“... elimde filmler, cebimde kırıntılarla dolaşmasam, ben kendimin masal kuşu olmaktan, kendi yolumu kendime kaybettirmekten kurtulur muyum?”
Uğur Nazlıcan ilk kitabı “Bir Dükkânı Beklemek”te zorlamasız, etkileyici, farklı bir anlatı sunmayı başarıyor.Hansel ve Gretel’den Van Gogh’a, Siyah Kalem’den Binbir Gece’ye çağrışımlarla örülü on dört öyküden oluşan kitap, daha ilk cümleden yakalıyor okuru.
Düşünülenle olanın, gerçekle rüyanın, asılla suretin, geçmişle geleceğin birbirine erdiği, birbirinde eridiği anları yakalıyor Nazlıcan, ışıkla gölgenin kesiştiği yerde tek bir varlığın parçalanmış suretleri olan şeylerin öykülerini anlatıyor.
“Aklımda çay demlemek vardı ama demleyeceğim çayı karşımda oturan çıraklığımın beğenmeme ihtimalinden korkuyordum. Çıraklığım karşısında kalfalığımın çayına güvenmiyordum. Belki şimdi burada ustalığım olsa, onun demleyeceği çayı her ikimiz de beğenirdik. Ama ustalığımın burada olmasından da korkuyordum; daha doğrusu,ustalığımın demleyeceği çayı çıraklığımın beğenmesinden ve devamında ustalığımla çıraklığım arasında doğacak şefkatten pay alamamaktan, ayrı düşmekten korkuyordum.”
Uğur Nazlıcan 1980’de Diyarbakır’da doğdu. TED Ankara Koleji’ni ve Galatasaray Üniversitesi’ni bitirdi. Londra Middlesex Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Gökçe’yle evli. Nehir ve Ali’nin babası. İzmir’de yaşıyor. Zeytincilik yapıyor. Kısa öyküler yazıyor.
Yazar bir söyleşide şöyle diyor: 'Ben o tek bir cümleyi, o tek bir öyküyü yazmaya çalışıyorum.' Kitap boyunca hissettiğim tam da buydu. Hikayelerden oluşan bir kitap değil bu. Tek bir hikaye, aynı karakterler zaman atlamaları içinde dönüp duruyor. Kendimi bir karabasanın içinde, kaçmak isterken karşısına çıkan kapılara koşan, ama her açtığı kapıda kapıyı açmakta olan kendi suretini gören biri gibi kapana sıkışmış hissettim.
Yansımalar suretler birbirine karışıyor, anlatıcı değişiyor, uyku ile uyanıklık arasındaki bulanık anlar hakim oluyor öykülere. Öykülerdeki bu tarz zaman zaman algıyı da takip etmeyi de zorlaştırıyor. Klostrofobik bir ortam var kitap genelinde. Duvardaki resmin canlanması, çaydanlığın konuşması, köpeğin anlatıcıya dönüşmesi sevdiğim geçişlerdi. Öykülerin merkezindeki kahvehaneyi bir çeşit araf gibi gördüm hep. Oradan ayrılamayan ruhlar sürekli orada dönüp dolaşıyor gibi.
Aslında okurken bir iç sıkıntısı hakimdi üzerimde. Ama şimdi okumanın üzerinden bir gün geçtikten sonra hakkında yazarken aslında kitabı sevdiğimi anladım. Bu ilk kez başıma geliyor. Sanırım hikayelerin demlenmesini beklemek iyi geldi.
Marshall Mcluhan’dan tutun Jean Baudrillard’a kadar çağımıza mühür vurmuş birçok düşünürün üzerinde uzlaştığı konulardan biri dünyanın yaşadığı değişim. Teknolojinin insanı hayrete düşürecek atılımlar göstermesi, buna mukabil bilginin dağılımının hızlanması, bilgiye ulaşmanın kolaylaşmasıyla ortaya çıkan bilgi enflasyonu, sosyal medya ve benzeri sistemler vasıtasıyla karşımıza çıkan post truth çağı hem bir sebep hem bir sonuç olarak karşımıza dikilmiş halde. Artık şaşmaz hakikatlerden bahsetmek çocukluk gibi görülüyor, insanla insan arasındaki, insanla mekân arasındaki, insanla madde arasındaki bağlantılar daimi bir şekilde yıkılıp tekrar inşa ediliyor. İnsanın kendisine, mekana ve zaman, maddeye ve ruha bakışı da değişiyor haliyle. Çok kısa bir süre önce sadece alanın ehilleri tarafından anlamlandırılıp üzerine konuşulabilen zamanın göreliliği teorisi dahi, söz gelimi ortaokul çocuklarınca matematik derslerinin niye bu kadar uzun sürdüğünü açıklamak için kullanılıyor.
İnsanın kendi dahil her şeyle irtibatında yaşadığı bu değişiklik elbette ki anlatıları, romanları, öyküleri de etkiliyor. Dostoyevski hâlâ dünyanın en büyük yazarlarından biri olsa da artık okuyucu da Dostoyevski’ye benzeyen başka yazarlar okumak istemiyor yazar da Dostoyevski’nin yazdığı gibi yazmak istemiyor. Zamanın düzlemsel akışına dair teori sarsıldıkça kurgularda zamanın akışı değişiyor, insanın benliğine var oluşuna, madde ile ilişkisine dair sorgulamalar arttıkça bu unsurlar değişime uğruyor.
İşte Uğur Nazlıcan’ın ilk öykü kitabı Bir Dükkânı Beklemek tam da böyle bir dünyanın, böyle bir karmaşalar çağının edebiyatının ne derece çarpıcı, ne derece etkileyici olabileceğini gösteren örneklerden biri. 2018’in ortalarında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplam seksen bir sayfalık, on dört öyküden oluşan bu kitap küçük hacmine aldananları ziyadesiyle şaşırtacak bir derinliğe sahip.
Fazla referans içermesi hikayeyi derinleştirmek yerine sığlaştırmış. Öykülerin birbirlerine bağlantısını "aynılaştırarak" yapması sürekli aynı öyküyü okuyor tadı bıraktı. Bazı kelimeler bile sürekli tekrar halindeydi. Birkaç yerde daha "suret" görseydim okumayı bırakabilirdim.
İlk birkaç öyküsünü gerçekten beğenerek okudum fakat dediğim gibi tekrarların çokluğu, öykülerin aynılaşması yordu.
Dil kullanımı çok iyi. Bir ara Sadık Hidayet okuyor hissi aldım. Maalesef anlaşılamayanın övüldüğü bir akım var. Bu kadar övülmesini buna bağlıyorum.
Uğur Nazlıcan tek bir kişinin herkes, herkesin tek bir kişi olduğu girift, kış vakti bir ateşin etrafında dinlenilecek öyküler anlatıyor. Anlatıda aracı ve gösterici olarak camekânları, aynaları, kahvehaneleri, bazen de hayvanları kullanıyor. İnsanın gerçekliğinin değiştiği, eskiden hükmettiği eşyanın artık insana hükmettiği bir çağın getirdiği tekinsizlik bütün öykülerde ana izlek olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekliğin değişimi, bütün anlatıcıların iç içe geçip bir bütün oluşturduğu, sonrasında her birinin kendine doğru açıldığı ya da bunun tam tersiyle sunuluyor. Yazar, ikilikten teklik çıkarmayı, teklikten iklilik yaratmayı iyi beceriyor, az malzemeyle lezzetli yemekler yapan usta bir aşçı gibi.
Öykü okuma seneme bu ilk öykü kitabı ile devam ediyorum. İsminden, hikaye dizilimine ve kullanılan üslup ile karakter seçimine beğendim. Açıkçası alırken çok ince görünmüştü gözüme ama kalın olsa olmazmış tadında yani. Kısacık bi okuma olsun bi oturuşta bitsin, yeni bi yazarla tanışayım derseniz sizi bu tarafa alalım! Keyifli okumalar!
Taşlık bir yol var önümde, hiç acelem yokmuş gibi yürüyorum yol boyu. Sakin ve durağan bir hava var. Önce bizim mahalleye giriyorum, rengarenk kapılı evlerin önünden öylece geçiyorum. Sonra berbere, kasaba, bakkala selam verip kahvehaneye gidiyorum. Bakma bana öyle; kahvehanede kadının ne işi var diye bakma bana öyle! Kadını, erkeği yok ki içeri girip tavşan kanı çay içmenin, iskambil oynayıp okeye dördüncü olmanın. Kadını erkeği yok kalfaya ustaya selam verip onlara kulak vermenin. Oturdum bi masaya aldım avuçlarımın arasına ince belli tavşan kanı çayı öylece yudumlarken çay ocağındaki çırağı izliyorum. Sol kulağı yok mesela... Hep o sol kulağı saklıyor başkasından, hep o sol kulak yüzünden 2 kez tekrarlanıyor siparişler. Hep kendini tekrarlıyor insan bu kahvehanede. Bazen camekandan dışarı bakar buluyorsun kendini, öyle dalıyorsun ki birinin hikayesini kaçırdım mı acaba diye şüphe sarmalıyor aklını. Bazen o kahvehanedeki köşeye saklanmış olan sen camekandan dışarı bakarken tek bir yansımayla kapıdan çıkıp gitmek istiyorsun. Neden mi? Kaybolan olmuş önceden de ondan, yitip gitmiş İlyas Usta diye biri... Önce seni sımsıcak bir kahvehane karşılıyor; okey atanlar, kağıt karanlar, zamanla birbirine benzeyen çıraklı ustalar, dertlenip dert ortağı arayan koca koca insanlar... Aynı kahvehaneyi sana emanet edip duran insanların kendinden kaçamadıkları hikayeleri okudukça nefes nefese kalıyorsun. Hatta bazen üşüyorsun o kahvehanenin kahvesi çayı eksik olmayan masasında. Başkalarının küçüklük hallerine rastlıyor başkalarınınsa büyümüş ama çocuk kalmak istediği için kalbi acıyan insanlara üzülür hale geliyorsun. Antika denecek cümleler mevcut; niye öyle dedim? Bazı şeyler eskidikçe güzelleşir misali yazarda cümlelerinde eski ama buruk bir tat bırakıyor okurda. İlk öykü kitabı olması beni çok şaşırttı. Çırak olmadan ustalaşmış bir yazardan bahsetiyorum. Yazar, kendimizden kaçtığımız her gün aslında kendimize döneceğimizi ve bundan kaçışımızın olmadığını söylemek istemiş. Mekan ve karakter tasviri seni o kitap karakterlerinden biri haline getiriyor.
1. Kitabı elime aldıktan sonra ancak beş ayda bitirebildim. (Kitap 81 sayfa) 2. İlk öyküyü okumaya başladığım anda yeni bir kitap okumadığımı, yeni bir tür deneyimlediğimi anladım. 3. Yazı diline bayıldım, ahh kitapla boğuşmak zorunda kaldım. 4. Hikayeye yoğunlaşmadan kelime seçimlerinden, cümlelerden, içindeki zekadan ve olgunluktan keyif aldım. Karakterlerin hikayelerini, yaşadıkları dönemi, hayatlarının her detayını merak etmeye başladım. (Devam ama çözülme kitabı gelir mi acaba?) 5. Yepyeni bir dil ve yazar keşfetmenin mutluluğunu yaşadım. Bu nasıl güzel bir anlatımdı. 6. Yazarın yeni kitabı çıkmayacak mı şimdi diye düşünüyorum 🤔
Kitapta anlar ile hayat anlatılıyor. Ve bu anlarda “durumların” ve “duyguların” ve hatta “klişelerin” büyük bir beceriyle yakalandığını, gözlemlendiğini ve farklı bir dille anlatıldığını görüyorsunuz. Zaman, kişiler, eşyalar.. her şey izafi. Geçişler enteresan ve ani. Bambaşka bir şey okumak isteyen herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Nefis. Nefis.
Edebiyatta beni duru Türkçe ile hayal gücü bir hayli etkiler. Uğur Nazlıcan, öykü sihirbazı bana kalırsa. Öyküler kısa, anlamları uzun. Siz de Raşid'in telaşına, Nimet'in şaşkınlığına, Niyazi'nin hüznüne ortak olun. Aynı öyküde bir sürü farklı göz var mıdır, sorusunun yanıtını okuyarak bulun. Uğur Nazlıcan'nın öyküleri bir fotoğraf karesinden çıkmış gibi. Faulkner'ın bilinç akışı tekniği kullandığı söylenir de, peki Hacı Resul'un elma için düşündüğü de bilinç akışının güzel bir örneği değil mi? Vay arkadaş! Ben yazarın ilk kitabı olduğuna inanamadım. Öyküleri bir çırpıda okumayın, salyangoz hızıyla okuyun çünkü demlendikçe tadı daha da güzelleşiyor.
"Dükkan (ve bir bütün olarak metin), 'bir kayaya oyulan' kahvehane öyküsünde tebarüz ettiği üzere, hakikatin değil, onun aldatıcı görünümleriyle boğuşmanın mekanı haline geliyor: Yani, adlı adınca, Platon'un mağarasına dönüşüyor. Birilerinin yönlendirmesi olmadığı için sureti asıl sanan mağara insanları, Nazlıcan'ın dükkanlarında yaşıyor."
Her öykünün kendi içinde gizemli bir yanı var, yazarın bile tam olarak açıklayabileceğini düşünmeden yazdığını tahmin ediyorum kimi bölümleri. Alışılageldik anlatımlara rastlamıyorsunuz. Tarzda bir bütünlük var. Yazarın bir tarzı var ve bu ilk kitabı iyi bir yazarın yazdığı belli. Tasvirler atmosfer kurmada çok başarılı ama yine de bazı öyküleri fazla yükleniyorlar ve günümüzde tasvirlerin bu kadar ağır olması artık yazarın hünerini sergilmek için gereksiz bir çaba. Benzetme ardına benzetmeler okuyucu için yorucu. Bazen bütün bunlar arasında tutunacak tanıdık bir dal bulamayıp kafamın dağıldığı çok oldu.Ama yazar böyle yazmayı seviyorsa karışamayız, bu da bir tarzdır ve o tarzda başarılı. Benim çok keyif aldığım bir öykü türü değildir, yazarın dil ve anlatım becerilerini zorladığı yazılar o yüzden kişisel zevkimden dolayı 3 yıldız verdim ama genel bir değerlendirmeyle bu ilk kitaba dört yıldız da pekala verilebilir.
Oldukça kasvetli, kuytu, karanlık köşelerde dolaşan bir saç ayağı mı desem kısır döngü mü? Karakterler arası geçişlere, karakterin karaktere, insanın köpeğe, köpeğin insana, insanın mekana, bir çaydanlığa veya yorgana dönüşmesine hayran oldum. Müthiş bir kurgu, şapka çıkarıyorum. Her bölümün eş derecede kısa olmasına tutundum, nefes aldırdı, yavaş yavaş sindirdim. O kahvehane, çaylar, çaydanlıklar, yorganlar, aynalar, kamyonlar, sisli camlar..sanırım erkek dünyası etrafında dönmesinden biraz daraldım. Sadece iki kadının gölgesi düştü (sözcüğü bile değil harfleri) ve kaçtı, o kadar. Değişik, hatta büyülü bir deneyimdi, okuduğuma memnunum. Böyle bir sayıklama ve geçişkenliği kendime daha yakın bir dünyadan okumayı isterdim. O yüzden yıldızsız yıldızlıyorum.
Çok övülen bir kitaptı. Ben de bu sebeple yıl bitmeden okumak istedim; ancak seksen sayfalık kısa bir öykü kitabını okumam neredeyse on günümü aldı. Hiçbir öykü beni içine çekmedi, kitabı elime almak istemedim, bugün bitirmek için zorladım kendimi. Öyküler birbirleriyle bağlantılı, bu genelde hoşuma gider; ancak bu sefer garip bir şekilde bir kısmı birbirinin aynısıymış gibi hissettim. Hatta “ben bunu okumamış mıydım” diye düşündüğüm bile oldu. Bunun dışında genel olarak öyküleri okurken bir rüya görüyor gibi hissedebiliyorsunuz. Rüya ve gerçeklik iç içe geçebiliyor. Bu tür anlatımları severim; ama bu sefer onu da sevmedim. Sözün özü, ben bu kitabı sevmedim. :)
Aynı tema ve terimleri görebileceğiniz birkaç öyküden oluşan bir kitap. Zaman döngüsü düz akmıyor, dairesel bir şekilde devam ediyor ve bu öyküleri oldukça keyifli ve farklı kılıyor. Sizi sıkmayan farklı ve kısa öykülerden oluşan bir kitap, değişik zaman anlayışıyla sizi düşünmeye teşvik ediyor.
Farklı bir okuma deneyimiydi. Öyküler birbirleriyle bağlantıydı, yer yer. Genel bir tema ya da genel bir “dert” vardı öykülerde. Güzeldi aslında. Ama sadece güzel.
“Gölgenin yavaşça koyulaşması gibi, içimde bir fikir yavaşça koyulaştı; dedim ki, ölüyorum.”
Bir dükkânı beklemek; bir kişiyi, onun gelişini, gelmeyişini, gidişini, uzaklaşmayan ayak seslerini, yaşananlardaki göz izlerini sürmekle bir midir, ömür dükkânındaki “sabırsız, anlayışlı, kayıtsız” kişi, kırık ayna parçalarında görünür olur mu?
İlk öyküde çok başarılı bir örgü bir anda sarıyor insanı. “Köpek ile Kar”da hiç böyle düşünmemiştim derken, Yazar, okuyanı öykünün içine çekiyor. Ya bir nesne ya da özne olarak yol alıyorsunuz satırlarda. “Yoğun karda dünya yiterken” gözden kaçanlar, uzaklaşan zamanda öyküleşiyor. “Büyük bir buhar bulutunun hamamdan soğukluğa” girdiği “Buhar”da, bu öyküyü Murathan Mungan mı yazdı acaba diye kendinize sormadan edemiyorsunuz. “Elmanın yürüyen çürüğünde” kendi yarasını sedef bıçağı ile oyan Allah’ın manav kullarından Hacı Resul’ün azap çengeline benzettiği lüküs gömleklerinde ruhunuz asılı kalıyor. “Bir Kahvehane Rivayeti” bir ileriye dönüş hikâyesi. Senaryolaştırılabilse eşsiz bir bilim kurgu filmi olabilir. “Bizi Bir Dağlar Başında Bir Kahvehanede”de, okuyucu olarak “Tek Kulaklı Kamil”e dönüşebilir, bardakta kendini şeker yerine karıştıran Uğur’dan geriye kalan, tabağa sıyrılmış köpük kabarcıklarında kendinizi bulabilirsiniz. Öyküler birbirlerinden bağımsız bir birliktelik içindeler. Tüm canlı ve cansızlar sahnede yerlerini almış, kendi gözlerinden zamanı resimleştirirken, her bir özne ve nesnenin işlevsel sürecinde kendine özgü bir mikrokozmoz var. “Dark” dizisini kıskandıracak düzeyde bir ‘evren üçlemesi’ “Merhaleler Cemi”nde toplanıyor: “…biri zamanın yavaş akışından sabırsız, diğeri hızlı akışına anlayışlı, öteki zamanın kendi üstünde durmasına, sabitlenmesine kayıtsız.” Çok sarsıcı, yaşanan anı fark ettirici, mekan ve zamansal döngülerinde giderek büyüyen kısa öyküler. Uğur Nazlıcan hep böyle öyküler yazsın, biz o “Cem”de, ansal evrenlerde yolumuzu, yönümüzü, yükümüzü kaybedelim. Tebrikler, başarılar.
Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi "farklı" bir metin Nazlıcan'ın kaleminden çıkan. Nedense bana, Kafka severlerin beğenisini kazanacağı hissi uyandırdı, ki ben o grupta yer almıyorum. Ancak kitabı kesinlikle beğendim. Elbette karmaşık, sarmallı, şaşırtmalı ve anlamakta zorluk çekilen bir öyküler toplamı. Ancak çok farklı bir üslup var. Zeki, dile hakim, derinlikli. Değişik bir deneyim olduğu kesin. Babaya atfedilen Manav Hacı Resul öyküsü beni çok etkiledi. Böyle bir kitabın kısa olması elbette okumayı kolaylaştırıyor. Aynı tarzda 300-400 sayfalık bir metin için çok güçlü okurlara ihtiyaç duyacaktır yazar.
“Aklımda çay demlemek vardı ama demleyeceğim çayı karşımda oturan çıraklığımın beğenmeme ihtimalinden korkuyordum. Çıraklığım karşısında kalfalığımın çayına güvenmiyordum. Belki şimdi burada ustalığım olsa, onun demleyeceği çayı her ikimiz de beğenirdik. Ama ustalığımın burada olmasından da korkuyordum; daha doğrusu, ustalığımın demleyeceği çayı çıraklığımın beğenmesinden ve devamında ustalığımla çıraklığım arasında doğacak şefkatten pay alamamaktan, ayrı düşmekten korkuyordum”
Ben cok sevdim, okumasi zor ama . Yazar durum oykulerini ilginc bir bicimde isliyor. Kisa bir ani degisik persfektiften / zamandan izliyoruz. Alismak zaman aldi, iki ay oyle masada durdu, arada bir iki sayfa okuyarak. Sonra bir yerde diline ve tarzina alisinca, ve de yazarin yapmaya calistigini anlayinca, ayni gun bitti ve cok sevdim. "Yagmurlar Altinda Kendi Golgenin Pesinden" oykusundeki ayna, aynadaki fotograf, fotograftaki gelin, ... Ileride tekrar okuyacaklarim arasinda.
Öykülerin başlangıcı ortalama düzeyde bir dil, yalın bir anltımla başlarken belki bir tek öyküde kullanılsa enteresan olabilecek bir tema her öyküde kullanılınca özelliğini yitirdiği gibi yazarın da amatör kaldığı hissiyatını vermiş. Bir anda bakış açısı değiştirilerek sinematografik bir teknikle anlatıcının ya da öykü kahramnının birden objelerle ve bakış açılarıyla iç içe geçmesi durumu maalesef bir yerden sonra ucuz bir oyuna dönüşmüş. Sonuna kadar devam edemedim.
Kısa öyküler içermesine rağmen okumakta oldukça zorlandığım bir kitap oldu. Yazarın tarzı ve içinde bulunduğumuz çağın gerektirdiklerine saygı duysam da karakterlerin ve olayların karmaşıklığı yüzünden kitabı bitiremedim ve 50. sayfada pes ettim.
Edebiyatın elinde, hikayeler, zaman, mekan, karakterler, rüya gerçek birbirine giriyor. Acımış çay gibi buruk bir tat bırakıyor insanda. Karmaşanın dumanının ardında; birbirinin aynı kare örtülü masalardan oluşan kahve, kahvedeki kulağı kesik çırak bekliyor bizi
It's like a novel about just a moment. Waiting is kind of tense referred to cyclical moment. The moment is precessing with all animate and inanimate in it. I'm really looking for new stories from Uğur Nazlıcan
Sonunda sözü arttıran, hikayeyi kısaltan böyle yarım yamalak bir çözüm buldular, her şeyi bir defa daha tekrarlıyorlardı. Sonunda sözü arttıran, hikayeyi kısaltan böyle yarım yamalak bir çözüm buldular, her şeyi bir defa daha tekrarlıyorlardı.
Öykülerdeki sıkışmışlık hissi ve durağanlık açıkçası çok yordu. Nefesim daraldı. Dil kullanımını başarılı bulsam da kitap akmadı. Kitapta beni en çok etkileyen öykü ise "Köpek ile Kar" oldu.