Zehirli bir ırmaktı zaman. Bizi kendine, kendini suskunluğa sürükledi.”
O yaz sonu kent kıyamet söylentileriyle uyandı güne. İşaretler bir bir çıkıyordu ya da öyle olduğuna inanmayı istiyordu bazıları. Sokakta alamünit fotoğraf çeken Settar, kenti çalkalayan o dört günde, hesapta olmayan bir gönül hikâyesine savrulacak, hayatı boyunca ondan saklanan sırlar yumağını çözmek zorunda kalacaktı. Bir insanın kendisi hakkında bildiği en temel şeyler yanlış olabilir mi?
Peki böyle bir durumda hatıraların içeriği de değişir mi? Settar’ın bir şeyleri değiştirecek zamanı var mıydı? Dört gün sonraki mahşere hazırlanan kent ahalisi ibadethaneleri ve meyhaneleri doldurmuşken, sırları dökülmüş bir hayatı yeniden biçimlendirmek mümkün müydü? İstanbul tarihinde kaydedilmemiş o dört günlük mahşerin sarsıcı öyküsüdür Kıpırdamıyoruz. Bir halkın yaşadığı altüst oluşun kıyısında kendi hayatına tutunmaya çalışan karakterin öyküsüdür. Aşkın doğasını anlama çabasıdır. Aşkın “her şeye rağmen” olduğunun şiiridir Kıpırdamıyoruz.
Fotoğrafa dönüşen bir dünyanın kuytularında gezinerek onun gizemlerini çözen saf bir çocuğun destansı hikâyesidir. Bu romanı okuduktan sonra kötülük ile iyiliği yeniden tanımlamak zorunda kalacaksınız. Kıpırdamıyoruz içimizde kıpırtısız kalan, suskun isyanın sesi olacak.
İsmail Güzelsoy 1963 yılında Iğdır'da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'ndan ayrılıp İsveç'e gitti. İsveç'te yaşadığı üç yıl boyunca İsveç dili ve edebiyatı üzerine çalıştı.
20. Edebiyat yılı kutlu olsun, hep varolsun kalemi hiç durmasın Güzelsoy'un! Yine çok güzel yine bi solukta biten yine şahaneli. Kendi kitaplarına göz kırpa kırpa akan harika satırlar. İyiliğe çok muhtaç olduğumuz şu günlerde bir kötülük iyilik muhasebesi okuyoruz adeta. Settar 'ın büyülü varoluş hikayesini okumaya geç kalmayın derim. İsmail Güzelsoy' un her kitabı yeni bir seridir ama özünde tüm kitaplarını birbirine selamlar şekilde yazmaya bayılır. Bence okumaya başlarsanız kendinizi durduramadan okur ve hayran kalırsınız. Israrla tavsiye ediyorum, keyifli okumalar diliyorum!
İsmail Güzelsoy'dan yine büyüleyici, ilmek ilmek işlenmiş, okudukça yepyeni katmanları aralanan ve insanı hayata dair hem coşku hem de dehşetle dolduran bir roman. Yazarın Can Direği olarak andığı serinin ikinci kitabı; ilki Öksüz Ağaçların Çobanı'ydı. İki romanın hikâyeleri birbirinden bağımsız ancak tematik bir bağlantı var, o da insanlarla ağaçların, bitkilerin bir olması, birbirine hayat vermesi veya birbirini tüketmesi... Tabii İsmail Güzelsoy okuyanlar bilir ki her romanının önceki romanlarından biri veya birkaçıyla keyifli bağlantıları vardır, yazar okura göz kırpar. Tek kitabını okuyanlar keyif almakla beraber birden fazla kitabını okuyanlar her zaman bu deneyimden daha büyük bir tatminle ayrılır.
İsmail Güzelsoy edebiyatının 20. yılı kutlu olsun. Nice romanlara :)
İsmail Güzelsoy ne kadar da önemli bir değer Türk edebiyatında. Ben tüm kitaplarını okumadım ama pek seviyorum dolaştığı mecraları, uslubunu, beraber dolaştığım karakterleri, o büyülü atmosferi. İnsan olarak da çok seviyorum Güzelsoy'u, uzun süredir twitter'dan, internetteki röportajlarından takip ediyorum...iyi ki var ne diyeyim.
Kitapları ise ayrı bir serüven...nasıl anlatsam...hepsi birbirinin içinde ama hepsi apayrı dünyalar. Sanki bir kervansaray geziyorsunuz, avluda önce hangi bölümü gezeceğinize öncelikle karar veriyorsunuz derken isterseniz tekrar avluya dönabilir ya da bir sonraki bölüme geçebilirsiniz. Gezerken illa ki orayı sizin gibi gezen insanlarla karşılaşabilirsiniz ya da bir bölmede gördükleriniz bir diğerini hatırlatabilir sizlere...çok çok güzel bir yöntem seçmiş kendisine. Her metin kendi başına bağımsız bir metin ama bütünü görünce de ayrı bir keyif oluyor.
Bu kitapta ana motif, Settar'ın zaman zaman durup (dışarıdan bakanların gözüyle) siyah-beyaz bir fotoğrafta kendisini bulması, çok başarılı bir motif bence. arka planda da kıyamete az kala bir dünya ki oradan apayrı bir roman daha çıkabilir bence. İyilik ve kötülük'ü tartışıyor bu defa. Kitabın ilk epigrafı da Tolstoy'dan
'Muhteşem hikayeler iyilerle kötüler arasında değil, iyilerle daha iyiler arasında geçer'
okuduğum ilk Güzelsoy kitabıydı,daha önce neden hiç okumamışım ki diye de dert ettim yani, acayip bir kitaptı, ilk 100 sayfada bir yere bağlanacak mı ya da akacak mı bu hikaye derken muhallebiciden sonra gözlerim acıyana kadar okudum,bitimine 30 sayfa falan kalmıştı. Altını çizmem diyordum ama çizilecek, üzerine bir de kalp içine alınacak öyle çok cümle vardı ki..
“ Muhteşem hikayeler iyilerle kötüler arasında değil, iyilerle daha iyiler arasında geçer”. Kıpırdamıyoruz iyilerle kötülerin savaşını anlatan bir kitap . Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç’ı anımsatan bir kurgusu var. Başlayınca bitirmeden elinizden bırakamıyorsunuz.
İnsanın çocukken aldığı yaralar hiç kapanmıyor değil mi Zuhal ve Settar? Orada öylece hep duruyor bazen azıcık da olsa kabuk bağlıyor bazen de ilk gün gibi kanıyor...
Dünyanın en gariban varlıkları olduğu için belki de çocuklar ve hayvanların hikâyeleri bende hep ayrı bir yere sahip. Bu kitapta da Zuhal ve Settar'ı kocaman kucaklamak istedim, artık size kimse zarar veremez demek istedim öylesine içime dokundu öyküleri.
Zuhal kendi henüz 5 yaşında bir çocukken bir şekilde hayat Settar'la kader ağlarını örüyor ve ikisini de aynı hikayede baş kahramanlar yapıyor. Onların hikayesi çoğunlukla içimize dokunarak bir çırpıda okutuyor kendini.
Benim okuduğum ilk İsmail Güzelsoy kitabı olan Kıpırdamıyoruz çok naif bir yere yerleşti zihnimde. Zamanın aslında bir ilaç olmadığını da bir kez daha öğretti. Bu sadece bir teselli yaşamayan için yaşayana verilebilecek nitelikte.
Eğer içinize dokunacak bir kitap okumak isterseniz ve gerçek üstü öğelerle de süslü olsun derseniz tam size göre bir kitap. Şimdiden keyifli okumalar diliyorum okuyacak arkadaşlara 🌿
Konu güzeldi, fena değildi aslında fantastik öğeler filan ancak anlatımda bir lezzet eksikliği vardı, insanı alıp götürecek, kitabı bir solukta okutacak... melodisi eksikti sanırım cümlelerin..
İsmail Güzelsoy’un çıkarmış olduğu yeni romanı Kıpırdamıyoruz’u henüz bitirdim.Kendisi zaten çok sevdiğim Türk romancılardandır. Edebiyatta 20.yılına yakışır bir roman yazmış. 4 gün sonra mahşerin kopacağını düşünen insanlığın iyi ve kötüyü tekrar sorgulattığı,aşkı yeniden bulan Settar ve Zuhal’in aşkın her şeye rağmen varolduğunun kanıtı bir roman. Firdevs’in ve oğlu Tahir’in hikayesiyle devamının geleceğini düşünüyorum.Umarım yanılmıyorumdur.
‘Seni sevmeyen birine kendini sevdirebilen mümkün değil.Dünyanın en gülünç çabasıydı bu.Kendini kabul ettirebilirsin,ilgisini çekebilirsin ama sevdiremezsin.Bu kelimenin anlamlı bir kullanımı yoktur.Hiçbir dilde ,hiçbir çağda bir insan kendisini sevdiremez.’
‘Harun arkadaşım bir tek hayat yaşamak bir lanetten başka ne ki?Biz neden tek bir varlık gibi davranmak zorundayız ?Hayatına diğerlerine olup bitenlere başka zaviyelerden başka hüviyetler zaviyesinden bakmak.’
Bu romanın üstüne sabaha bir menemen yapmak farz oldu.Soğanlı mı soğansız mı size kalmış 🌻🌼🧡.(Okuyanlar anladı bile🤗)
Perva Melek, Zuhal, Settar, Letafet… hepsini öpüp öpüp avutmak istiyor insan. Kitabı bitirir bitirmez dönüp tekrar Settar’ın anlattığı ilk kısımlara, çocukluğuna döndüm. Ayrıntılar kaçabiliyor çünkü. Çok güzel işlenmiş bir roman. Kıyamet her masum öldürüldüğünde kopmuyorsa, insanlar günah diye sadece iyi olmaya çalışıyorsa, zaten kıyamet değil mi bizim yaşadığımız?
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yazarın DEĞMEZ romanı ile karşılaştırmak istemiyorum ama aklım hep Değmezde. O tadı, o hazı almak için uğraştım, kitabının sonlarında biraz yakaladım ama yüreğim pır pır etmedi. Yazarın en sevdiğim özelliği bana masallara, rüyalara, büyülü hayata inandırması. Neden olmasın dedirtiyor ve yüzümde bir gülümseme getiriyor.
“Kötülük, aczile onu temaşa edenlerden kuvvet alır.” Dört gün sonraki mahşere hazırlanan kent ahalisi ibadethaneleri ve meyhaneleri doldurmuşken bir hayatı yeniden biçimlendirmek mümkün olabilir mi ? İsmail Güzelsoy, Kıpırdamıyoruz ile hepimizin toplu fotoğrafını çekiyor.
İsmail Güzelsoy ve masalları iyi ki varlar. "Kıpırdamıyoruz"u da bir solukta okudum ama "Hatırla" ve "Değmez" kadar aklıma kazınmayacaktır o yüzden tek yıldız eksilttim.
İsmail Güzelsoy'la tanışma kitabım oldu ve tek düşündüğüm ben niye bu yazarla daha önce tanışmamışım oldu. Yazarın yayınlanan birçok kitabı olmasına rağmen ki Doğan Kitap tarafından yayınlanıyor, neden göz ardı etmişim anlayamadım.
Kitaba gelirsek; kitap su gibi akıyor öncelikle. Yazar sanki bir masal anlatıyor bize kendimizi kaptırıyoruz, kıpırdanmadan kitaba bırakıyoruz kendimizi. Diline, kurgusuna hayran kaldım resmen büyüledi beni. Ana karakterimiz Settar'ın kim olduğunu anlamaya çalışıyoruz kitabın sonuna kadar, gizemlerle dolu bir kitap. Settar ilk sayfalarda yetim olduğunu anladığımız bir çocukken sonra olaylar birden apayrı noktaya evriliyor. Kıyamet kopmasına sayılı günler kaldı desem? Bu senaryoyu illa düşünmüşümüzdür. Kitapta da o kadar güzel ele alınıyor ki. Özellikle çocukların Münker ve Nekir olduğu ahiret sorgusunu rol oynadıklarını bahsettiği o birkaç cümlelik kısım gülümsetti. Bu kıyamet kargaşasının ortasında Settar ailesini, kim olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Gerisini okudukça siz öğrenin :) Kesinlikle okuyun dediğim kitaplardan oldu. Hatta bence Öksüz Ağaçların Çobanı, Çıt Yok'u önce okuyup Kıpırdamıyoruz'u sonra okuyun. Çünkü İsmail Bey birbiriyle bağlantılı kitaplar olduğunu belirtti, ben diğerlerini okumadığım için tam yorum yapamasam da en yakın zamanda okuyacağım.
İsmail Güzelsoy'un bu yıl edebiyatta 20. yılıymış, daha nice yılları olsun.
"Settar Bey, korkarım ki siz bu memleketi anlayamamışsınız. Burada zaman diye bir şey yoktur. Zamanın izi hafızadır ve hafıza olmayınca günahlar da unutulur. Unutulan her günah yeniden harekete geçmek için fırsat bekleyen bir mikroptur. Şark milletleri zamanı tanımaz, bu yüzden de hafızasızdır' dedi Süheyl, sert dönemeçte savrulmamak için hızını kesti, yokuşun tepesine ulaştığımızda konuşmasını neredeyse mırıldanarak sürdürdü: 'Ve unutmak kötülüktür' "
Yazarın okuduğum ilk romanı olan Gölge'ye oranla daha az beğensem de, kendine has masalsı anlatımını ve kurgusunu benimseyip sevmeye başladım açıkçası. Hikayenin temelindeki iyi ve kötü kavramlarının sorgulanması ve sorgulattırması da hoşuma gitti.
bu sefer hikayenin gerçeküstü fonuna kıyameti yerleştiriyor ismail güzelsoy. iyi ile kötünün hem kavramsal hem karaktersel olarak güzel kurgulanmış bir anlatımla karşılaşmalarına, çatışmalarına şahit oluyoruz.
Muhteşem hikayeler iyilerle kötüler arasında değil, iyilerle daha iyiler arasında geçer.
Olgunluk dediğin hadise nedir biliyor musun? Hudutları görebilmek…evet insan hayatın hudutlarını ne kadar vakitlice tanırsa o kadar çabuk bilge biri haline gelir.
Bir insan senin için yalan söylüyorsa hele de bunu yaparken seni kandırmaya çalışmıyorsa, bir tek açıklaması olabilir bunun, seni seviyordur.
Yenildiğini kabul ettiğin zaman doğrulabilirsin ancak. Düştükten sonra kalkabilirsin çünkü, düştüğünü inkar ederek değil.
Güzel şeyler faydasızdır diyorsun ya, güzelliğin kendisinden büyük fayda mı olur ki?
Büyümek bir çocuğun varlığını inkar edişidir, bunu anlayarak büyüdüm..
Kötüleri yendiğimizi zannettiğimiz zaman onlarla birbirimize çok benzediğimizi anladık. Çünkü kötülük, yenme tutkusunun ta kendisidir.
‘’Hayatım’’ diye adlandırdığım hiçbir şey bana ait değildi ve bana ait olan şeylerin hiçbiri henüz hayatımın görünen kısmında yoktu.
İntikam tehlikelidir, haklı insanlar yıkıcı olmaya eğilimlidir. Bu yüzden sana yapılan bir haksızlığa karşı bağışlayıcı olman ne güzel ama daha güzeli, savunmasız birine haksızlık yapanların beynini dağıtmaktır. Bu seni yüceltir. Başkaları için elini kirletebilenler mübarektir.
Kötülükle mücadele etmeyi seçtik ama biz onlardan daha kötü olduk. Sonra bize karşı çıkanları kendimize benzeterek paklandık..
Yalnız insanlardık biz, yalnız insanların yaptığı gibi başkaların bakardık.
Oysa sessizlik dünyayla fazla muhatap olmamayı seçmekten başka ne ki? Yüz göz olmak istemezsin bu emelsiz muratsız kargaşayla. Sana verilen zamanı doldurup çekip gitmek peşindesindir.
Seni sevmeyen birine kendini sevdirebilmen mümkün değil. Dünyanın en gülünç çabasıydı bu. Kendini kabul ettirebilirsin, ilgisini çekebilirsin ama sevdiremezsin. Bu kelimenin anlamlı bir kullanımı yoktur. Hiçbir dilde, hiçbir çağda bir insan kendini sevdiremez. Ya onu seversin ya sevmezsin. Zorlamanın bir anlamı yoktur.
..çünkü kalbinde büyüttüğün her şeyi gözünde de büyütürsün.
Artık kimse kendi dünyasında yaşamıyor Settar..
Kıyamet kopmazsa otuz yıl sonra yine aynı insanlar mı olacağız sence? Bir düşün, birbiriniz otuz yıl tanıdıktan sonra böyle mi konuşacağız sence? Sınırlarımız bulanacak ve birbirimize bulaşacağız.
Biz kötülüğü seyrettikçe kötülük büyüyecek duvarlarımızı saracak.
Ceviz ağacı bulunduğu yerde etrafına bakar ve ne yapar biliyor musunuz? Şahsını müteessir eden bir şekli gövdesine nakşeder. Hakikaten öyledir, orada öpüşen çiftleri de görebilirsin, esrar çeken berduşları da. Bir ceviz ağacının gövdesindeki şekil illa ki oralardan geçmiştir ya da halihazırda oralarda duruyordur.
Şark milletleri zaman tanımaz, bu yüzden de hafızasızdır..
Bizim en büyük zavallılığımız nedir biliyor musun Harun? Tek bir hayat yaşamak zorunda kalışımız.
Anlar tanrının kelimeleridir.
Göreceksin kötülük kazanacak ve adına entropi diyecekler.
İsmail Güzelsoy çok iyi bir hikaye anlatıcısı. Kullandığı dil yarattığı karakterlerle beraber birbiri içine geçen hikayeler geriye dönük bir biçimde anlatılarak sürükleyiciliği de arttırıyor. Fakat bir kaç kitabını okuduktan sonra ilk okumalarımdan aldığım tadı alamaz oldum. Bu kitapta bu durumun en yakın örneği. Hikaye, karakterler, romandaki çatışma işleyiş şekli sanki tek bir şablon altında çıkmış ve hepsi hazır gibi bütün romanları boyunca tekrar ediyor. Yazarı ilk kez okuyor olsam kitabı beğenmemek elde değil ancak konunun bağlanış şekli ve hikaye ilerleyişinde kılişelerden kaçamamış yazar. Her hikaye farklı karakterler gözünde tekrar canlanırken konu genişliyor ancak aynı çerçeve içerisinde dönük duruyormuşsunuz hissi hakim oluyor. Kitap ilk zamanlarda yazarın kaleminden aldığı tadı alamaz oluşum ve tekrar eden örüntüler sebebiyle benim için hayal kırıklığı oldu.
İsmail Güzelsoy is a very good storyteller. The language he uses and the characters he creates, the stories that intertwine with each other are told retrospectively, increasing the immersion. But after reading a few of his books, I couldn't get the taste I got from my first readings. This book is the best example of this situation. The story, the characters, the conflict pattern in the novel repeats throughout all the novels as if they came out under a single template and they are all ready. If I am reading the author for the first time, it is impossible not to like the book, but the author could not escape the clichés in the way the subject is connected and the story progress. As each story comes to life again in the eyes of different characters, the subject expands, but the feeling that you are standing in the same frame prevails. The book was a disappointment for me because of the repetitive patterns and not being able to taste the author's pen at first.
Henüz birkaç ay önce okuduğum Değmez ile başlayan seri okumalarım Güzelsoy'u favori yazarlarımdan biri haline getirdi. Kıpırdamıyoruz'u diğer iç içe geçmiş romanlarından biraz farklı buldum. Masalsı anlatım yine mevcut ancak diğerlerindeki büyülü anlatımın tadını bu kez tam alamadım. Sonu sürprizli bir hikaye. Settar daha doğar doğmaz onunla evlenmeyi kafasına koyan kız -sonradan genç bir kadın oluyor- çok sevimli bir karakter. Kıpırdamıyoruz'un; Değmez, Öksüz Ağaçların Çobanı ve Gölge ile mukayese edince bir adım geride olduğunu düşünüyorum.
Çok alakasız bir yoldan başlayıp aniden yön değiştiren, akabinde gaza basıp sonlara doğru en olmadık yerde indiren bir otobüs şöförüne denk gelmek gibiydi bu kitabı okumak. Yolda gördüklerimden şikayetçi değilim ama çok yoruldum ya, 3 gün sıcak evimde oturup boş boş televizyon izlemek istediğim o ruh halini yasıyorum. Hikaye güzel, maceralı ama dil ileri gideceğine geriye mi gitmiş nedir; bana aşırı “içli”, hatta kabaca ve acımasızca söylemek gerekirse biraz “varoş” geldi.