"Bir insanı tanımayı arzulamak, kof bir vaattir ve büyük külfet! Günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi, deşmeyi ve dermeyi gerektirir; kabukları kaldırabilmeyi ve altlarından ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi… Bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp, bu işe hiç kalkışmamak yeğdir" (s. 277).
Elif Şafak kitaplarını bir dönem Metis Yayınları basıyordu. Annem de ilk yayımlandığında Metis'ten almış, okumuştu Bit Palas'ı. O zamanlar çocuğum ben daha. Metis'in kapağı böcek ve türevlerinden deli gibi korkan çocuk ben'i o kadar ürkütmüştü ki (bu kadar ürkecek ne var ben de bilmiyorum) Elif Şafak dendiğinde hâlâ zihnimde ilk beliren şey o kitap kapağı olur. :)
Elif Şafak'ın romanları Aşk Öncesi ve Sonrası olarak ayıranları başta anlayamıyordum; ancak Mahrem'i ve Bit Palas'ı okuduktan sonra neden bu ayrımın yapıldığını anlamaya başladım sanırım. Bir dönem çok takdir edilse de şu sıralar pek sevilmeyen bir yazar Elif Şafak. Bense Havva'nın Üç Kızı hariç okuduğum tüm kitaplarını keyifle okudum; fakat Bit Palas nedense daha bir farklı geldi bana. Her ne kadar yukarıda paylaştığım alıntı sebebiyle onları "tam olarak" tanıdığımı söyleyemesem de karakterleri anlamaya çalışarak yavaş yavaş okumayı tercih ettim. Onların hayatlarına ortasından dalıyoruz ve aynı hayatlarına girişimiz gibi hayatlarından çıkışımız da hızlı oluyor. Bazıları için bu çıkış -bence- gereğinden biraz fazla hızlı, fazla soru işareti bırakıyor insanda.
Belki de doğru bir zamanda okuduğum için büyük bir zevkle okudum Bit Palas'ı. Hikâyeler beni çok çok etkiledi, özellikle Agripina Fyodorovna Antipova'nın, Madam Teyze'nin ve Mavi Metres'in hikâyelerini zihnimin bir köşesine sakladım.