdini ve söyleşilerinde yansıttığı insani duruşunu seviyorum.. o yüzden elim 3'e gitmedi, 3,5'tan 4 olsun dedim..
Maalesef "olmamış". Zeka parıltısı gösteren ilginç ve eğlenceli birkaç iç hikaye dışında, erkek egemenliğini eleştirme iddiasına rağmen erkek dilinden, kabalığından kurtarılamamış, eril dili en üst telden çalan, Murat Uyurkulak'ın önceki romanlarını ve bir yazar olarak duruşunu bilmesem hiç çekinmeden "seksist" diyebileceğim bir roman olmuş.
Elbette yazarın dile getirdiği "erkek dünyası cehennemini eleştirme" konusundaki iyi niyetine bütünüyle inanmayarak acımasızlık edecek değilim; gelgelelim romandaki söz konusu olaylara/kişilere hiçbir eleştiri getirmediği gibi satır arasında dahi hissettirmemiş. Kadın cinayetlerinin bu kadar arttığı, kadının sosyal yerinin bu kadar daraltıldığı bugünün ortamında hiç yazılmaması gereken bir roman olmuş. İçinde Murat Menteş'in de olduğu 6 editörün elinden geçmesine rağmen.
Kapak zaten tamamen anlamsız ve vasat.
Detaylı incelemem için: Murat Uyurkulak’ın ‘Merhume’si Etrafında Eril Dilin Şiddeti ve ‘Murat Menteş’leşme’ Sorunsalı Üzerine www.kalemkahveklavye.com/2016/02/mura...
Önceki iki romanından da farklı.Tarz olarak daha karamsar bir roman beklerken Murat Menteş'in deli fişekliğine benzettiğim bir üslup oturtmuş.Siyasi eleştirileri arka planda,cümle aralarında çok yerinde dokundurmalarla yapılmış bir roman. Kesinlikle cinayet romanı değil.Olsa olsa tüm "Evren"in cinayeti ile ilgili olabilir.Zaman mekan kavramını muğlak ettiği bir dünya yaratmış. Çok güzel bir tat bırakıyor bittiğinde. "Lisedeyken kara kuru bir kızla birbirimizi sevmiştik.Bir müddet sular seller gibi okuyup deliler gibi seviştik.Derken Zehra, ufacık boyuyla okuduklarını tatbik etmek istedi, o vakitler henüz bir seksenlerde gezinen ayılığımla benim gözüm kesmedi. O hapse düştü, ben üniversiteye düştüm. O bana bin mektup yazdı ben ona iki bin mektup yazdım. O yakılıp öldürülerek hayata döndürüldü, ben ölüp tıka basa kitap dolu bir odaya gömüldüm."
Daha ilk çıktığında aldığım Merhume'yi okumak için iyi ki bu kadar beklemişim, çünkü Tol ve Har'dan sonra arşa değen beklentilerim zamanla gelen olumsuz yorumlar eşliğinde yavaş yavaş arza temas etmişti. Böylece birçok Uyurkulak severin yaşadığı hayal kırıklığını tam olarak yaşamadım, çok sert eleştirilerde de bulunmayacağım.
Tol bir intikam, Har da bir kıyamet romanıydı. Merhume ise iddia edildiği gibi bir cinayet romanı değil de daha çok bir fikirler ve hikayeler potpurisi olmuş. Uyurkulak zamanla aklına gelen ilginç fikirleri ve karakterleri, kısa hikayeleri toparlayıp epey zayıf bir kurguyla birbirine yamamış. Hal böyle olunca da romanda okuduğumuz birçok kısmın, karakterin kitabın kurgusuna katkısı yok. Gerçi yazar da farkında ki kitabın sonlarında Yusuf Sertoğlu'nun ağzından dile getiriyor bunları.
Yazar olmasa da okurların dile getirdiği ve benim de rahatsız olduğum bir diğer nokta da Uyurkulak'ın kaleminin yer yer, hatta sıkça Menteş'i andırması. Kan ve Gül'de de aynı sıkıntıyı yaşamıştım. Herhalde Menteş elinin değdiği her kitabı bir şekilde kendininkilere benzetmeyi başarıyor. Yine de okurken zevk aldığım, hayran olduğum sayfalar olmadı değil. Menteşvari anlatımın getirdiği bir de kolaylık var, ilk birkaç bölümü sağ salim atlatabilirseniz hızlıca bitirebiliyorsunuz Merhume'yi.
İçerik konusunda pek bir şey diyemeyeceğim. Başta da dediğim gibi bir fikirler kitabı Merhume, temel anlatıyla alakalı alakasız birçok kısa hikaye içeriyor. Sevdiklerim de oldu anlam veremediklerim de. Sosyal ve siyasi eleştiriler zaten Uyurkulak edebiyatının olmazsa olmazı. Bir de bolca şiddet, acı, yani hayatın gerçekleri var tabi. Ama bu sefer sanki biraz abartılmış gibi geldi bana. Ölçüyü kaçırınca gitgide karikatürleşiyor anlatılanlar, karakterler. Tadında bırakılsa daha iyi olurmuş. Kitabın geçtiği, zamanı meçhul, gelecekle ilgili ufak tefek ayrıntılar gerçekten de hoşuma gitti.
Hiç mi beğenmedim Merhume'yi, elbette hayır. Üzerinde Murat Uyurkulak değil de ilk romanını yayınlayan bir yazarın adı olsaydı yukarıda saydığım birçok kusuru görmezden gelebilirdim bile. Sağlık olsun, Tol ve Har'ın bende oluşturduğu güveni sarssa da yıkacak kadar kötü bir roman değil bence Merhume. Ayrıca Uyurkulak'ın eleştirileri dikkate alacağını ve İzmir'le alakalı olduğunu söylediği bir sonraki romanına daha fazla özen göstereceğini düşünüyorum.
İlk kez Uyurkulak okuyacaksanız elinize aldığınız eser bu olmasın. Tol'u okuyun, Har'ı okuyun. Sonra 'kötü de olsa bu adam yazdıysa okunur' diyorsanız Merhumeye sıra gelsin.
Gözönünde olmayan, hatta olabildiğince gözardı edilen hayatlara dair büyük trajediler barındıran hoyrat bir roman Merhume. Buna rağmen okurken bir damla yaş gelmez gözünüzden. Roman kahramanları, hemen hepsi bir yanıyla güdük, karşılaşmak istenilmeyen ucubeler, hayatın karşısında boynu bükükleri oynamazlar.
Bol karakterli karmaşık bir olay örgüsü var romanın. Özellikle her bir kahramanın serimlerinin yapıldığı kitabın ilk yarısında kaybolmuşluk hissi yaşayabiliyorsunuz. Bölüm başlarına eklenmiş hikayeden bağımsız tarihi vakalara da hikaye ilerledikçe aşinalık kazanıyorsunuz. (bu bölümler ben de mıknatıs etkisi yaptı diyebilirim.)
İkinci yarı ise bambaşka bir olay örgüsü var. İlk yarıdaki yan karakterlerden biri olan, şöhretini yitirmiş yazar Yusuf, birden anlatıcıya dönüşüyor. Baş kahraman Evren Tunga'nın asıl meselesi de bu kısımda verilmiş. (bonus olarak özellikle edebiyatla ve yazma ile derdi olanlar için keyifli aforizmalar var)
Yazarın ilk iki romanını okumadım. Goodreads'teki eleştirilerde yer alan Murat Menteş benzetmelerine katılmadığımı söylemeliyim. Murat Menteş tarzını severim. Keyifle okuduğum üç Menteş romanı (Korkma Ben Varım, Dublörün Dilemması, Ruhi Mücerret) Uyurkulak'ın Merhume'si ile karşılaştırılamaz bence. "Merhume" onca ayrıntıya ve karakter bolluğuna, küfür ve şiddete rağmen kusursuz bir şiirsellikte ilerleyen bir hikaye. Erkek dili eleştirilerine katılıyorum ama bu romanın bir dişi doğurganlığında ve duyarlılığında olmasını engellememiş.
Finalde okuyucuda şok yaratmak adına yapılan bazı hamlelere gerek olmadığı yönünde bir eleştirim olabilir. Ama bu durum sayfalar boyunca keyfini sürdüğüm o lezzetli cümlelerin, sayfalardan sızan renklerin, kokunun yanında o kadar önemsiz ki.
Vaay.. Kitabın sonuna kadar 3* veririm diyerek gelip bitince durup, bir süre durup.. 4,5dan 5*
Kitabın başları beni çok zorlad��, bir sürü şey düşünüp hepsini soluk almadan sıralamak yeni kuşak yazarlarda karşılaştığım ve sevmediğim birşey. Bu kitapta da zorladı beni.
Hikaye zamanla diline ve karakterlere alıştıkça anlaşılır oluyor. Baş kısımları şimdi tekrar okusam daha keyif alır ve daha çok ayrıntıyı farkedebilirim muhtemelen. Yazarı bi uyaran olsaymış keşke..
Hem ana hikayenin hem yan hikayelerin çok can acıtıcı kısımları var ama bunlar çok düz anlatıldığı için ajitasyona kaçmıyor ama belki biraz hafifletilmiş oluyor.. Gerçi hafifletilmese bu coğrafyanın doğasının güzelliğine bunca zıt insanın çirkinliğine dayanmak ne mümkün..
Kitapta pekçok edebi gönderme var, bilmediğim için kaçırdıklarım da olabilir. Yazarın okuma serüvenini de bir şekilde yakalayabilir meraklı okuyucu..
Kitabı çok seven de beğenmeyen de olacaktır, tavsiyesi zor bir kitap.
dunyanin en haysiyetsiz en alcak gazetelerinde calisip kendini seytan gibi akilli sanan cukunu kaldiramayan gotun tekinin biri tarafindan yazilmis boktan bir karalama. bunu para verip alan kafama edeyim. oldu mu? bence oldu
ayrica buna sol hassasiyetler uzerinden para kazandiran okur cemaatinin de amk
uzgunum boyle metne boyle ad hominem. ki sadece kendi sozlerinden alinti yapiyorum. kendisi daha misliyle sikip sokmakla mesgul.
bu pust bizi (hala) "afillice" sogusluyor bizi soyuyor diyecek bir elestirmen cikacak mi bakalim. agaclara yazik amk:))
Neyin ne olduğu, kimin ne için olduğu, karakterlerin derinlikleri ve hikayedeki yerleri çok silik, gerçekten okurken ne anladım bilmiyorum. Ne Tol'da gördüğüm o şahane üslup vardı ne de ortada adam akıllı bir hikaye. Her şeye değinmek istenip de ortaya sıçılmış bir kitap. Buna rağmen fazla akıcı ama akılcılığıyla ters orantıda da akılda kalıcı, henüz bir cümleyi okurken unutmaya başladığım vakit geçince de artık sayfaları baştan okumaktan sıkılıp saldığım garip bir okuma deneyimi yaşadım
özellikle dili ve kurgusuyla önceki romanlarından ayrılsa da tam bir murat uyurkulak romanı merhume. dili, özellikle ilk bölümlerde, başka yazarları çağrıştırıyor olsa da murat uyurkulak'tan başkasının yazamayacağı bir roman.
merhume'de "dünyada sağlam, güzel ve tam olan ne varsa malulen antitezi" olanların hikayesini okuyoruz. roman başından sonuna kadar sayısız cinayetle, katliamla, her çeşit tecavüzle, zulümle dolu. buna rağmen umutsuz bir roman değil. murat uyurkulak'ın önceki romanlarında da var olan ve kendisini en iyi yazarlarımızdan biri yapan bir duruşun sonucu bu: yoksulluğun, farklı olmanın, azınlık olmanın yaşanmış-özümsenmiş bilgisiyle yazıyor uyurkulak ve bilgisini, deneyimini, dünya görüşünü edebiyatına yansıtabiliyor. merhume'nin sert ve karanlık dünyasında umutsuzluk yok: bir yanda arayışlar, kurtarma çabaları, dayanışma var. diğer yanda olasılıklar...
büyük acıları, yoksullukları-yoksunlukları anlatırken duyguya boğmuyor, meseleleri ideolojiye indirgemiyor uyurkulak. ezilenin ezilene zulmünü de anlatıyor, malül-mağdur azınlığın kötülüğünü de. hiç kimseyi-hiçbir şeyi kutsamıyor, güzelleme yapmıyor. bütün acıların-yoklukların aynı zamanda komik ve eğlenceli, absürd ve saçma bir dünyanın parçası olduğunu gösteriyor. hikayenin kahraman ve anlatıcılarından evren bir yerde şöyle diyor mealen: hayatın sadece bu mu derler diye araya başka hikayeler koydum...romanın mizahı ve ironiyi hiç bırakmayan dili ve bazıları gereksizmiş gibi duran yan hikayeler de böylece bir açıklama buluyor belki.
sonuç olarak çok sesli, çok renkli ve çok dolu bir roman merhume. bu yapısının hem olumlu hem olumsuz özelliklerini barındırıyor. iyi ve sağlam bir roman olduğu, kesinlikle okunması gerektiği söylenebilir. bununla birlikte murat uyurkulak'ın en iyi romanı değil. murat uyurkulak daha iyi romanlar yazdı ve daha iyi romanlar da yazacak.
Kitabı uzun süre "Bu ne ya?" Diyerek okudum ve defalarca bırakmayı düşündüm. Hatta bitirebilirsem buraya saydıracaklarımı bile düşündüm ama Murat Uyurkulak yine farkını ortaya koydu ve son 100 sayfada beni benden aldı. Bu kadar müthiş bir kurgu, böylesi bol sürprizli enfes bir kitabı uzun zamandır okumamıştım. Başına aldanmayın tüm soru işaretlerinizi biriktirin ve hikayelerin keyfini çıkarmaya bakın çünkü kitabın asıl malzemesi sonunda. Dil ve anlatıma kesinlikle laf yok. Yer altı edebiyatının ince nakışları dökülüyor her sayfadan, toplumsal düzen bir güzel yerilirken karakterlerin belirsizliği ve cinsiyet karmaşası üzerinden de pek çok şey anlatılıyor.
Alternatif bir gerçeklik yaratmadan, sadece uzaklaştırarak yakınlaştırıyor meselemize Murat Uyurkulak.. Bunu bazen dili genişleterek sanki bir kaç satır sonra başka bir dile geçecekmiş hissi uyandırarak, bazen de kısa bir hikayeyle durumu daraltıp okuru yarattığı duyguya sıkıştırarak yapıyor..
Yer yer gereksiz uzatılmış hissi veren kısımlar ve apar topar bir son hissi veriyor. Yazım sürecinin uzun olması (kitaptaki karakterlerden biri de böyle edebiyatı eleştiriyordu) budan etkili olabilir. Tol ve Har kadar güçlü bir eser olmamış bence. Fakat kelimelerle ve olay örgüsüyle böylesine içli dışlı olabilen bir yazarın her eseri okunur. Eline sağlık Murat Uyurkulak.
Merhume... Ah ahhh ne söylesem az. Okuyana hiç bir şey katmayacak 300 küsür sayfa nasıl yazılırın örneği bu kitap. Kitabın sonunu ve gizemi daha yarıya gelmeden anlıyor insan. Ben yaptım oldu ile açılan kapılar, küfür dolu sayfalar ( bunu küfürü sevmediğim için değil, küfür edince daha güzel olurcu düşünce tarzına lafım. ) klişe dolu bir kitap, tek farklı tarafı! Lgbti karekteri olması ki karekter sırf sıradışı! bir kitap okuduğumuzun kanıtı aslında. Karekteri koymuşsun ama derinliği yok. Hoş kimin derinliği var bu kitapta o ayrı. Sanırım yeraltı edebiyatı benim tarzım değil ya. Boş küfür ve şiddet yersiz kullanılmamalı. Yersiz kullanınca yeraltı edebiyatı oluyor işte. Ay neyse tavsiye etmiyorum ben, beğenmedim yani.. see you arkadaşlar.
Ne okudun veya konusu neydi derseniz, değişik derin bi rüyadan uyanmış gibi kelimesiz bakmaktan başka yapabileceğim yok. Yazar o kadar Mahir nakşetmiş ki kelimeleri kitaba, en fazla dilim ucuna gelip orda kalıyorlar tarifsiz. Tarifsiz, tarifi mümkün olmayan hoş bir tad ile. Diğer tüm kitaplarını okuyacağım bu dehanin. Mücevher bulmakta usta ve bu kitabı bana getiren dostuma da bin selam
"Topuna koyim... Hakikaten iyilik diye bi şey olsaydı, adı iyilik olmazdı... İyilik diye bi kelimeye gerek kalmazdı... İnsanın tabiatına gömülü olurdu, otomatikman yapılırdı... İyilikmiş... Siktimminin iyileri..."
Hayal kırıklığına uğradığım bir kitap oldu. Tol'ün seviyesinden çok uzak. Ayrıca İhsan Oktay Anar'ın yazım tekniğine özenilmiş . Erkekler olarak allah belamızı versin, kadınlar bizden kurtulsalar keşke deyip yazmaya başlamış sanki.
Sanırım aşık oldum. Uzun uzun zamanlardır okuduğum en güzel şeydi bu kitap.
Açıkçası başlangıçta bir kaç sayfalık bir önyargıyla başladım kitaba. Eyvah dedim bu da mı “o öyledir, bu da böyledir” bilmişliğinde, edebi katkıdan ırak ahkam kesmece edebiyatı yoksa diye sinir bile oldum. Nasıl önyargılıyım ama nasıl çok fena. Sonra bir baktım bayılmışım uyandığımda da kitap bitmişti zaten. Müthiş, enfes ve özgün geldi bana açıkçası. Edebiyat veya kitap “guru”su olmadığımdan; benceler ve bana öyle geldiler çoğunlukta tabi ama her kelimede övesim, abartasım ilahlaştırasım geliyor. (geliyor kelimesini “geliyo” diye yazma cesareti bulamamamın sebebi olan bilumum dilbilgisi kurallarına, imlâ kılavuzlarına, tuğla gibi lûgatlara biz de koyabiliyor muyuz sayın yazarım? :) )
Bir kere hiçbir şeye gönlümce uzun soluklu gülemedim veya sevinemedim. Tam bir diyalog var veya ara hikayeyelerden birindeyiz. Gayet güzel bir şey anlatılıyor, tebessümle okuyoruz ve keyfimiz yerinde; çaaaat. Yemin ederim alnımın ortasından vuruldum kaç kere. Bu da mı gol değil oluyorsunuz ama 2 saniye önceki tebessüm de o kadar baskın ki o da tam terk etmemiş oluyor henüz vücudunuzu.
Yukarıda bahsettiğim yazarın ikide bir tokatlama huyunun yanı sıra bir de şöyle bir güzellik vardı kitapta; keskin, kısa süreli ve zaptedilemez bir kahkahavari bir şey koyuveriyorsunuz arada bir. Hıkıcık gibi çıkıveriyor. Zira şehirler arası otobüste (izmir’e giderken) iştahla okuduğum anlardan birinde bu garip, anlık ve kahkaha olmaya bir kaç harf kalmış seslerden etrafa defalarca savurdum. Annem kitabı defalarca gasp etmese ve geri vermezlik etmeseydi o otobüste bile bitirebilirdim bu güzel kitabı.
Karakterler hakkında da diyeceklerim var. Hiç kimseyi (belki çok azıcık şevket hariç) es geçmemiş canım yazar. Hepsinin yeri ayrı gerçekten, içinize işliyor. Hepsi gözümün önünde, kulağımın kepçesinde ve kalbimin köşeciğinde.
Bir de o kadar doğal ki anlatış tarzı. Hem dil hem hikaye anlamında. Dil edepsiz, utanmaz ve gerçek. Çekinmiyor senden hatta seni de çekinmez biri haline getiriyor. Yanında olsa “noluyoz lan” diyeceğin bir durum kitabın içindeyken sabah kahvaltıda salatalık yemek kadar doğal kaçıyor; normalin o kitaptaki atmosfer olmaya başlıyor. Az sözlük de karıştırtmadı (internet üzerinden) yalnız onu da diyeyim. Bunun dışında sanki kurmaca yazın falan değil de sadece bir şahitlik durumu söz konusuymuş gibi. Sanki ekseriyetle davut ve şerbet, evren, kenan yazarın yanına çömmüş ve başlamış anlatmaya; bu da bakmış iyi malzeme var basmış kayıt cihazına, çekmiş temize ve yollamış yayın evine. Kıllanmıyor değilim.
Kitaptaki neredeyse her karakter, çok yüksek ihtimal, yolda denk gelseniz kafanızı çeviriceğiniz insan tipleri. Kafayı çevirmeyi geçtim şahsen benim sinirleneceğim hatta hiç tanımamama rağmen kafadan sevmeyeceğim tipler; özellikle davut ve şerbet öyleydi mesela. Allaaaaan küfürbaz magandaları diye kitabın başındaaa, kendim dahil kimseyi şaşırtmayacak bir önyargıylaaaa, onlara da sinir oldum ve sevmedim. Peki sonuç? Kitap bitti kitap! Bu ke demek diyalogları son buldu demek. Ah o canım diyaloglar. Çok özlüyorum yemin ederim. Zaten kitabı okurken bitiyor yaaa bitiyor işte diyerek okuduğum için...
İnsanın merakını ve hevesini kursağında bırakmayan, o tatlı tamamlanma hissini hamil tatmini çok görmeyen bir son ile vedalaşıyor karakterler bizimle. En son ne zaman böyle oldum gerçekten hatırlamıyorum. Daha içimde kalan çok fazla aşk dolu yorum var fakat sıkmak, boğmak ve uzatmak istemiyorum. (Aşkolsun uzatmış sayılmam henüz)
Böyle bir güzelliği bize sunduğu için ve her bir kelimesi için yazarımıza sonsuz teşekkürler! Evren’e de Gülsüm’e de Kenan’a da şevket’e de Suna’ya da tezgel arif efendiye de ve diğer sevildik/sevilmedik her bir karaktere selam olsun.
"çomar" lakabıyla birlikte kitaptan koptum. hiç hiç hiç sevmediğim bir şeyyy bu çomar şeysi. murat menteş tadı ise ayrıca rahatsız etti. tam olacakken yüze göze bulaştırmış. zamanım enerjim israf oldu. Tol nere Merhume nere? böylesi düşüş ender rastlanır cinsten. on bin isimle hikayeyi boğmanın ne anlamı var? derdini anlatamamış. yersiz argo hatta küfür cılk bir şey ortaya çıkarmış. kitabın hakkı bir yıldız ama tol'un hatırına iki yıldız verdim.girişteki nilgün ve sondaki didem inceliği olmasa bir yıldız bile fazla
Ben ne okuyorum, neden okuyorum diye sorarken kitabın bir noktasında her şey yerli yerine oturmaya başlıyor ve o anlatılanların ilgi çekmek için yazılan şeyler olmadığını anlıyor insan.
Bence çok ağır konuları, hususları olabilecek en "hafif" ve katlanılabilir şekilde aktarmış yazar, bunu yaparken de bence bahsettiği şeylerin hiçbiri önemini kaybetmemiş, karikatürize etmemiş. Aksi takdirde bu kadar ağır şeyleri tek bir kitapta okumak çok zor olabilirdi.
8 yıl uğraşılmasına rağmen Tol ve Har'a kıyasla epey sönük kalmış. Kurgusu savruk, olay örgüsü bayağı dağınıktı. Siyasi ve sosyal göndermeleri boldu. Saffet Murat Tura, Nurdan Gürbilek gibi bir sürü yazara da selam çakılmış. Tezgel Arif Efendi'nin Son Safha adlı eserinden nakledilenlerle İhsan Oktay Anar'ın Amat'ına ve üslubuna epey bir gönderme yapılmış. Ne yazık ki afilli cümlelerden, jenerik kelimelerden ibaret kalmış kitap.
Çok etkileyici bir jargona sahip diyebilirim. Bu kitabı okumasam asla duymayacağım tamlamalar,sokak jargonuna ait benzetmeler tabirler var. Sevenine sözlük gibi. Benim açımdan tek sorun bu tür dramları sevmiyorum. Tecavüz vs ensest ilişkiler. O yüzden sona çok yakın bir yerinde bıraktım kitabı. Tamamen kişisel bir tercih. Rahatsız olmayan gayet severek okuyabilir.
+18 ibaresi konması gereken bir kitap. Muhteşem bir zeka eseri. Kimse bunu yadsıyamaz. Onca kişinin birbirinin hayatına dokunan hikayesini bu kadar ustaca kurgulamayı en son Ayfer Tunç'un bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi kitabında görmüştüm.
Ama öyle çok küfür var ki bir süre sonra sıradanlaşmıyor bile sadece insanda tiksinti uyandırıyor.