Ali Şeriati, İran İslam Devrimi’ne fikirsel anlamda ciddi katkılarda bulunmuş fakat kendisi bu devrimden kısa bir süre önce İngiltere’de ölmüştür (belki de İran istihbaratı tarafından öldürülmüştür). Aydın bir aileden gelmiş, kırsalda büyümüştür. Hayatı boyunca Şah rejimiyle sorunlar yaşamış, bu sebeple susturulmuş, kimi zaman hapsedilmiştir. Düşünce dünyasında bir çeşit İslami sosyalizmin öne çıktığı görülebilir. Kendisi Marx’tan yararlansa da zaman zaman ona yönelik eleştirilerini de sakınmamaktadır. Bu kitabının önemli bir bölümü burjuva ve proleterya, ezenler ve ezilenler, yönetenler ve yönetilenlerin ilişkisine ayrılmıştır. Zannımca, İslam’ın sembolik anlatımından faydalanarak kıssaları ve terimleri zorlayarak sınıfsız topluma uygun hale getirmeye çalışmıştır. Her ne kadar İslam’ın sosyalizmle uyumsuz olduğunu düşünmesem de sosyalizme dair İslam’a dayalı böyle bir gerekçelendirmeyi de dinin aşırı bir yorumlanması (overinterpretation) olarak görüyorum. Bunların yanında Şeriati, kitapta topluma ve insana dair birçok önemli tespitte bulunmuştur. Kişisel olarak ilgi çekici bulduklarımı aşağıda özetlemeye ve fikirlerimi belirtmeye çalışacağım:
Şeriati, kurulan bütün medeniyetlerin hicret neticesinde ortaya çıktığını, tarihte bildiğimiz yirmi yedi medeniyetin tamamının böyle inşa edildiğini aktarır. Ardından toplumların değişmesini ve kalkınmasını sağlayan temel etkenler nedir sorusunu sorarak devam eder. Tespit edebildiği dört etken vardır: toplumda öne çıkan kişiler, toplumların gelenekleri ve kaçınılmaz kuralları, rastlantılar ve halk. İslam’da öne çıkan kişiler, hatta peygamberler bu değişimin müsebbibi değildirler zira onların görevi topluma belli bir mesajı iletmektir. Onların üstünlükleri içinde bulundukları toplumu ve tabiattaki kuralları çok iyi tanımaları ve bunlar üzerinden insanlara amaçlarını hatırlatmalarıdır. Rastlantı da İslam’da temel bir etken değildir, zira hiçbir şey rastlantılara bağlı değildir ve her şey Allah tarafından kontrol edilmektedir. Toplumun her ne kadar kuralları ve gelenekleri olsa da bunlar halk üzerinde mutlak kısıtlayıcı etkiye sahip değillerdir, bu sebeple halk yapıp ettiklerinden sorumludur. Dolayısıyla, İslam’a göre en temel etken halk olmalıdır. Halk eğitimli ve kültürlü olursa toplumda şahsiyetlerin rolü kısıtlanır. Medeniyet seviyesi düştükçe önderlerin etkisi de artmaya başlar. Toplumların durumlarına göre üstte sayılan etkenlerin birisi diğerine baskın duruma gelebilir. Şeriati burada mühim bir tespit yapar:
İslam medeniyetinin kuruluşunda ise Peygamberimiz en önemli etkiye sahiptir. Zira içerisinde bulunduğu toplum medeniyetten çok uzak, ahlaki anlamda krizdedir. Bu sebeple bir önder olarak kendisi ana etken olarak öne çıkma imkanına sahiptir ve bugün baktığımızda İslami devrimi onun kişiliğine bağlamak zorunda kalıyoruz. Ardından Şeriati, insanın kişiliğini belirleyen 5 temel etkeni inceleyerek devam eder. Bunlar annesi, babası, standardize eğitim, toplum ve çevre ve kültürdür. Fakat Peygamberimiz bütün kalıpları kırmak üzere gönderildiğine göre kişiliğinin oluşmasında bu beş etkenin de başat rol oynamaması beklenirdi. En başta kişinin annesi gelir demiştik. Fakat Peygamberimiz 2 yaşına kadar Arap gelenekleri neticesinde süt annesiyle kalmıştır, ardından geleneklerden de farklı olarak 5 yaşına kadar süt annesiyle büyümeye devam etmiş ve ardından öksüz kalmıştır. Bu sebeple kişiliğinin oluşmasında annesi ana etken olamaz. İkinci etken ise babasıdır, Peygamberimiz ise yetimdir. Üçüncüsü okul, ya da standardize eğitim alabileceği bir yerdir. Peygamberimiz ise ümmidir. Şeriati bunu okuma yazma bilmemek olarak yorumluyor. Peygamberin ümmiliği konusunda okuma yazma bilmemesi mi yoksa kutsal kitapları okumamış olmaması mı konusu tartışmalı, fakat her iki durum da üçüncü etkenin de kişiliğini belirleyemeyeceğini gösteriyor. Dördüncü faktör toplum ve çevredir. Beşinci faktör ise kültürdür. Fakat Peygamberimiz vaktinin önemli bir bölümünü çölde yahut dağda inzivada geçirmiştir. Dolayısıyla toplum ve çevre ve kültür ona ciddi bir etkide bulunamamıştır. Neticede, kendisi normal bir insanın kişiliğini etkileyen faktörlerden azade bir biçimde, görevini ifa edebilmek üzere istisnai bir hayat şartlarında yetişmiştir.
Şeriati, ardından insana dair fikirlerini aktararak devam eder. İnsan balçıktan yapılmış ve ona ruh üflenmiştir. Bu sebeple insanı Allah’ın ruhu ve balçığın birleşimi olarak görür. İnsanın hareketi sonsuz aşağılardan (balçık) sonsuz yukarılara (Allah’ın ruhu) doğrudur. Bu göç sonsuza kadar devam eder. Bu aradaki yola ise din denir. Din başlı başına bir amaç değildir, asıl amaç olan Allah’ın ruhuna erişmek, imanlı bir insan olabilmek adına oluşturulmuş bir yoldur. Bu araç, amaç haline dönüştürülürse, din belli ritüellere sıkıştırılır, teknik ve karmaşık hale getirilir, din adamları amaca dönüştürülen bu amacın neticesinde kutsallaştırılmaya başlanırsa insan yolunu kaybeder.
Şeriati, şöyle bir önemli tespitte daha bulunur: Yalın, tek boyutlu ve düz bir dille anlatılan hiçbir öğreti kalıcı olamaz. Çünkü bir öğretinin hem içinde bulunduğu toplumun her kesimine hem de tarih boyunca her topluma seslenebilmesi için sembolik bir anlam taşıması zorunludur. Böylece farklı zihin yapısına sahip insanlar onu okuduklarında asli temellere sadık kalarak yorumlayabilir ve evrenselliğini sağlayabilirler.
Şeriati’nin değindiği başka bir mesele ise Habil ile Kabil’in çatışmasıdır. Geleneksel yorum bu kıssadan, öldürmenin kötülüğünü ve insanın iyi (Habil) ve kötü (Kabil) yanının bulunuşunu anlamıştır. Şeriati ise burada bana göre aşırı bir yoruma gider. Kıssada Hz. Adem aralarındaki sorunun çözüme kavuşabilmesi için Allah’a adak adamaları gerektiğini söyler. Habil adak olarak en sevdiği devesini adarken Kabil bir avuç sararmış hububat adamıştır. Şeriati buradan yola çıkarak Kabil’in din adıyla bir kandırmacaya giriştiğini söyler. Fakat bununla sınırla kalmaz. Ona göre Habil sınıfsız, eşitlikçi bir göçebe avcı toplayıcı toplumunu temsil ederken Kabil ise bireysel ve tekelci mülkiyete dayalı iktisadi sistemi savunmaktadır. Bu sonuçlara adaklardan yola çıkarak varmıştır. Kabil’in Habil’i öldürmesi eşitlikçi olan ilk toplumların yerini sınıfsal toplumların alınışını temsil eder. Habil de Kabil de neticede insandır, hatta kardeştirler. O zaman Habil neden Habil, Kabil neden Kabil olmuştur? Ona göre bunun sebebi yaptıkları meslekler neticesinde edindikleri zihin yapısıdır. Çoban olan Habil eşitlikçi, kardeşliğe önem veren bir insan olmuşken tarımla ilgilenen Kabil doğal olarak özel mülkiyetçi, bireyselci ve zalim bir insana dönüşmüştür. Kabil özünde kötü değildir, aslında hiçbir insan kötü değildir, fakat Kabil’i kötü yapan içinde bulunduğu insanlık dışı düzendir. Bu mesajların yanına şunu da ekler: Hem Kabil hem de Habil’in silahı dindir. Problemi adak adayarak çözmek isterler. Fakat Kabil Allah’a şirk koşanların, onu aldatmaya çalışanların dinini, Habil ise tevhidi ve eşitliğin dinini savunmaktadır.
Son olarak, Şeriati’nin aşırı yorumlarından birisi olarak itikadi konular hariç tutulursa en-nas (halk) ve Allah arasında kimi zaman özdeşlik kurmaya çalışmasını görüyorum. Kendisi Kuran’da hüküm Allah’ındır ilkesini hüküm halkındır yani yönetimde halk olmalıdır gibi zorlama biçimde yorumluyor. Oysa orada bahsedilen açık, Allah’ın hükümleriyle hükmetmemiz gerekiyor. Başka bir yorum, Mülk Allah’a aittiri mülk de halkındır yani sermaye bir sınıfın değil halkındır olarak yorumluyor. Oysa burada da mesele açık: Bütün mülkler Allah tarafından insanlara bahşedilmiştir ve insanlar geçici olarak bunları kullanmaktadırlar. Fakat bu durum özel mülkiyetin olmadığı anlamına değil, mutlak anlamda mülkiyetin olmadığı, Dünyevi bir değere bu kadar anlam atfedilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun gibi çeşitli aşırı yorumlardan söz edilebilir.
Neticede, Şeriati'nin bu kitapta İslam'a dair önemli sosyolojik tespitlerde bulunduğunu, her ne kadar kimi zaman aşırı yorumlarda bulunsa da kritik bir okuma yapılarak bu kitaptan istifade edilebileceğini düşünüyorum.