İlk kez 1973 yılında yayımlanan Diz Boyu Papatyalar edebiyatımızın kalıcı yapıtları arasında sayılabilir. Tomris Uyar’ın yalın ve süssüz anlatım biçiminin kendini hissettirdiği bu etkileyici kitapta; hangi sınıftan gelirlerse gelsinler yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıfdaşlıklarının kişilik ve değer çatışmalarını bulabilirsiniz.
Türk öykü yazarı ve çevirmen. İngiliz Kız Ortaokulu'nda, şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nü bitirdi (1963).
Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı.
Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜ'de öğretim görevlisi bir oğulları vardır. 2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.
"Büyüyorsun, derken genç kadınsın, yanakların dolmuş. Bir de bakıyorsun bacakların pörsümüş. Yanakların en son hangi gün dolgundu, bacakların ilk hangi gün tutmamaya başladı bilemezsin ki. Değil mi Behçet? Biz de bir gün baktık ki bu odadayız. Beyazıt'ın arkalarında."
Kitap birbirinden güzel hikayelerle dolu. Hepsi yaşanmışlık, yaşlanmışlık kokuyor. Hikayelerin hepsi de çok güzel, özellikle kitaba ismini veren ve buram buram Ankara kokan "Dizboyu Papatyalar" hikayesi... Sahi o yırtılmış gazetede ne yazıyordu be Tomris, "dizboyu papatyalar" neredeydi ya da ne hakkındaydı?
Yazarın dili çok samimi çok bizden... bence yazar, masa başında yazan, yazdıklarını sadece kendi anlayan o yazarlardan değil!
Tomris Uyar'i sesli dinlemek cok daha guzel hele anlaticinin sesi buna uygunsa.Cok cabuk bitti.Bir cok öyku var icinde genelde öykulere pek duskun degilimdir ama bunlar iyiydi. Bir Alice Munro olmasada dinlenir öykuler. Icerik olarak fena degillerdi acikcasi ama o kadar.
Kitabın tanıtımındaki "süssüz anlatım" ifadesi tam isabet olmuş doğrusu. Sadenin de sadesi bir dille yazılmış birkaç hikayeden oluşan, kısacık bir kitap "Dizboyu Papatyalar". Beğendim.
Tomris Uyar'ın okuduğum ilk kitabı. Yaşamın kıyısında kalmış , zamanında çağlayan bir nehir gibi akan sonradan durulmuş insanların yaşam hikayelerinden kesitler görüyoruz. Uyar dili ve üslubu günümüz birçok öykü yazarını etkilediğini düşünüyorum. Bilinç akışı tekniği ile kahramanların dilinden bazen 3. şahsın dilinden diliyoruz hikayeleri. İki anlatım tekniğini bir arada kullandığı da oluyor. Hikayelerdeki kahramanların var olma çabası etrafında olaylar dönüyor genellikle. Bu var olma bir başkaldırı gibi. Öyküseverlere tavsiye ederim.
Can Yayınları/1990 "Bir şeylerden kurtuluyorum galiba. Kabuklardan. Alışkanlıklarımdan. Bu tümceyi alışkanlıkla söyledim, hiç düşünmeden. Temiz, söylenmemiş ne kaldı ki geriye? Yeni?" s:91 .
Büyüyorsun, derken genç kadınsın, yanakların dolmuş. Bir de bakıyorsun bacakların pörsümüş. Yanakların en son hangi gün dolgundu, bacakların ilk hangi gün boşalmaya başladı bilemezsin ki. Değil mi Behçet? Biz de bir gün baktık ki bu odadayız. Beyazıt'ın arkalarında.
Birşeylerden kurtuluyorum galiba. kabuklardan... Alışkanlıklarımdan... Bu tümceyi alışkanlıkla söyledim, hiç düşünmeden. Temiz, söylenmemiş ne kaldı ki geriye? Yeni
Evde yoktu ana baba. Bizim köylük yerlerde ana baba dayanmaz pek. Genç kızken dökülür dişleri anaların. Bir de bakarsın ihtiyarlamışlar, ölüp gitmişler. Toprağın olmuşlar. Biz gene süreriz toprağı, onlarla büsbütün bereketlenmiştir. Yani yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca."
.. Yerinde kullanılan bir sözcük, rasgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı
*chef's kiss* O kadar ihtimamlı, o kadar becerikli ve dikkatli yazılmış öyküler dünyayla arama sade bir bariyer çekti. Turgut'a adanmış emekli albay hikayesiyle yerlerde yuvarlandığım da doğrudur. Tomris'ciğimi kutlar, başarılarının devamını dilerim.
Çok beğendim öyküleri. Tomris Uyar'ın çok etkileyici bir kalemi var. Gözlem yeteneği de o kadar iyiymiş ki karakterlerin her cümlesi çok gerçekti. Zaten çok merak ediyordum Tomris Uyar'ın öylülerini. Tomrisçe kitabıni okuyuo yazarın hayatını da incelemenizi tavsiye ederim.
Nefis kitap. Hikayeler genelde dağınık bir şekilde sürüp gidiyor fakat bu sizi rahatsız etmiyor aksine daha da çok düşünmeye itiyor. Fırsat bulunup bir akşam bu kitaba ayrılmalı, tek nefeste okunmalı !
Bir tek inceliğin bile akılda kalması çok önemli... Dili bilmesek bile anlıyoruz, çünkü Akdeniz 'in ortak dili bu. 'Dizboyu papatyalar' anlamına da gelebilir, 'Daha yığınla çocuk var doğurulacak, yığınla çocuk bezi, don, erkek çorabı var yıkanacak' anlamına da...
Tomris Uyar’ın en güçlü yanı, okuru büyük olaylarla değil, küçük anların yoğunluğuyla etkilemesidir. Dizboyu Papatyalar da bunun tipik bir örneği: öyküler, hayatın kıyısından yakalanmış gibi görünür ama asıl hikâye hep satır aralarında gizlidir.
Bu kitap, özellikle yavaş akan ama derinlikli edebiyattan hoşlanan okurlar için güçlü bir deneyim sunuyor. Uyar, okurun dikkatini küçük ayrıntılara çekerek aslında hayatın nasıl da bu ayrıntılardan oluştuğunu hatırlatıyor. 3/5 🥹
Tomris Uyar hakkında ne yazsam az kalır. Her seferinde yazılarının, kaleminin duruluğu beni derinden etkiliyor. Bu baskısında 24 hikaye var. Sonraki baskılarında hikayeler çıkartılmış. 8 hikayeye indirilmiş içerik. Bu baskısını bu nedenle özellikle tavsiye ederim.
Betimlemelerinde hayallere dalacağınız türde öyküler barındıran, benim gibi 80lerin ortasında doğmuş ve 60lı 70li yılların yaşanmışlıklarını merak edenlerdenseniz bu kısa öykü kitabı tam size göre.
İlk birkaç öyküyü çok fazla sevemedim ama sonrası gayet güzeldi. Özellikle bazı öyküler gerçekten çok duru ve dokunaklıydı. Bir de öykülerin en sevdiğim yanı içindeki toplumcu gerçekçiliği okuyucunun kafasına atmadan hikâye içinde verebilmiş olması. Güzel kitaptı, sevdim. 👌🏻
Bu akşam okul çıkışı, hafiften yağmur, soğuk, yapayalnız Kartal'daydım. Normalde arkadaşlarım olurdu ve kahkahayla geçen bir akşam yaşanırdı, klasik bir cuma...ama yalnızdım, her zaman gittiğimiz yerden başka bir cafeye gidip sıkılarak oturdum. Eve dönene dek içim ağırlaşmıştı iyice, hem biraz yürüdüm, çamur, toprak, her yer karanlık, yanda hâlâ devam eden yeni inşaatlar, ve her yer araba dolu, lambasız sokak, arada ağaçlardan yapraklardan gelen yağmur sesi.
ev de aynıydı: boğucu bir hava, kırk beş senelik eşyalar, koltuklar, boyanma zamanı gelmiş soluk mavi renkli duvarlar... Dodi aynı yerinde yatıyor, hasta; annem soğuktan korunmak için sarmalanmış, ev aynı loş ışıkla aydınlanıyor...hemen odama geçtim. uzandım yatağa. biraz uyumuşum.
kütüphanem artık daha boş. evet, gönderdim bazı kitaplarımı, evet bazılarını arkadaşlarıma verdim, bir çoğunu okuluma taşıdım. Raflar daha boş şimdi. Senelerce yüz yüze baktığım kitapların bir çoğu artık yeni yuvalarında...Gidecek olan diğer kitaplarım hâlâ bekliyorlar...
elim yine, arada sırada olduğu gibi, arka sıralarda dolaştı...acaba var mı? elim uzansın da bulayım bir tane daha, ve hemen okuyayım, çünkü ihtiyacım var, uzanmak istiyorum, belki okumaya çalışırken dalıvereceğim bir daha uykuya.
sonra buluyorum onu: senelerce nice kitabın arasında, nice kereler yeri değiştirilerek, bazen acaba okusam mı diye elimde sıkılgan, mazlum bekleyen Diz boyu papatyalar, bu cuma akşamıma sızıverdi; yatağıma uzanıp sayfalarını çevirmeye başlayınca, beklediğimden daha iyisiydi okuduğum, çünkü sağa sola dönüp, arada dayanamayıp kendimi bıraktığımda kapanınca gözlerim, birden hatırlayıp açılıyor göz kapaklarım ve okuyorum: edebiyat insanı gerçekten iyileştiriyor. Başkasının acısını hikâye hikâye okudukça, ve bu insanların her biri nerdeyse elli yıllık bu incelikli, acılı kitabın yapraklarından hafızama aktıkça iyileştiğimi hissettim. Okurken aklım bahçedeydi: adlarını Çehov'un hikâyelerinden koyduğum bahçedeki yavru kedilerin bir çoğu yok şimdi, Gusev öldü, Varka öldü, İvan görünmüyor ortalıkta, ölülerini bulamadım ve senelerdir olduğu gibi, sır oldular, ve böyle hâyâl etmesi daha iyi geliyor şimdi, çünkü nicesini ellerimle gömdüm bahçemize, hayat edebiyat kadar güzel değil her zaman, bu yüzden içim sıkılsa ve üzülsem de artık kabul ediyorum, yok olacağız hepimiz, tomris uyar'ın kitabın son hikâyesinde insanın ruhunu titretircesine anlattığı gibi, sıcacık kalacak ölümüz bir an için, ve soğuyacak yavru kediler gibi, sonra sır olup gideceğiz. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey her karakterin yanına oturup ya da yorgunluktan uzanıp yanlarına, onlarla beraber kalmak isteğiydi, herkes korkunç çaresiz, acı dolu göründü bana...ve sene daha 1973. Peki ya bugün? Her yerden daha büyük zulümler kötülükler, insanlıktan çıkmışların vahşetleri gelirken, edebiyata sığınarak, korunabilir miyiz? Bunu yapabilir miyim? Yavru kedilerimi köpekler sırf öldürmek adına ve aldıkları zevkten, öldürürken, aynen insanlar gibi, ne kadar sebepleri olsa da sosyal, psikolojik, herkes bir yandan da türüne özgü davranıyor sanki, köpeklerin kedileri öylesine öldürmesi gibi. Böyleyken edebiyata sığınıp mutlu olabilir miyim? Bir gazete sayfasına bakıp DİZBOYU PAPATYALAR yazısını görünce kitaptaki o karakter gibi, içimdeki sıkıntıyı atabilir miyim? Emekli albay Halit Akçam'ın yaptığı gibi, beyni dağılmış bir insanın yanına eğilip "sana ne be kardeşim? " diyebilir miyim? Kaçabilmek için bu zihni kamaştıran dilin güzelliğine sığınıp, hikâyeden hikâyeye koşabilir miyim? Bu akşamımı dolduran bu hikâyelerin her birisinden aklımda kalanlar: paslar, puslar; acıyan, acılı karakterler ve gerçekten yaşasalar hepsi çoktan ölmüş olacak ama bir küçük hikâye kitabının içine sıkışıp kalmış, orada tekrar tekrar yaşayan karakterlere "herşey çok daha kötü" deme isteği...yazar mekânları ve ruh durumlarını öylesine güzel anlatıyor ki bazı yerlerde alâkası yokken bile gözlerim yaşardı, sanki çok güzel yıllanmış bir kitap gibiydi, sanki senelerce kütüphanemde okunacağı günü beklerken de güzelleşmişti ve acıtırken bile güzelliği keyif veriyordu. Açıkçası tekrar tekrar okunacak güzellikte bir eserdi okuduğum. Okuduktan sonra, yani buraya döndüğümde, yani loş ışıklı odamda, yatağımda kendime geldiğimde, elbette değişen birşey yoktu..ama yine de iyi geldiğini hissediyorum bana. Biz yalnızlar, ömrümüz geçiyor, daha ne kadar hikâye kitaplarına sığınacağız? edebiyatla başbaşayız.