Benim için, Seray Şahiner okumak diye bir şey var. Bir an var, bir insan hali. Hangi metnini okursam okuyayım, ya kapalı ya da aralık kalmış bir kapı açılıyor zihnimde ve bir odaya dalıveriyorum. Odanın adı samimiyet. İçtenlikten ziyade, içte ve dışta tutarlılık. O oda ne yazara ait, ne de karakterlerine. O oda, hepsinin bir süreliğine toplanabileceği bir mekân, belki. Ya da beni ağırladıkları yer, bilemem. Bildiklerim, algılarla sınırlı. Taze demli çay kokuyor o da, kumaşa sinmiş sigara. Dünden ya da sabahtan tüten bir arapsabunu temizliği, havada asılı kalmış ütü buharı ve hafif yanmış kumaş. Yeni sıkılmış bir deodorant, taze sürülmüş bir nemlendirici, pencereden sızan mahalle kokusu. Ve sesler. Bilgisayar çıkırtısı, sürekli satırlar üretiyor. Çıplak ayak tabanlarının parkeyle buluşması, belki terliğin çaklayan topuğu, hızlı adımlar, bir sonraki işi hesaplayan, belki biraz sinirli, dış uyaranlara tahammülsüz. Çakmak çakar, kibrit çızlar ve sesli bir üfleyiş. Girme araya, diyor. Başka ses istemez, bir süreliğine de olsa. Bir iki çekmece açılır belki, içinde ne var bilmezsin, kısa bir tıngırdamadan sonra hızlısından kapanır ve klave yine çıkırdar. Hüpürtü denmeyecek bir yudumla anlaşılır çayın ne kadar sıcak olduğu, ne hızla içilebildiği. Bakmazsan, merak edersin: Acaba sigaranın filtresi kırmızı mı, yoksa ruj bu saatte ne alaka mı?..
Dedim ya, ille de -ve muhtemelen- Seray Şahiner değil bu anlattığım. Bu bir oda, içinde biri(leri) var -muhtemelen öykücü- ve ben öyküleri ya hazır çıktılardan, ya başka bir ekrandan, ya da öykücünün omuzundan okuyorum. O odada çok duygu var, öykü bekleyen çelişkiler var. Seray Şahiner önce seni oraya davet ediyor ya da sadece kapıyı aralık bırakıyor, sen adabınla girip oturuyorsun. İstersen kanapeye de uzanabilirsin, öykücünün işi var. Çayını sen alacaksın, hatta arada demi tazelersen hiç fena olmaz. İçmiyorsan bile, sigaradan rahatsız olmak yok, pencere orada. Öksürme de, lütfen. Elinde öyküler, konuşma sıranı beklersin. O sıra beklenir, çünkü konuşacak çok şey var. Öykü yerini öykücüye bıraktığında, o gözlerdeki sohbet sever parıltı çıkıverir saklandığı yerden.
Neyi okuduğum bir yana, okuduğum şeyin beni nereye götürdüğünü hayal etmeyi, bu hayali de çevremle paylaşmayı çok severim. Ama çok az yazar -ve, bazen de, eser- bunu yapabilmiştir. Seray Şahiner tam da bu yazarlardan biri. Somutluğu yalnızca "elle tutulur" değil, ya bizzat elle tuttuğu ya da tutanı bir şekilde gördüğü hayatlar olduğunu hissediyorsun okurken. O hayatların oluş ve deyiş biçimleri yontusuz, berrak. Yazarın bilinç akışıyla savurmadan okuru, karakterin bilinç akışını variyor Şahiner. Yazarın karakteriyle kurduğu mırıltılı diyaloğu duyuyorsun. Yer yer şaşırıyor o yazar, gülüyor, "çüş" diyor, "peki" diyor... Bazen de ellerden biri klavyeden kalkıyor, gözünden süzülen yaşı silmek üzere. Vakit, bir rimelin kendini bırakma saatiyse, elini yıkamak ve yüzünü tazelemek için kalkıyor masadan öykücü. Sigara anlayışla tütüyor.