1926 yılında doğduğu İstanbul’da hayatının ilk yirmi yılını geçiren, üniversite eğitimi için gittiği Roma’dan bir daha şehrine dönmeyen Mario Vitti, içinden Beyoğlu, Tomtom Sokak, Levanten yaşamları, sıradan Rum aileleri, İstiklal Caddesi, Eminönü, Hatice Sultan, aydınlanmanın münevverleri, mazideki Osmanlı ve yeni kurulan Cumhuriyet, Adalarda hayat, Atatürk, Mussolini, Lebon Pastanesi, Hachette Kitabevi, İstanbul Borsası, ilk sesli filmler, şık ciltli kitaplar, edebiyat aşkı, sis, yağmur ve çokkültürlü dostluklar, çocukluk, ilkgençlik, İstanbul’un sisi, şehirde uzun yürüyüşler, yağmur ve büyüme sancıları geçen anılarıyla Türkçeye dönüyor. Yazar ve tarihçi kimliğiyle tanıdığımız Sula Bozis’in leziz çevirisiyle...
İtalyanın en tanınmış Çağdaş Yunan Edebiyatı uzmanlarından olan ve Selanik, Paris Sorbonne ve Lefkoşa Üniversitelerinden fahri doktora ödüllü Mario Vitti geniş ailesiyle yeni yüzyılın İstanbuluna yaptığı seyahatler esnası ve sonrasında kaleme aldığı anılarını tarihe bir not ve torunlarına aile kökenlerine dair bir rehber olması amacıyla kaleme almış olsa da, Türkiyeli okur için çok da bilmediği ve okuma/dinleme şansına erişemediği hayatların ve dönemin de belgesini sunuyor.
Mario Vitti, 1926-1946 yılları arasında yaşadığı İstanbul’u anlatırken nostalji duygusuna yer vermemiş, zira kendisi önsözde de belirttiği üzere nostos’a inanmıyor. Ama ben inanıyorum! Ve bu dümdüz anlatılan anı kitabında bile mübadillerin, azınlıkların ve eski İstanbul’un hüznünü bulup içime yerleştiriverdim.
Tomtom sokakta, dadılı bir evde büyüyen, Erich Auerbach ile aynı vapurda yolculuk yapan, Atatürk’ün cenazesini babasının çalıştığı binanın ikinci katından izleyen Mario Vitti’yi kıskanmadım değil.
İstanbul 'un farkli kimlikleri okumayı çok sevdiğim temalardan . Bu defa Beyoğlu'nda Tomtom sokakta doğup büyümüş, İtalya'nın en tanınmış Çağdaş Yunan edebiyatı uzmanlarından olan Mario Vitti 'nin anılarına daldım.Bir aile büyüğü ile sohbet etmek gibiydi.Biraz dağınık,kopuveren ama renkli 🩷Nostaljiden uzak durmaya çalıştığını ifade etse hüzünlü bir duygu bırakıyor okurda . 1926'da doğup 1946'da ayrıldığı İstanbul ona bekli de hayatının en güzel hediyelerini sundu... Levantenler, Rum aileler, Adalar'da geçirilen uzun yazlar, bahçesinde çalışan Troçki 'ye verilen bir selam,Ataturk'un cenazesi,yakın zamanda kapanan Lebon 😔, kitapçıları, sinemaları,farklı dilleri, Osmanlı'dan kalan zenginliği ... Kaçırdığım için her filmde , her kitapta acı çektiğim o dönem ♥️ Elbette zorluğu, zorbalığı da çok ...Siyasi nedenlerle gönderilenler, hep İstanbul 'u özleyenler...Götürdükleri âdetleri, kültürleri...Her defasında öyle devam edebilseydi duygusu. . Şimdi sıra ilk fırsatta,kitapta geçen her sokağı,her apartmanı bulmakta...Zaten birçoğu korunmuş , kullanılıyor günümüzde.Sehrin hafızası ne kadar önemli , yıkıp yeniden yapmanın maharet sayıldığı günümüzde eskinin peşinde koşan kaç kişi kaldık ki? . Umarım restorasyon çalışmaları devam eder, yanlış bilmiyorsam kitapta da geçen küçük bir manastır geçen yıl restore edilerek ziyarete açıldı. Beyoğlu Belediyesi'nin işletmesi de var içinde. . Yalnız daha özenli bir baskıyı hak ediyor .
Sanki haftaici bir gün ögleden sonraki derslere girmemisim, gündüz vakti öylesine taksime gelmisim, güzel ara sokaklardan yürüyüp Galataya gitmisim ya da Jadore da tatli yemisim hissini hatirlatan bir kitap. "Ama benim Istanbulum yollari, mekanlari, insanlari ve hatiralariyla baska bir zamanda yasiyor." Istanbulu ve anlatilan dönemi azinliklarin hayatiyla/bakis acisiyla kisa notlar ve metinlerle anlatan tatli bi kitap. Okurken sanki ben de ordayim, Goethe Institut binasindan konsolosluga bakiyorum, ve o sokakta yürüyorum, ama benim bildigim Istanbulda.
Doğduğu kentle bir aidiyet ilişkisi geliştirememiş Mario Vitti. Babası İtalyan Levantenler'inden, annesi Rum bir küçük burjuva, diyebiliriz kendisi için. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki ortaokul yıllarında tecrübe ettiği Mussolini yanlısı öğretmenleri, bir yaz geçirdiği İtalya'daki faşist gençlik kampı her ne kadar ailesinin ideolojik yaklaşımını yansıtmasa da dönemin atmosferini vermesi açısından değerli. Tomtom Mahallesi'nde yalnız bir çocukluk, 1 Mayıs'ta dadısıyla çıktığı yürüyüşlerle tanıştığı öteki "sınıf", Cumhuriyet'ten sonra kısa da olsa unutulmuş bir kente dair ilginç ipuçları veriyor.
Sıradan bir okurun çok ilgisini çekmeyebilir ama İstanbul, azınlıklar vs tarihi araştırmalar için dilimize kazandırılmış olması güzel olmuş. Vitti'nin babası Rumlaşmış Ege İtalyanlarından imiş, annesi Fener beylerinin soyundan bir Rum imiş. Babasının ailesine 20. yy başında İtalyan yurttaşlığı verilince birden İtalyanlaşmışlar sanki yeniden. Herhalde sırf Türk yurttaşı olmaktan daha güvenliydi bu duum. Bu İtalyan Rum kesişimine ben de tanık oldum ama çok da tanıyamadım o diğer aileyi.
Açıkçası biraz İstanbul'da yaşamış yabancı bir ailenin çocuğunun gençlik anılarını okumak gibiydi. O yıllarda Şanghay, Bombay'da ve daha binlerce yerde yaşanan, dar bir çevreye hapsolmuş müreffeh yaşamlar. Benzer duygulara Karıncaların Günbatımı'nda da kapılmıştım (onlar müreffeh olmasa da). Çünkü Türklerle ortak bir düzlemde etkin bir ilişki yok. Dolayısıyla 20 yaşına gelince Vitti'nin ülkeden kaçması ve burayı artık geçmişözlemsel olarak anımsamaması anlaşılabilir. Benim büyüdüğüm dünya kalmadı ki artık ama İstanbul hâlâ heyecanlı bir yer diyor. 20 yaşında ayrılan çoğunluktan bir genç de zamanla Türkiye'ye karşı daha güçsüz duygular yaşayabilir. Kitabı zaten yazar kendi ailesi için, İstanbul'a yapacakları iki gezi öncesinde yazmış, yani geniş bir kitleyi hedeflememiş.
Kitapta anlatılanlardan ziyade bir sürü başka şey düşündürdüğü için okuma deneyimim ilginçti. Aslında en modern Türkler bile azınlıkları çok bilmiyoruz. Ah keşke gitmeselerdi (ya da kaçırmasaydık) derken aslında onların yaşamımıza bir renk ve eğlence getireceğini düşünüyor olabiliriz. Yani şimdi hâlâ Beyoğlu tamamen, aralarında Türkçe konuşmayan Rumlar ve Levantenlerin yaşadığı bir yer olsa bizim için turistik bir merak uyandıracaktı herhalde. Birkaç yüz bin yerine 10 milyon Hristiyan yaşasaydı (çoğunluktan ortalamada daha müreffeh ve eğitimli biçimde) algılarımız nasıl olurdu acaba? Bunun ipuçlarını yıkılmasaydı Suriye'de belki Lübnan Mısır'da ya da beyaz azınlık olan Afrka ülkelerinde (ama orada araya ırk da giriyor) bulabiliriz. Biz çoğunluk yine de hoşgörü gösteren, buraların asıl sahipleri biziz diye düşünmek isterdik sanırım.
Kitapta bir başka ailenin öyküsü de ilginç. Fener beylerinden topu atan bir aileye dönüşüyorlar. İstanbul'dan Atina'ya gidiyorlar, yazar onları Kazancakis'ten Hacidakis'ten mi filan ayrılıp evlerinde ziyaret ediyor ne zaman Atina'ya yolu düşse, sonra bunların Trieste'de bir halası varmış, halanın kızı Belçika'da intihar edince ve hala yaşlanınca onun yanına gidiyorlar. Halanın babalarından ona geçen mirası böylece onlara kalıyor, onlar da yazara güveniyorlar, işletmesi için ona ricada bulunuyrlar, hattâ son kalan kardeş, mirasın kalanını ona bağışlamak istiyor. Eski insanların farklı ülkelere yayılsalar da birbirlerine güveni vs ilginç. Gerçi bu öyküde paraları yiyen bakıcılar da var ama o eski dost değil.
Bir de yazarı Rum hizmetçilerinin Haliç kıyılarında götürdüğü halktan insanları merak ettim. Onlar da mı Rumdu yoksa Türk müydü? İki türlü de ilginç olurdu. Son olarak 1930'larda 40'larda Rumlarımız Yunanistan güncel yazınını çok merak etmiyorlarmış. Fransızca İtayanca kitap bulmak kolay Yunanca bulmak zormuş. Bu kitapta Bergson'un Gülmek kitabını da anmış. Evren konuştu diye yorumladım: Artık okuyayım onu.
Aslında kısa ve kolay okunabilecek, tek günde dahi bitirilebilecek bir kitap. Mario Vitti'nin İstanbul'da 1926'da başlayan hikayesinin ilk 20 senesini anlatıyor. Sonrasında İtalya'ya gidip bir daha çocukluğundaki İstanbul'u bulamayan birinin çocukluğundaki İstanbul'un hikayesi. Orhan Pamuk'un İstanbul kitabında anlatılana göre biraz daha geçmişine dair bu kitap. Ve Orhan Pamuk'un kitabının biraz yanlış bilgi içerdiğini de söylüyor. Çünküsü kitapta. Okumak lazım, İstanbul sevenler tarafından.
Biraz dağınık dağınıktı hoş yazar zaten bütün bunları ailesine hatıra olsun diye yazdığını edebi başarı peşinde koşmadığını belirtmiş çöz sözde. Bunun dışında İstanbul'u eski yaşayanların dan dinlemek hep çok kıymetli...
Okuduğum süre boyunca 30'ların Pera'sında hissettim. Şehrin gizli kalmış değil ama geride kalmış kısımlarını yalın ve samimi bir şekilde anlatıyor. Unuttukça tekrar okumalık.
Mario Vitti, una delle figure più importanti nello studio della letteratura neogreca contemporanea, costruisce un ritratto vivido della città, rievocando le atmosfere di un'epoca ormai perduta. Tra le pagine si snodano ricordi che mescolano le esperienze personali con i grandi eventi storici: le giornate estive trascorse sulle isole dei Principi, l’incontro con figure storiche come Trockij e i ricordi legati alla Turchia degli anni '30, tra cui il funerale di Atatürk. I dettagli della vita quotidiana di Istanbul – i caffè, le librerie, i cinema, e la vibrante diversità culturale del tempo – emergono con forza, rivelando un microcosmo ricco di fascino.
Lo stile di Vitti è caratterizzato da una narrazione intima e coinvolgente, che sembra avvicinare il lettore a una conversazione con un anziano di famiglia. L’organizzazione del racconto è volutamente frammentaria, come se i ricordi riaffiorassero senza un ordine rigido, ma questo contribuisce a rendere la lettura autentica e spontanea. Nonostante l’autore affermi di evitare il sentimentalismo nostalgico, il libro trasmette una sottile malinconia, accentuata dal contrasto tra la vivacità del passato e il presente restaurato ma trasformato.