"Bu kitap Doğu'dan söz etmiyor. Bizden söz ediyor. Doğu kavranamaz. O her yerde ve hiçbir yerde. Kitaplarda, tuvaller üzerinde, ekranlarda, sokakta, çok yakın ve hiç kuşkusuz çok uzak, başka yerlerde.
Bütün donmuş kalıpların buluşma noktası, bütün egzotizmlerin eşanlamlısı, bütün çelişkilerin ve bütün aşırılıkların kışkırtıcısı. Daha bilge ve daha çılgın, daha çileci ve daha şehvetli. Daha zalim ve daha incelikli...
Çok eski, tarihin ilk şafağı ve karanlığı... Uçsuz bucaksız. Hayal gücümüzün uçsuz bucaksız kırk ambarı.
Doğu bizim kafamızda.
Bizim Batılı kafalarımızın dışında Doğu yok. Hatta Batı'nın kendisi de yok. Batı, karşıt terimiyle aynı nedenlerle içimizde var olan bir düşünce. Ama biz onu tanımlamaya hiç gerek duymayız: O bizim kendimizdir."
"Doğu bizim için ötekiliğin en mükemmel ifadesi haline gelmişse, bu ötekilik (vahşi yaşam kavramı dışında) hemen her zaman Asya'ya ve büyük Asya uygarlıklarına mal edildiği içindir.
Bununla birlikte, aslında Asya hâlâ çok geniş bir alan sunmaktadır bize. Orada pek çok Doğu vardır ve her birinin Avrupa için taşıdığı önem farklı farklı olmuştur.
Bu yüzden kendimizi en yakındaki Doğu ile sınırlamamız gerekmiştir: Yüzyıllardır hiç kopmayan çok yakın ilişkiler içinde bulunduğumuz ve Akdeniz tarihinin bir parçası olan Doğu'yla. Bu nedenle ben ona, Yakın ya da Orta Doğu yerine, daha az etnik-merkezci bir terim olan Akdenizli Doğu diyorum: Yani Arap dünyası artı İran ve Türkiye, dolayısıyla Kuzey Afrika'yı da içine alan bölge (önce Arap sonra da Osmanlı imparatorlukları tarihinin ayrılmaz parçası)."
"Hippokrates'e ( Herodotos'tan bir kuşak daha genç ) mal edilen bir yazıdan anlaşıldığına göre, Avrupa daha sert ve tarıma daha az elverişli bir iklime sahiptir; dolayısıyla da, iklimler kuramının ilk taslağı olarak, bu bölgede yaşayanlar, Asya'nın "korkak, ödlek, savaşmaya gönülsüz" (çünkü onlar "hükümdarlara boyun eğmişler"dir) ve "daha yumuşak yapılı ve kavrayışı daha derin" insanlarının tersine, "daha cesur", "eyleme daha yatkın", ayrıca da "daha vahşi yapılı, yabani, öfkeli"dirler."
"...(Endülüs'te) mükemmel "uygarlık” ölçütü sayılacak şeyler açısından bakıldığında, Hıristiyan krallıklar tam bir "barbarlık" içinde yaşamaktadırlar. Bu yüzden İslam'ın bu "geri kalmış" diyarlar hakkında bilgi edinmeye tenezzül etmemesine ve bu diyarların da Pireneler'in ötesinde olup bitenlere kapalı kalmalarına hiç şaşırmamak gerekir. Üstelik Arap imparatorluğu politik bakımdan parçalanmasının ardından egemenlik alanını genişletmekten de vazgeçmiştir. Kısacası, 11. yüzyılın başında Arap klasisizmiyle Hıristiyan Ortaçağı birbirlerine karşılıklı şöyle bir dokunur ama birbirlerini hiç tanımazlar."
"...ötekiliğin direncine karşı hissettiğimiz hoşnutsuzluk üç yanlış temelde kök salmıştır. Birincisi, bilgimizin tamamen ya da özünde Batılı olduğu inancı; Rönesans'ın yarattığı, Ortaçağ'ı ve onunla birlikte Arap-İslam katkısını bile bile unutulmaya terk ederken Yunan- Roma başarılarını “Batılı” olarak kendine mal eden kronolojik şemayı pekiştiren inanç.
İkincisi, çelişkili olarak, Batı bilgisinin, doğmasına yardımcı olduğu teknikle aynı evrenselliğe sahip olduğu inancı.
Üçüncüsü, bilginin evrenselliğinin kendisiyle birlikte ille de değerlerin evrenselliğini taşıması gerektiğine olan inanç; bir başka deyişle değerlerimizin, temellendikleri Aklın evrenselliğini biçimlendirdiğine olan inanç."
"...bilim, hele hele Arap bilimi Kilise tarafından kötü gözle görülmekte, daha da kötüsü aforoz edilmektedir. Sözgelimi, dindışı hekimlik en büyük kuşkuyla karşılanmaktaydı.
1215'te, Laterano konsilinde Papa
III.Innocentius şöyle buyuruyordu: "Hekimlerin, günah çıkarmamış bir hastayı tedavi etmesi yasaktır ve bunu yapanlar aforoz edilecektir, çünkü hastalık günahtan gelir."
Hele hekim Hıristiyan değil de, Yahudi ya da "Sarazen" ise, kabahat daha da büyük oluyordu. Bununla birlikte, Arap tıbbı çok uzun zamandır klinik gözlemlere ve deneysel metotlara dayandığından o kadar ileri ve akılcı görünmekteydi ki Avrupa'da tıp ilmiyle Kilise doktrinini bağdaştırmayı istemeyenlerin ilgisini çekmekte gecikmeyecekti. Doğabilimleri ve astronomi için de aynı durum söz konusudur."
"..Machiavelli, bütün hükümdarlıkların "ya bir hükümdar ve onun kölesi olanlarla ..., ya da bir hükümdar ve baronlarla ... olmak üzere iki farklı biçimde yönetildiklerini" ileri sürdükten sonra, kurmaya çalıştığı bu ikiliği şöyle açıklar:
Bu iki tip hükümet biçiminin günümüzdeki örnekleri Fransa kralıyla Osmanlı padişahıdır. Padişahın tüm krallığı sadece onun tarafından yönetilir. Herkes onun kölesidir. Padişah krallığını sancaklara böler ve oralara çeşitli yöneticiler, sancak beyleri gönderir, onları keyfinin ve canının istediği gibi değiştirir ve görevden alır. Ama Fransa kralının çevresi, ta eski çağlardan beri bu devlet içinde tanınan ve sevilen, kralın kendini tehlikeye sokmadan pek kaldıramayacağı ayrıcalıklara ve saygınlığa sahip bir yığın güçlü derebeyiyle sarılmıştır."