Romanı nasıl bulduğuma geçmeden önce Orhan Pamuk’un romancılığı hakkında ne düşündüğümden biraz bahsetmem lazım.
Türkiye’deki görece sığ edebiyat denizinde çimmeye çalışanların birçoğunun aksine, ben Orhan Pamuk’un romancılığını beğenir, romanlarını keyifle okurum. “Edebiyat dünyamızdan” bazı yazarlar ve yazarlığa öykünen eleştirmenlerce kendisine yöneltilen eleştirilerin pek çoğunun başından beri tamamen kıskançlık temelli olduğunu düşünürüm. Bizim edebi değerlendirmelerimiz çoğunlukla, bir yazarın yaptığı işten çok, eş dost "okkalamacılığına" dayandığından ve yazar ve eleştirmenler daha ziyade tanıdığı, yiyip içtiği veya çıkar ilişkisi içinde olduğu yazarları onur listelerine sokma telaşına düştüğünden, Orhan Pamuk gibi kibirli ve mesafeli yazarlar pek sevilmez. Bu nedenle kendisine yöneltilen eleştirilerin çoğunu inandırıcı bulmadığımı baştan belirtmeliyim.
Orhan Pamuk’un romanlarını dikkatle okursanız, edebiyata tutkulu birinin disiplinli ve sabırlı çalışmasının sonuçlarının nerelere varabileceğini hayret ve hayranlıkla görürsünüz. Bütün bu övgüleri, samimi bir edebiyat ödülü olduğuna inanmadığım Nobel Edebiyat Ödülü’nün etkisinden bağımsız yazıyorum. Orhan Pamuk sadece iyi bir yazar değildir, Orhan Pamuk, Türkiye edebiyatının çıkardığı en büyük yazarlardan da biridir. Özellikle “Kara Kitap” bence bir şaheserdir. Hayranlarının ondan yeniden aynı seviyede bir roman beklemekle kendisine haksızlık ettiklerini düşünüyorum. Zira çoğu yazar hayatında bir kez bir “Kara Kitap” ya yazar ya da yazamadan ölür. Ayrıca “Kara Kitap”, Orhan Pamuk’un hâlâ nispeten “naif ve düşünceli” olabildiği, henüz şöhret hamamında yıkanmadığı yılların romanıdır. Bu nedenle artık geriye dönüp aynı samimiyette bir roman yazabilme olanağından ve olasılığından yoksun kaldığı gerçeğini de görmemiz gerekir.
Benim en iyi Orhan Pamuk romanları listemde, “Kara Kitap”tan sonra “Benim Adım Kırmızı” ve “Beyaz Kale” gelir. Son dönem yazdığı “Masumiyet Müzesi”ni de iyi Orhan Pamuk romanlarının arasına tereddütsüz koyarım. Ancak her yazarda olduğu gibi onun da romancılığında inişler, çıkışlar olmuştur. “Kar”, “Yeni Hayat” ve son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” kanımca Pamuk’un yüksek edebiyat uçuşunda irtifa kaybettiği romanlar.
“Kafamda Bir Tuhaflık” kuşkusuz tipik bir Orhan Pamuk romanı… Roman onun hikâyeciliğinden tat alanlar için yine lezzetli bir okuma serüveni vaat ediyor. Ben de keyifle okudum. Orhan Pamuk, şimdiye kadar neyle eleştirildiyse sonraki romanlarında ona dokundu hep. Cinselliğe yeterince yer vermediği, kadın erkek ilişkisini iyi anlatamadığı eleştirilerine “Benim Adım Kırmızı”da, romanın konusuyla olmasa da ayrıntılarda gizli yanlarıyla sert bir karşılık vermeyi denemişti. Siyasete, ideolojiye, toplumsala yeterince duyarlı olmadığı, romanlarında bu konulardan uzak durduğu eleştirileri üzerine, “Kar” romanını yazmıştı. Bu defa da sanki Pamuk, çok satıyor ama çok okunmuyor görüşüne karşılık, alın size kolay anlayabileceğiniz bir hikâye ve sıkılıp, elinizden bırakmadan sonuna kadar okuyabileceğiniz bir roman, bunu da bir zahmet okuyun artık, der gibi... Ayrıca Orhan Pamuk, sadece kendi yetiştiği, büyüdüğü çevreleri ve kentsoylu yaşantısını yazabildiği, kendinden uzak olan yaşantılara dokunmadığı eleştirisine de yanıt veriyor bu romanla…
Orhan Pamuk’un çok sık yaptığı bir şey olmasa da, içinde ilginçliklerin yer almadığı, sadece sıradan insanların, sıradan hayatlarının anlatıldığı romanlar, özellikle Avrupalı ve Amerikalı yazarlarca daha önceleri yazıldı. Bu romanda Pamuk’un getirdiği yenilik bu değil, anlatıcının anlattıklarının arasına roman kişilerinin bir bir girip konuşuyor olmaları… Bu daha önce yapılmış mıydı emin değilim, zaten bunun pek bir önemi de yok. Pamuk bir söyleşisinde bunun daha önce yapılmadığını söylüyor. Daha önce yine kendisi “Benim Adım Kırmızı”da benzer bir tekniği, ayrı bölümlerde denemişti ve güzel olmuştu. Ancak bu romanda bence biraz eğreti durmuş.
Orhan Pamuk’un romancılığının belki de en eleştirilebilecek yanı, kendisine ve yaşadığı çevreye uzak kişileri birinci tekil şahıstan konuştururken karşımıza çıkan tam olmamışlık halidir. Her kim kendi ağzından bir şeyler anlatırsa anlatsın, aslında hep anlatıcı (çoğunlukla Orhan Pamuk) konuşur, ses, ton ve sözcük zenginliği fazla değişmez. “Benim Adım Kırmızı”da bohçacı Ester’in tıpkı Orhan Pamuk gibi konuşması eleştirilmişti diye hatırlıyorum. “Kafamda Bir Tuhaflık”da bu durumla sıkça karşılaşıyoruz.
Anlatının arasına roman karakterlerinin girişleri Pamuk’un bugüne kadar yapmadığı deneysel bir yenilik olabilir. Fakat karakterlerin konuşma biçimleri, konuşurken seçtikleri sözcükler, eğitimleriyle, birikimleriyle, geldikleri kültürel sınıfla uyumlu olsaydı roman daha iyi olabilirdi. Orhan Pamuk aslında bu olumsuzluğu belki de hikâyesine biraz da mizahi bir yan katarak, kimi zaman bir karakterin, diğerinin konuşmasını kesip araya girmesi gibi durumlar yaratarak, okuduğumuz metne kendimizi fazla kaptırmamız gerektiğini, nihayetinde bunun bir kurmaca olduğunu hatırlatıyor bize. Yine de ben roman kişilerinin geldikleri kültürel sınıflarla uyumlu konuşmalarını tercih ederdim.
Bu duruma örnek verebileceğim çok yer var romanda. Ancak sadece bir ikisine yer vermekle yetineceğim. Mesela Mevlut’un karısı Rayiha, Mevlut’la köyden kaçıp İstanbul’a geldiği ilk gün şunları söylüyor:
“Mandalı çevirip pencereyi açamayınca Mevlut koşup ispanyoletin nasıl çalışacağını bana gösterdi. Sabunlu sularla iyice yıkanırsa, örümcek ağları temizlenirse evin düş kırıklıklarından, korkulardan, Mevlut’un hayalindeki şeytanlardan temizleneceğini hemen anladım.”
Muhteşem bir anlatım ama bunları söyleyen Rayiha olamaz. Ayrıca bırakın Rayiha’yı, şehirdeki çoğu insan ispanyoletin ne olduğu bilmez.
Romanın başka bir yerinde bu kez elektrik kontrol görevlisi Ferhat çıkıyor karşımıza:
“Altın kafes misali aynalı eski asansör durdu. Çok eski bir zamanda oluyordu bu, rüyalar kadar eski, ama aşk hep daha dün olmuş gibi gelir insana.”
Bunları bize yoğurtçu ikonlu anlatıcımız söylese daha inandırıcı olabilirdi, ama Ferhat’in ağzından bu şiirsel sözlerin dökülmesini okurken yadırgıyor insan.
Anlatıcının sahne aldığı yerlerde karşımıza çıkan yoğurtçu ikonu da inandırıcı olmadığı gibi gerekli de değil aslında. Romanı okurken o ikonun altından, Pamuk’un okura olan güvensizliğinin sırıttığını hissettim ben. Ortalama okura, yorulmasın diye kolay konu, kolay anlatım, edebiyat okurunun önüne de yeni bir varyete koymuş Pamuk. Ama bir taraftan da tedirgin; ortalama okur buralarda anlatıcıyla roman kişilerini karıştırır ve sıkılırsa, yolunu kaybetmemesi için trafik tabelaları gibi yoğurtçu ikonları çıkıyor karşısına.
Orhan Pamuk bu romanında bir yandan da başladığı yere geri dönmüş. “Kafamda Bir Tuhaflık”, ilk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”nda olduğu gibi bir ailenin göçünü ve İstanbul’un değişimini anlatıyor. Bu kez kentin geleneksel semtlerinden birinden alafranga bir muhite taşınan bir burjuva aile yerine, köyden kentin yeni kurulmakta olan varoşlarına taşınan sıradan insanların hikâyesini anlatmayı seçmiş Pamuk. Mevlut Karataş üzerinden bir ailenin uzun öyküsünü ve bu sürede İstanbul’un 60’lı yıllardan günümüze kadarki değişimini anlatmayı denemiş. Baba mesleği olan yoğurt ve boza satıcılığını İstanbul’da sürdüren Mevlut’un hiç de ilginç olmayan hayatını okurken, arka planda da değişen İstanbul’u izliyoruz. Fakat bu arka plan özensiz bir sahne dekoru gibi kalmış romanın içinde sanki. Sadece bir arka plan olması gerektiği için orada duruyor gibi, ana temaya inandırıcı bir katkı yapmaktan çok uzak. Türkiye’de kıyametin koptuğu yılları biz, arkadaşlarıyla Mevlut’un duvarlara afiş yapıştırmaya veya yazıya çıktığı geceler gibi birkaç yer dışında, uzaktan belli belirsiz yakalamaya çalışırken, ön planda Mevlut’un ilginç olmayan öyküsünü izliyoruz.
Gültepe ve Kuştepe gibi 60’lı yıllarda kurulmaya başlayan gecekondu mahallelerini çocukluğumdan hatırlıyorum. Sonraları Latife Tekin, “Berci Kristin Çöp Masalları” romanında güzel anlatmıştı buralardaki yaşantıyı. Gerek dönem manzaraları, gerekse mekân tasvirleri Pamuk’un kesinlikle bu romandaki öncelikleri değil. Pamuk, bilinçli olarak tercihini bu yönde kullanmamış; fonu flu yaparak, sıradan kahramanlarının öne çıkmalarını sağlamış. Daha çok Mevlut ve ailesinin hikâyesi ile bu hikâyeyi karakterlerinin ağzından nasıl anlatabileceği noktasına yoğunlaşmış. Biraz da öteden beri ilgi duyduğu sokak satıcılarının, çocukluğumuzun kış gecelerinden hâlâ bize seslenen bozacıların uzak seslerinin büyüsüne kapılmış.
Sonuç olarak edebiyatımızın en usta anlatıcılarından birinden, tüm ayrıntıların, bazen aşırıya kaçan bir titizlikle araştırılıp yerli yerine koyulduğu muhteşem bir öykü dinliyorsunuz. Sonlara doğru, mesela “Mevlut Yalnız” gibi bölümlerde Orhan Pamuk’un anlatısının tırmandığını söyleyebilirim. Pamuk bu romanıyla bir kez daha, romanda ne anlattığınızın değil, nasıl anlattığınızın romanın edebi seviyesini belirlediğinin dersini veriyor bize.
Alıntılar: Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, s. 177-329.