Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiçbir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği, bulutları ve kuşları… Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.
Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir “R.” gibi, geziyor hayatın içinde. Hayat, arada Rıfat’ın dükkânına da uğruyor. Rıfat, filmleri, kitapları, hayalleri, fikirleri, dertleri, mes’eleleri de geziyor. Ortaya sorulmuş soruları üzerine alınıyor, bazı. Neyin peşinde bu adam?
Rıfat, bir hikâyenin içinde midir, anlamaya çalışıyor, insanın bir hikâyenin içinde olduğunu anlamasının yolunu arıyor… Seyrek yağmura şemsiye açılır mı?
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), Seyrek Yağmur (2016).
Kısa kısa anekdotlardan oluşuyor Seyrek Yağmur. Sonra hepsi toplanıyor bir bütün oluyor, insan oluyor, Rıfat oluyor. Sen, ben, o oluyor. Kendimizi buluyoruz. Altını satır satır çiziyoruz. Sevdim. Barış Bıçakçı'nın naif anlatımı bu kitabın satırlarına da işlemişti. Okumaktan zevk aldığım bir yazar kendisi. Bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz olamaz elbet. Olmasını beklemekte doğru olmaz. Ama yinede insan kıyas ediyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in yeri ayrı kalacak sanırım hep.
Saatlerin rikkatle vurduğu, hayatın ahenkli bir bütün oluşturduğu, her anın yekdiğerini çağırdığı bir yaşama tecrübesi edinmek bugünlerde pek zor. Belki de dünya kurulalı beri hayat tastamam böyleydi de bizler nostaljik tarih algımızdan ve altın çağlar mitinin gölgesinden kurtulamadığımız için böyle düşünmeyi yeğliyoruz. Sonra bir cümle geliyor: “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara sığındım.” Hayat bilgisi ve yaşama uğraşı derslerinden bütünlemeye kalanlar nice zamandır kitaplarda aman buluyorlar. Bazılarıysa bu güvenli ve emin sahile ulaşmak için hayatlarını bir hikayeye dönüştürmeyi tercih ediyor. Rıfat onlardan biri.
Barış Bıçakçı’nın yeni kitabı Seyrek Yağmur edebiyatsever kamu tarafından aşkla, şevkle, iştiyakla bekleniyordu. Tevekkeli, kitabın yayımlanmasını iple çekenlerin yarattığı sevinç dalgası, çamurlu gündemimize bereketli bir yağmur yağdırdı. Fakat şimdi ortalık pek süt liman değil.
Seyrek yağmurun peşinde elinde kabıyla koşturup hayatından tutarlı bir bütün kurmaya çalışan Rıfat bu kitabın başkahramanı. Hakkında bildiklerimiz ise şunlar: 50’lerinde, iri yarı ve şişman, sevdiği kadın tarafından terk edilmiş, baba mesleği kitapçılığı devam ettiren, memleket meselelerine canı ziyadesiyle sıkkın, aman vermez bir insan düşmanı ve insanların kıyıcılığından kitaplara sığınmakla kalmamış, işi ölü şairlerden telefonlar ve mektuplar almaya vardıracak kadar ileri gitmiş biri. Böyle bir Rıfat’ı anlayabilir ve sevebiliriz.
Fakat Rıfat yalnızca bunlardan kurulu bir karakter değil. Anlatı, birer ikişer sayfalık kısa değiniler, hayat fragmanları, Rıfat’ın düşünceleri ve kitap alıntıları üzerinden ilerliyor. Rıfat’ı biraz daha tanıdığımızda ise yukarıda yazılanlardan pek farklı olarak düz ve sığ bir adam, takıntılı, tuhaf, pek çok zaaf sahibi bir adam portresi çiziyor. Böyle bir Rıfat’ı da anlayabilir ve sevebiliriz. Fakat Seyrek Yağmur bizi tam da bu ikircikli durumun ortasına bırakıp kaçıyor. Rıfat bu söylediklerimizin her biri. Böyle olduğundan elimizdeki kısacık anlatıda ne kitapsever Rıfat’a ne zaaf sahibi Rıfat’a ne de çareyi bir kurgunun içine kaçmakta bulan Rıfat’a zihnimizde tutarlı bir yer açamıyoruz. Kitabın büyülü gerçekçi veçhesi de bizi Rıfat’ın bunların hepsi olduğuna ikna edemeden, zihnimizde ikircikli bir burguyla kitabın son sayfasına ulaşıyoruz.
Bıçakçı da bunun farkında ki kitabın bir yerinde, bahsettiğimiz gibi bir Rıfat’ın bu topraklarda mümkün olmadığını ve olamayacağını, hayatın büyüye açılmadığını, gündeliğin gerçekliğine ve sıkıcılığına bulanmış vasatlığın dışına çıkılamayacağını söylüyor. Rıfat bundan kaçmak için hayatını bir hikayeye dönüştürmek istiyor (ve başaramıyordu). İçimizden bir ses sayfalar nihayete erdiğinde Rıfat’ın derinleşemeyişinden duyduğumuz huzursuzluğun tam da Bıçakçı’nın bu kitaptan muradı olduğunu söylüyor. Fakat bir diğer ses ise, bunun pekâlâ başarılabileceğini, artık bize has Yüzyıllık Yalnızlık’lar yazılabileceğini; Bıçakçı’nınsa Seyrek Yağmur’da metnin süreklilik, bölümler arası bağlılık gibi iç dinamiklerini göz ardı ederek biz okurları başına buyruk, deneysel bir metinle baş başa bıraktığını söylüyor.
Bizse bu seslerden hangisine kulak vereceğimizin kararsızlığıyla Goethe’den bir alıntıyla sözümüzü tamam edelim: “Dilsiz gibi oturdum kaldım ve ısırdım yanan dudağımı.”
yayımlandığı zaman oldukça kötü eleştirenler olduğunu görmüştüm ama bence bu öbür bıçakçı kitaplarıyla karşılaştırmaktan kaynaklanıyor. yoksa tek başına bence seyrek yağmur iyi bir kitap. evet derli toplu bildiğimiz anlamda bir roman değil ama bunu lucas adında biri'nden bahsederken türkiye'de rıfat adında birinin ancak bu kadar anlatılabileceğini söylüyor zaten. ben sevdim. bıçakçı'nın farklı bir şey yapmak istediğini ve bunu başardığını düşünüyorum. alıntılar, adı geçen yazarlar, filmler, yönetmenler çok güzeldi. ve ayrıca en politik kitabı bıçakçı'nın. sanki içinden taşmış yazmış gibi geldi yer yer. bunun dışında bolca günümüz edebiyat eleştirisi de var, aforizmalar, büyümeyen erkekler vs...
"Çünkü geçmiş bir insanı kuran değil, yıkan şeydir. Doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar. Hep bir savaş hali. ... Evet, büyüyemedik ama çocuk da kalamadık. Bir enkazız yalnızca." (s. 34-35)
"Rıfat yaşlanınca paşa çayı içmeyi ve hayata ucu çapaklı bir raptiye kadar tutunmayı tasarlıyordu. Bir an önce yaşlanmayı istiyordu, çünkü yaşamak bir süredir vakitsiz bir uykudan uyanmaya benziyordu. Gözlerini gerçeklerin değil, doğrudan arzuların dünyasına açıyordun, tabii elin ayağına dolaşıyordu ve iki karşıt duygu aynı anda iki zehirli sürüngen gibi kıvrıla kıvrıla yuvalarından çıkıyordu: Her şeyi yaşadım, daha hiçbir şey yaşamadım." (s. 79)
Aforizması bol, ben iyi bir okurum mesajı veren, ne anlatmak istediği belli olmayan, dağınık, iktidar-gündem eleştirisini cümlelerin içine sıkıştıran vasat bir roman. Seyrek Yağmur'da "Hem böylece alışveriş listesi yazsa okuruz, biçimindeki kof okuyucu övgülerinin de içini doldurmuş olursunuz" diyor Barış Bıçakçı, kendisi ve edebiyatseverler arasında da böyle bir bağ oluştuğu düşünüldüğünde, bir dahaki romanında içini doldurmasını beklemek de hakkımız...
Sanki Barış Bıçakçı kitaptaki her bölüm için tombaladan bir cümle çekmiş ve Rıfat diye bir karakter üzerinden o cümleyle ilgili fikirlerini yazmış. Barış Bıçakçı olduktan sonra böyle zayıf bir metin yayınlamak kolay, Barış Bıçakçı olmadan bu kitap bir yayıncı bulabilir miydi emin değilim. Bu sefer de böyle olsun, sağlık olsun.
"Biliyorum," diyordu, "Yine kitaplara gömüleceksin, sayfalarında ikimize rastlama ihtimalinin peşinden giderek deli gibi kitap okuyacaksın ve bu sana iyi gelecek..."
Kitabın üzerimdeki en büyük etkisi "ölüm"ü gündemime taşımış olması oldu. Seyrek Yağmur Kitabevi'nin sahibi Rıfat'ın öyküsünün imgesel bir dille anlatıldığı düşle gerçek arasında ilerleyen büyülü gerçekçi bir zemine yaslanmış güzel bir roman. Ankara'yı ana kahramanlardan biri yapmasına alışık olduğumuz Barış Bıçakçı Seyrek Yağmur'da kent vurgusunun dışına çıkmış. Politik göndermelerin yanı sıra kitapta müzik, film ve yazar alıntı ve göndermeleri de oldukça yoğun olarak yer alıyor. Hatta "Alıntıların Gücü Adına" başlıklı bölümlerde Hemanvari bir meydan okumayla birebir yazar alıntılarının metinlerarası bir geçişle metle işlendiğini söylemek mümkün. Velhasılı Barış Bıçakçı tereddütsüz okunur!
Tadi damagimda kaldi. Cok sevdim kitabi. Okudugum diger kitaplarindan cok cok farkliydi. Yeraltından Notlar'i animsatti bana zaman zaman. O kadar guzel göndermeler vardi ki kitapta, kitabin her yani postit oldu. En cok sevdigim cumlelerden biri:
"Her ironi bir hayalkirikliginin uzerini örter."
Of simdi kim bilir ne kadar beklemek gerekecek yeni kitap icin :(
“Her gün o kadar çok acıya tanık oluyoruz ki, ben de artık asgari ahlak sahibi pek çok insan gibi, mutluluk rolü için dublör kullanıyorum,” dedi Rıfat. “Onu da bulamayanlar var!” diye cevap verdi deli.
Yine Barış Bıçakçı, yine akıp giden bir kitap. Ve evet yine Rıfat da okuduğum diğer Barış Bıçakçı kitaplarındaki karakterler gibi kendimde bir seyler bulduğum bir başka adam. Yine bir seferde okunan bir başka Barış Bıçakçı kitabı. Altı çizili bir çok yer ve zihnimde kalan müthiş bir tad. Altını çizdiğim yerleri de ileride paylaşırım ama şimdilik kendime sakladım. Okuyabilen okusun kitabı :)
Seyrek Yagmur a.k.a 'Rifat Diye Biri' modern Turk edebiyatinda marjinallik olsun diye abuk subuk kelimeleri yan yana dizmeyi marifet sayan "overrated' yazarlara okutulmasi gereken 100 sayfalik bir "hem yalin hem derin nasil olunur" dersi olmus.
kitabı okumaya başlamadan önce, yapılan yorumları okumadan şöyle bir kimden kaç yıldız aldığına bakmıştım. bir barış bıçakçı kitabı'nın 1 ya da 2 yıldıza layık görülmesi beni şaşırtmıştı. ancak kitabı okuduktan sonra görüyorum ki haklıymışlar. barış bıçakçı kendi gibi yazmamış; naifliğini kaybetmiş, ikinci yeni'ci rıfat'ı anlatırken fazla şiirsel olmuş, okuduğu kitaplarla, dinlediği şarkılarla, izlediği filmlerle sanki okurunu etkilemeye çalışmış. sevemedim.
Havada kalmışlık, karakterdeki olmamışlık, Munro ya da Camus yerine özellikle Alice Munro ya da Albert Camus kullanımındaki 'yazarın dahil olma süreci', 'ciddiye alınma ihtiyacı' olarak gördüğüm politik ve eğreti göndermeler vs. gibi unsurlardan ötürü kitabı sevemedim.
Seyrek bir yağmurun altında kalmış gibi okuyorsunuz Rıfat'ın hikayelerini. Hiç anlamıyorsunuz, ama kitap bittiğinde bir bakıyorsunuz, çoktan ıslanmışsınız.
Okurun karşısına çıkmak için henüz hazır olmayan bir yazım. Bu yüzden sevemedim bu kitabı, seversem bu zamana kadar okuyup da küçük nedenlerle beğenme sınırından beğenmeme yolunu tuttuğum birçok kitaba haksızlık edeceğimden eminim. Yazarın inandırıcılıktan son derece uzak, bireyin varoluşsal ve toplumun ortak kaygılarını sığ bir şekilde işlediği kitabında yazar, edebiyat mi yapıyor - ki bence isterse yapabilecekken yapma fırsatını yakalayamamış - yoksa deneme yazmaya hazır olmadığı her halinden belli kaleminin sınırlı dünyasında 'saman adam' Rıfat'ı kullanarak okurunun nabzını mı yokluyor yoksa bol aforizmik cümleler kurayım da kafkaesk bir hava yaratarak filozofi bir etki bırakır kitabı her turlu okuturum amacı mı güdüyor belli değil. Bildiğim ve üzüldüğüm bir şey varsa o da kitabın, gerçek amacına ulaşması için taslak aşamasında kalıp yazarın düşünce ve tecrübe ocağında yıllar içerisinde daha çok demlenmesi gerekirken; metnin, yazarın o çok eleştirdiği kapitalist dünyanın hızlı tüketim ve ucuz pazarlama arsızlığına uygun olarak biz okurlara daha premature aşamasındayken sunularak kurban edilmesi.
Barış Bıçakçı, dilini merak ettiğim bir yazardı. Bu ay Seyrek Yağmur kitabını okuyarak, kendisi ile tanışma fırsatım oldu. Seyrek Yağmur, Rıfat adında bir karakterin her bölümde hayat hakkında bazı konularda ele alınmış sorulara cevap vermesi ile oluşan bir kitap. Anlatım dilini sevdim. Rıfat üzerinden anlatılan olayları, yansıtılan hayatı sevdim. Çoğu satırın altını çizdim. Düşle gerçek arasında ilerleyen, imgesel anlatım ile güçlenen hikayeciklerden oluşması güzeldi. Lakin, kitabın daha bitmemiş de bir taslakmış havasında olması beni rahatsız etti. Rıfat karakterinin üzerinden anlatılan olaylar, hayata ışık tutsa da, karakteri yetersiz ve güçsüz bulduğum noktalar oldu. Bundan olsa gerek elim 5/5 vermeye gitmedi. Ve 4/5 ile kaldık. Ama Barış Bıçakçı okumaya devam edeceğim, sevdiğim bir yazar oldu. Bu kitabını da size tavsiye ederim.
öyküden sonra romandan önce bir ara tür gibi yazmış bu kitabı. yazdığı romantik kitaplardan ve gelen tepkilerden sıkılmış gibi sanki. korkuyu beklerken'e biraz öykünme var, onda farklı hikayeler, aynı kişi gibiydi, bunda da Rıfat sanki birden fazla hikayenin kahramanı gibi ama hikayeler çok farklı değil.
Bu naif adamı yalın kısa cümlelerle içimize dokunan bu adamı ilk kez bu kadar kızgın görüyorum.Son 1 yılda yaşananlar belki de ne yazıyoruz neyin romantikliğindeyiz çocuklar ölürken bu ülkede psikolojisine girmiş çoğumuzun da günlük hayatta rutin işlerimizi yaparken girdiğimiz gibi.Birden fazla okuma yaptıracak her okunduğunda yeni şeyler keşfettirecek öyküleri var. "Rıfat ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor. Öldü ve bunu anlamadı.Şöyle düşünüyor Gayet mümkün çünkü ölen hiç kimse öldüğünü anlamaz. Aklında bazı anlar var.Ölüm anları.Yaşamanın yetmediği ya da tam tersine çok ağır geldiği anlar.Bu birbirinin tam zıttı anlarda ölmüş olabilir. Devlet oniki yaşındaki bir çocuğu öldürdüğünde Rıfat da ölmüş olabilir.Sevgilisi kırda güzel.sesiyle bir Sait Faik öyküsü okurken Rıfat oracıkta ölmüş olabilir.Belki de kitapçıyı basan polislerin cop darbeleriyle ölmüştür. Bu anları sıralamaya kalksa bütün ömrünü anlatması gerekecek. Her neyse Rıfat çoktan ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor ve kendine şöyle.diyor : Yaşamadan ölebilirdim ama ölmeden yaşayamıyorum. Her neyse Rıfat çoktan ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor ve çay demliyor.Çayını içerken bardağı bütün parmaklarını öyle bir kavrayışı var ki, çay molası bittikten sonra ölecek taşeron işçilere benziyor"
barış bıçakçı başımızın tacı orası ayrı da.. bu sefer başka bi' denize açılmış, havanın bozmasına hazırlıksız yakalanmış, teknesi çokça su almış gibi geldi bana.. barış bıçakçı en iyi kitabını hala yazmadı.. o yüzden "olsun" diyelim, bu kitabı nazar boncuğu sayalım..
Güzel başlar gibi olmuştu ama o kadar sıkıldım ve bunaldım ki inanamıyorum. Amiyane tabirle Rıfat kadar kafa ütüleyen başka bir kitap karakteri uzun zamandır okumamıştım. Her şey çok kopuk kopuk ve çiğ hissettirdi.
Barış Bıçakçı iyi bildiğim bir yazar değil. Daha önce "Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra"sını okumuştum, ancak bu elbette Bıçakçı'nın dilini anlamam için yeterli değil. Bu yüzden "Seyrek Yağmur"u tek başına değerlendireceğim.
İki açıkçası çok alçak bir puan. Fakat kitabın şu halinde alabileceği en yüksek puan, bana göre üç. Malzeme ve anlatım tekniği çok iyi olmaya kapalı. Rıfat karakteri üzerinden, günümüz İstanbul insanı, hepimizden birinin boyutlandırılması yapılmış. Fakat bunu çok başarılı bulamadım. Birbirinden kopuk ama arada sırada güzel analojik tespitler yapabilmiş bir kitap "Seyrek Yağmur". Roman demekte çok doğru değil, eseri bir novella olarak görebilirsiniz.
Yazarın meraklıları elbette okusun ama onun dışında hem nitelik hem de nicelik olarak (başka birçok seçenek varken) tatmin edici bir kitap değil bence.